BİZLER ADINA ACI ÇEKEN BİRİ: POE

Reading Time: 2 minutes

Charles Baudelaire, sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış Poe için ‘’Bizler adına acı çekti’’ der. 19 Ocak 1809’da Amerika’nın Massachusetts eyaletine bağlı Boston kentinde doğmuştu bizler adına da acı çeken Edgar Allan Poe. Annesi, tam adıyla, Elizabeth Arnold Hopkins Poe ve babası David Poe gönüllere taht kurmuş iki tiyatro oyuncusuydu. Ebeveynlerinin tiyatroya olan bu ilgisi küçük Poe’ya, Shakespeare’in Kral Lear isimli oyunundan Edgar karakterinin ismini verecekti. Genellikle polisiye türünün mucidi olarak kabul edilmesinin yanında ayrıca yeni ortaya çıkmakta olan bilim kurgu türüne de katkıda bulunduğu öne sürülen Poe’nun, 1810 yılında babasının evi terk etmesi ve bir yıl sonra da annesinin hayatını kaybetmesiyle ilk darbeler daha emekleme dönemlerinde gelmeye başlamıştı.

Yetim kalan Poe’yu, resmi olarak evlat edinmeseler de Virginia’lı zengin tüccar John ve Frances Allan çifti evlerine aldı. İkinci adı ‘’Allan’’ı da böylece almış olan Poe, gençlik dönemine kadar onlarla kaldı. 1825 yılında koruyucu babası John Allan’a büyük miktarda miras kaldığı zamanlarda, kaynaklarda belirtildiğine göre Sarah Elmira Royster ile nişanlanmıştı. 1826 yılında antik ve modern diller üzerine eğitim görmek üzere Virgina Üniversitesine kaydolmuş fakat parasızlığa ve ilk aşkı Royster’ın evlenme haberine dayanamayan Poe 1827 yılında Amerika Birleşik Devletleri ordusuna katılmıştı. Bu dönemde 40 sayfalık şiir koleksiyonundan oluşan ‘’Timurlenk ve Diğer Şiirler’’ adlı ilk kitabını ‘’Bir Bostonlu’’ adıyla yayımladı.

Askerden dönüşünün ardından koruyucu babası John Allan’ın ölüm haberini alan Poe, dul halası Maria Clemm ile yaşamaya başlamış ve 13 yaşındaki kuzeni Virginia Eliza Clemm ile evlenmişti. Biraz soluklanmak adına aşağıya Virginia Clemm tarafından eşi Poe’ya hediye edilen şiirin sözlerinden bir şarkı bırakıyorum.

Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin

O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,

Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,

Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;

“Bir ziyaretçidir” dedim, “oda kapısını çalan,

Başka kim gelir bu zaman? ”

Bu dizeler 1845 yılının ocak ayında yayımladığı ve büyük başarı kazandığı Kuzgun şiirine ait. Edouard Manet 1875 yılında Poe’nun bu şiirini resimlendirmiştir. Bu şiirin yayımlanmasından iki yıl sonra biricik eşi Virginia veremden öldü.

Senelerce senelerce evveldi/ Bir deniz ülkesinde/ Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz/ İsmi; Annabel Lee dizeleriyle başlayan, eşi Virginia için yazdığı düşünülen Annabel Lee şiiri ancak Poe’nun ölümünden sonra ortaya çıkmıştı.

7 Ekim 1849’da 40 yaşında hayata gözlerini yuman, yaşadığı dönemde asla anlaşılamayan Poe, gerek aşkları gerek acılarıyla kuşkusuz değerli bir yazardı. 1830’larda yaşadığı ve Baltimore, Maryland’de 203 Amity Sokak’ta bulunan eski evi günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Mystery Writers of America (Amerika Gizem Yazarları) gizem türü edebiyat dalında seçkin eserlere yıllık olarak Edgar Ödülü vermektedir.

Kaynakça

Robinson, M. (5 Şubat 2015). On Edgar Allan Poe https://www.nybooks.com/articles/2015/02/05/edgar-allan-poe/

Kovulmaz, B. (Ed.). (2011). Manet. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvRWRnYXJfQWxsYW5fUG9lI2NpdGVfbm90ZS1GT09UTk9URVNpbHZlcm1hbjE5OTEyOeKAkzMwLTE3

https://www.poemuseum.org/

Öykünün Ruhu : Anton Çehov

Reading Time: 5 minutes

Çehov. Durum öyküsünün kurucusu, realist yazar. Şiirsel gerçekçiliğin usta temsilcilerinden biri. Edgar Allan Poe ve Maupassant ile birlikte modern öykünün kurucusu.

“Çehov bir sanatçı olarak, önceki Rus yazarlarıyla, Turgenyev, Dostoyevski veya benimle, mukayese bile edilemez. Çehov’un kendi biçimi var empresyonistler gibi. Bakarsanız adam hiçbir seçim yapmadan, eline hangi boya geçerse onu gelişi güzel sürüyor. Bu boyalar arasında hiçbir münasebet yokmuş gibi görünür. Ama bir de geri çekilip baktın mı şaşırırsınız. Karşınızda parlak büyüleyici bir tablo vardır.” 

Lev Tolstoy

Çocukluğu

9 Ocak 1860’da Taganraog kasabasında altı çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Pavel Yegorovich Çehov, bir bakkal işletiyordu ve kilise korosu şefiydi. İşi iyi olmayan bir tüccardı, bu yüzden ailenin geliri azdı. Annesi Yevgeniya, dünyanın her yerinde kumaş tüccarı olan babasıyla yaptığı yolculukların hikâyelerini anlatan iyi bir hikâye anlatıcısıydı.

Çehov, “Yeteneklerimiz babamızdan, ruhumuz da annemizden geçti bize.” demiştir.

Babası 1876 yılında yeni bir ev inşa etmek için Mironov adında bir müteahhit tarafından kandırıldı; iflas edince Moskova’ya göçtüler. Çehov, ağabeyi ile birlikte Taganrog’da kalarak Taganrog Gymnasium’da (daha sonra Çehov Gymnasium olarak değiştirildi) eğitimine devam etti. 1897 yılında liseyi bitiren Çehov, Moskova’ya gitti ve S. Sechenov Moskova Devlet Tıp Üniversitesinin tıp fakültesine girdi.

İlk yazıları

Moskova Üniversitesinde tıp öğrenimi görürken bir yandan da ailesine maddi yardımda bulunabilmek için hikâyeler yazıyordu. Anton Çehov adını 1886 yılına kadar kullanmadı. Dalaksız Adam, Kardeşimin Kardeşi, Ulysee gibi takma adlar kullandı. En çok kullandığı ad ise lisedeki hocasının taktığı ad oldu: Antoşa Çehonte.

Bir eserinin ön sözünde şöyle demiştir. “Çehonte birçok şeyler yazmış olabilir ama Çehov bunları kabul etmek zorunda değildir.”

 İlk yazıları 1880’de bir gazetede yayımlandı. Moskova ve Petersburg gülmece dergilerinde yüzlerce fıkra, öykü, öyküsel yazı, nükte, dramatik taslaklar yayımladı. 1883-86 yıllarında Oskolsi (Alıntılar) dergisinde 300’den fazla yazısı çıktı. 1886’dan sonra yazıları, dostluk kurduğu yayımcı Suvorin tarafından Novoye Vremya (Yeni Çağ) dergisinde yayımlandı. 

Doktor Çehov’dan Öyküler kitabına Celal Üster’in yazdığı önsözde, Çehov’un kendi yayıncısına yazdığı mektupta şöyle dediğini görürüz: “Tıp, nikâhlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum. Bu davranışımı belki biraz uygunsuz bulabilirsin ama en azından sıkıcı değil. Hem zaten, benim bu ikiyüzlülüğümden ikisinin de bir şey kaybettiği yok.”

 Bu dönemde yazdığı yazılarını Melbourne’ün Masalları isimli kitapta topladı ve üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayımladı.

Üniversiteyi bitirince doktorluğa başlayan Çehov; Cerrahlık, Cansız Ceset ve Kaçak adlı hikâyelerini bu dönemde yazdı.

Çok geçmeden kısa öykü türünde kendi tarzını yakalayan sanatçı, kısa öykünün ustası olarak Rus ve Dünya Edebiyatı’nda yerini aldı. 19. yüzyıl büyük Rus ve Dünya edebiyatının en büyük isimlerindendir.

1884 ve 1885’te Çehov kendini kan öksürürken buldu, 1886’da nöbetler kötüleşmeye başladı. Tüberküloz olduğunu arkadaşlarıyla ailesine itiraf edemedi.

1886’nın başlarında milyoner Alexey Suvorin’in hem sahibi olduğu hem de editörlüğünü yaptığı ve St. Petersburg’daki en ρoρüler gazetelerden biri olan Novoye Vremya için yazma teklifi aldı. Çehov, artık iki katı ücret alacak ve üç kez yazacaktı.

1887’de Ukrayna’ya seyahat etti. Dönüşünde “oldukça garip ve çok özgün bir şey” olarak nitelendirdiği ve Severny Vestnik’te yayımlanan “Step” adlı novella uzunluğundaki kısa öyküsünü yazmaya başladı. Step, “Çehov şiirinin sözlüğü” olarak adlandırılmış ve olgun kurgusunun kalitesinin çoğunu sergilemiştir. Üstelik gazeteden ziyade edebi bir dergide yayımlanarak Çehov’un hızla yükselmesine neden olmuştur.

Çehov’un kardeşi Nikolay’ın 1889’da tüberkülozdan ölmesi Sıkıcı Bir Öykü‘ye ilham kaynağı olmuştur. Hayatının son safhasında hayatının amaçsız geçtiğini fark eden bir adamı anlatan eseri, aynı yılın eylülünde bitirmiştir. Mikhail Çehov, Nikolay’ın ölümünden sonra kardeşi Çehov’un depresyonda ve huzursuz olduğunu yazmıştır.

1890’da Çehov, Japonya’nın kuzeyindeki ceza kolonisi olan Sahalin Adası ile Uzak Doğu Rusyası’na tren, at arabası ve nehir vapuruyla zorlu bir yolculuğa çıkmış; burada üç ay boyunca binlerce mahkûm ve yerleşimci ile nüfus sayımı için görüşme yapmıştır. Çehov’un Sahalin’e yaptığı iki buçuk aylık yolculuk sırasında yazdığı mektuplar en iyileri arasında sayılmaktadır. Çehov, Sahalin’de kırbaçlama, malzemelerin zimmete geçirilmesi ve kadınların fuhuşa zorlanması dâhil birçok şeye şahit olmuştur. Tüm bunlar onu dehşete düşürmüş ve öfkelendirmiştir. 

İlk tiyatro oyunu iki haftada yazıldı ve İvanov, Moskova’da başarısızlığa uğradı. “Entrika, karmaşık ama aptalca değil” diyecektir bu oyunu için Çehov. Bir iki gösterimden sonra oyun kaldırıldı.

1896’da ikinci piyesi olan Martı’yı yazdı. Leningrad’da sahnede oynanan bu eser başarısızlıkla sonuçlandı. Oyun, seyirci tarafından yuhalanınca Çehov tiyatrodan vazgeçme eşiğine geldi fakat 1898’de Martı yeniden kaleme alındı. Stanislavski’nin Moskova Sanat Tiyatrosunda oynandığı zaman Çehov’a büyük bir ün sağladı.

Sanatçının temel görevini ve yaşarken kendini doğrulamasını konu alan ve ”psikolojik-lirik” oyun tarzının ilk örneği olan oyun, gündelik yaşamın görünüşte önemsiz olanın dramatik bir nitelik kazandırmasıdır. Yaşama uzaklık ile yaşamı ayrıcalık arasındaki çelişkiyi işleyen Vanya Dayı; taşra yaşamından sahneler olarak duyarlı insanların istekleri ve düşleri ile çağdaş yaşamın bayağılığı arasındaki çelişkiyi veren Üç Kızkardeş; dram, soyluluğun kaçınılmaz çöküşü ve yaşam değerleri ile yeni güçlerin ve kuşakların değerleri arasındaki çelişkiyi yansıtan Vişne Bahçesi, Çehov tarafından komedya olarak nitelendirilir.

“Sanırım Anton Çehov’la karşılaşan herkes, içinde ister istemez daha yalın, daha doğru, daha kendisi olma isteği duyardı… Çehov hayatı boyunca hep kendi ruhsal bütünlüğü içinde yaşadı; her zaman kendisi olmayı, iç özgürlünü korumayı başardı. Başkalarının özellikle de daha kaba insanların Anton Çehov’dan beklediklerine hiç aldırmadı… Bu güzel yalınlığın içinde kendisi de yalın, gerçek ve içten olan her şeyi sevdi ve kendine özgü bir güçle başkalarına da yalın olmayı öğretti.” 

Maksim Gorki

Melikhovo

1892’de Çehov, 1899 yılına kadar ailesiyle yaşayacağı ve Moskova’nın yaklaşık 40 km güneyinde yer alan Melikhovo’dan küçük bir arazi satın aldı. Böylece Çehov’un Melikhova Dönemi denilen dönem başladı. Yaratıcılığının zirvesindeydi. Yaşayışı çok sadeydi. Halka yakın olmak, sosyal işlerle uğraşmak onu mutlu ediyordu.  Ev sahibi olarak sorumluluklarını ciddiye almış ve Melikhova’ya taşındığı ilk günden itibaren yirmi mil ötedeki hastalar ona akın etmeye başlamıştır. Hastalar yürüyerek veya arabalarla getirilirlerdi ve çoğu zaman uzaktaki hastalar için alınıp götürülürdü. Bazen sabahın erken saatlerinde köylü kadınlar ve çocuklar onun kapısının önünde ayakta bekliyordu.

1898’de babasının ölümünden sonra Çehov, Yalta’nın eteklerinde bir arsa almış ve burada bir sonraki yıl annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşayacağı bir villa yapmıştır. Ağaç ve çiçek dikmiş, köpek ve turna beslemiştir. Ayrıca Lev Tolstoy ve Maksim Gorki gibi kişileri ağırlamıştır. Moskova için ‘Sıcak Sibirya’ demiş ve yurt dışı gezileri yapmak ona her zaman iyi gelmiştir.

25 Mayıs 1901’de Çehov, Olga Knipper’la sessizce evlendi.

1902′de, Çar II. Nikola’nın Gorki’nin Rus Bilimler Akademisi’ne üye olmasını onaylamaması üzerine, 1900 yılında onursal üye seçildiği Akademi’den ayrıldı.

Ölümü

1904’te Çehov’un tüberkülozu ölümcül derecede ilerlemiştir. Mihail Çehov, Çehov’u gören herkes sonun ςok uzak olmadığını gizlice düşündüğünü ve sona yaklaştığında bunu fark ettiğini dile getirmiştir. 3 Haziran’da Kara Orman’daki Alman kaplıca şehri Badenweiler’e gitmek için Olga ile yola ςıkmış ve buradan kız kardeşi Masha’ya görünürde neşeli mektuplar yazarak sağlığının daha iyiye gittiğine annesiyle kız kardeşini inandırmıştır.

Olga kocasının son anlarını şöyle dile getirmiştir:

“Anton olağandışı bir şekilde oturdu ve yüksek sesle ve aςıkςa söyledi (neredeyse hiς Almanca bilmese de): Ichsterbe (Ölüyorum).

Doktor onu sakinleştirdi; bir şırınga aldı, ona bir kâfur iğnesi yaptı ve şampanya sipariş etti. Anton, dolu bir bardak aldı, inceledi, bana gülümsedi ve şöyle dedi: “Şampanya iςmemin üzerinden ςok zaman geςti.’ Şampanyayı bitirdi ve sol tarafına sessizce uzandı. Ona doğru koşarak yatağa eğilip ona seslenecek vaktim oldu ama nefes almayı bırakmıştı ve ςocuklar gibi huzur iςinde uyuyordu.”

“’Hayat nedir?’ diye soruyorsun. Bu ‘havuç nedir?’ diye sormakla aynı şey. Havuç hafiftir işte, başka da bir şey bilmiyoruz.”

Anton ÇEHOV

Tiyatro Oyunları:

Dağ Yolunda (1884)

Tütünün Zararları (1886)

İvanov (1887)

 Ayı (1888)

 Bir Evlenme Teklifi (1888)

Kuğunun Şarkısı (1888)

Üç Kız Kardeş (1889)

Tatyana Repina (1889)

Şaka (1889)Orman Cini (1890)

Jübile (1891)

Bitmemiş Komedya (1891)

Sahalin Adası (1895)

Martı (1896)

Vanya Dayı (1899)

Vişne Bahçesi (1904

Step (1888)

Başlıca Öyküleri:

Palata No 6 (Altı Numaralı Koğuş, 1892)

Ariadna (1895)

Moya Jizn (Yaşamım, 1896)

Mujiki (Köylüler, 1897)

Türkçeye Çevrilen eserleri:

Korkulu Gece (1995)

Besleme (1996)

Seçme Öyküler (1997)

Kara Keşiş (1999)

Toplu Eserler (2000)

Bütün Oyunları (2000)

Marangozun Köpeği Kaştanka (2001)

Oyunlar (Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi, Üç Kız Kardeş, Teklif, Jübile, Düğün; 2001)

Bir Taşralının Öyküsü (2002)

Bütün Oyunları (2 cilt, 2002)

Bütün Öyküleri (8 cilt, 2002)

Asma Katlı Ev (2003)

Hikâyeler (2005)

Belalı Misafir (2008)

Kaynakça

  • Nabokov, Vladimir, Anton Chekhov, in Lectures on Russian Literature, 2002 edition
  • www.gutenberg.org, Letters of Anton Chekhov to His Family and Friends, translated by Constance Garnett
  • Anton Çehov’un Öykü Sanatı, Zeynep Zafer, Cem Yayınevi
  • www.wikiwand.com, Anton Çehov

Charles Darwin’in Evrimi

Reading Time: 4 minutesGalàpagos Adalarını ziyaret ettiğinde yaratılışçı olan Darwin, orada rastladığı yaban hayatının önemini Londra’ya döndükten hemen sonra kavramıştır.

Charles Darwin’in ayak izlerini takip etmek için Galápagos Adalarına yaptığım 5000 millik seyahatten sonra kazandığım en kalıcı izlenim hayatın kırılganlığıdır. İnsanların Galápagos Doğal Parkı Servisi’nin açtığı turist patikalarının dışına adım atıp adaların yabani iç dünyasına girdiğinde ekvatoral güneş altında ölme riski vardır. Charles Darwin Araştırma İstasyonu’nun bulunduğu Santa Cruz Adası’nda 1990’dan beri 17 kişi kaybolmuştur. Birçoğu, yoğun çalılık arasında ve sarp volkanik arazide çaresizce kaybolduktan sonra hayatta bulunurken, bazıları ise helak olmuştur. Bunlardan biri 1991’de Santa Cruz Kaplumbağa Rezervinde yolunu kaybeden İsrailli genç bir turistti. İki aylık kapsamlı arama bile onu bulmada başarılı olmamıştır. Aslına bakılırsa, bazı aramacılar bu esnada kendileri kaybolmuş ve kurtarılmak zorunda kalmışlardır. Nihayetinde genç adamın cansız bedeni balıkçılar tarafından bulunmuştur. Fiziksel durumu yerinde olan İsrailli bir tank komutanı bile yakıcı sıcağa ve temiz su yokluğuna pes etmeden önce sadece altı mil gitmeyi ancak başarabilmiştir. Kaplumbağa Rezervindeki tabela açıkça “Dur. Bu noktanın ötesine gitme. Ölebilirsin.” diyor.

Bu, Charles Darwin’in HMS Beagle mürettebat üyeleriyle Galápagos Adalarına Eylül 1835 tarihinde adım attığında karşılaştığı güneşten sertleşen lavanın, dikenli kaktüslerin ve sıkı çalılığın aldatıcı ve güvenilmez dünyasıydı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzboy bu çorak volkanik manzarayı “Kıyametin kıyısı” olarak tasvir etmiştir. Darwin, Ekvator ülkesinin 600 mil batısında bulunan bu takım adalara Beagle’ın Güney Amerika kıyısını tetkik etme ve dünya etrafında bir dizi boylamsal ölçümler yapma görevinin bir parçası olarak yirmi altı yaşındayken gelmişti. Darwin’in bu olağanüstü adalara beş haftalık ziyareti şu an kendi adını taşıyan bilimsel devrimi hızlanmıştır.
Darwin’in devrimsel teorisi, yeni türlerin Tanrı tarafından ebediyen değişmez olarak yaratılmadığı, ancak evrim süreciyle doğal olarak ortaya çıktığı idi. Darwin zamanının köklü yaratılışçı teorisine göre, çift kabukluların hareketli mafsalları ve hava tarafından yayılan tohumların tüyleri gibi birçok türün hassas adaptasyonu; her türün doğada tasarlanmış bir yer için bir “tasarımcı” tarafından yaratıldığı fikrinin ikna edici bir kanıtıydı. Galápagos adalarındaki deneyimleri onun biyolojik dünyaya dair bakış açısını sarsmaya başlayana kadar Darwin, Yaratılış’taki (Genesis) açıklamalar tarafından desteklenen bu teoriyi yürekten kabul etti.

Galápagos Adaları, volkanik patlamalar tarafından yakın jeolojik tarihte oluşmuştur (adaların en yaşlısı denizden sadece üç milyon yıl önce ortaya çıkmıştır) ve Darwin bu ücra mekanın yeni bir başlangıca hayat vermesi gerektiğinin farkına varmıştır. Darwin kendine “Yaşam bu adalara ilk anda nasıl geldi?” diye sordu ve “Bu adaların doğal tarihi,” diye belirtti sonrasında “fazlasıyla garip ve ilgiyi oldukça hak ediyor. Organik üretimlerin çoğu başka hiçbir yerde bulunmayan yerli oluşumlar.”. Yine de bütün yaratıklar Amerika kıtasındakilerle dikkat çeken bir akrabalık gösteriyordu.

1859’da Doğal Seçilim Aracılığıyla Türlerin Kökeni Üzerine’yi nihayet yayımladığında, Darwin’in devrimsel teorileri yalnızca hayatın incelenişini yeniden biçimlendirmekle kalmadı, ayrıca Galápagos Adalarını kutsal bir bilimsel zemine dönüştürdü. Darwin San Cristóbal’i keşfettiğinde, kendisine yeni olan birçok kuş ve hayvanla karşılaştı. Kuşların dikkat çekici uysallığına hayran kalan Darwin, meraklı bir şahini silahının namlusuyla daldan iterken, küçük kuşları eliyle veya şapkasıyla yakalamaya çalıştı. Floreana’da, “Bütün hayvanları, bitkileri, böcekleri ve sürüngenleri bu adadan topladım” diye belirtti şahsi günlüğünde, “Bu adaların düzenli oluşumlarının hangi “merkeze” bağlandığını ileride bulmak çok ilginç olacak.” diye ekleyerek. Darwin, hala bir yaradılışçı gibi düşünerek, adaların tuhaf sakinlerini egemen biyolojik bakış açısı içinde anlamaya çalışıyordu.

17 Ekim’de, Darwin ve dört Santiago arkadaşı numuneler ile birlikte tekrar Beagle’a bindi. Darwin tam anlamıyla takdir etmese de, bilimdeki devrim artık başlamıştı. Efsaneye göre Darwin yaratılışçı teoriden evrim teorisine, eureka benzeri, adalara ziyareti sırasında dönmüştür. Nasıl dönmesin? Geçmişe bakıldığında, evrime dair kanıt oldukça ikna ediciydi. Darwin, ilk 1839’da yayımlanan Araştırmacıların Günlüğü’nde “gizemlerin gizemi” yeni türlerin kökeni ile büyülenmesinin ilk olarak adaların vali yardımcısı Nicholas Lawson ile Floerana’daki görüşmesi sırasında ortaya çıktığını söyler. Lawson, kaplumbağaların kabuklarının şekillerine bakarak “herhangi birinin hangi adadan getirildiğini anında söyleyebileceğini” iddia etmiştir. Darwin, ziyaret ettiği dört adada alaycı kuşların farklı çeşitlilikte ya da türde göründüğünü de fark etti. “Bu, tüm türlerin şu anki değişmez formalarında yaratıldığını içeren yaradılışçılığın temel ilkesi Türlerin değişmezliğini sarsar” diye bilimsel bir tahminde bulundu.

Yaradılışçı teoriye göre, türler biraz elastik bantlar gidiydiler. Çevre, varyasyona sebep olabilirdi, fakat Tanrı’nın aklında olduğu düşünülen değişmez “model”in kaçınılmaz çekimi türlerin orijinal formlarına yeniden dönmesine sebep olmalıydı. Yaradılışçıya göre, bu “model”den varyasyonlar türler arasındaki aşılamaz bir engel tarafından sınırlandırmıştı. Darwin’in evrime dair görüşü takdir edememesi büyük ölçüde kamplumbağalar hakkındaki yanlış olan bir varsayımdan kaynaklanmaktadır. Başta Darwin’in ünlü ispinozu da onu yanlış yönlendirmiştir. Galápagos’ta geçen birkaç milyon yılda tek bir atadan evrilen 14 ispinoz türü vardır. Bunlar farklı ekolojik durumlara adapte olan türlerin en ünlü örneklerinden biridir.

İngiltere’ye dönüşünden beş ay sonra, Mart 1837’de, Darwin kuşbilimci John Gould ile tanıştı. Darwin’in arşivlerindeki en beklenmedik keşiflerden biri kendisinin Gould ile yaptığı kritik görüşmesini kaydettiği bir kağıt parçasıydı. Bu el yazması metin, Gould’un Galápagos kuşlarına dair olan zekice içgörüsünün sonucunda Darwin’in düşünme biçiminin nasıl değişmeye başladığını açıkça gösteriyor. Gould’un sınıflandırmacı hükümleri, Darwin’in evrim teorisini benimsemesine sebep oldu. Evrimleşen alttürlerin yaradılışçılığa göre yeni türlerin oluşmasını önleyen sabit bariyerin yıkabileceğinin farkına varmasıyla afallayan Darwin, dikkatlice etikenlenen koleksiyonlara bakarak önceki gözden kaçırmalarını çabucak düzeltme arayışına girdi. Darwinci devrim, büyük ölçüde ortak bir girişimdi. Bu kuşbilimsel kanıtla sunulan evrim argümanı yine de on yıla yakın süre tartışmaya açık kaldı.

1845’te Darwin’in bitkibilimci arkadaşı Joseph Hooker, ona teorisini desteklemesi için ihtiyacı olan nihai kanıtı verdi. Hooker, Darwin’in Galápagos’tan getirdiği çok sayıda bitkiyi analiz etti. Kuşların aksine, bitkilerin tümü toplandıktan kısa bir süre sonra bitki preslerinde korunmak zorunda olduğu için kendilerine iliştirilmiş doğru mekanlara sahipti. Darwin’in evrim teorisini sekiz yıl önce Galápagos kaplumbağalarını, alaycı kuşlarını ve istokozlarını nasıl sınıflandıracağı hakkında hala şüphe beslerken kavraması, onun entellektüel cesaretinin kesin bir kanıtıydı. Darwin Türlerin Kökeni’nin Madeiras Adaları ve Yeni Zellanda’ya ayırdığından hemen hemen hiç fazla olmayan yalnızca yüzde birlik bölümünü Galápagos’a adar.

Darwin’in keşif yolculuğunu daha iyi anlamak için onun ayak izlerini takip ettiğim birçok seferden sonra, Galápagos’un Darwin’in teorilerinin kilit unsurlarından biri olmaya devam ettiği kanısına vardım. Darwin’in ortaya koyduğu üzere, uzun zaman periyotlarındaki doğal seçilim; en nihayetinde etrafımızdaki “en güzel ve en harikulade ebedi formlardan” sorumludur. Bu evrimsel süreci günlük bazda güçlendiren, Darwin’in “yaşam mücadelesi” olarak adlandırdığı şeydir. Bu evrimsel makine kaza, açlık ve ölüm gibi yavaş ama acımasız biyolojik etkiler yolluyla çalışır. Muhtemelen Darwin’in bilimsel devrimine ilham olan bu tuhaf adalardan başka hiçbir yerde bu acımasız biyolojik ilke daha görünür değildir.

Çeviren: Canberk İrimağzı
Çevirmen notu: Bu çevirinin orijinali, yazar Frank J. Sulloway’in tecrübeleri ve Darwin’in evrimine dair iki anlatı üzerinden gelişmekte. Çeviri yalnızca Darwin’in evrimi ile ilgili kısımlar esas alınarak yazının orijinali yarı yarıya kısaltılarak yapılmıştır.
Kaynakça: Sulloway, Frank J.. (2005, Aralık). The Evolution of Charles Darwin. Erişim tarihi: 5 Ocak 2019, https://www.smithsonianmag.com/science-nature/the-evolution-of-charles-darwin-110234034/

Osmanlı dönemi arşivi açıldı

Reading Time: 2 minutes

Osmanlı dönemine ait pek çok fotoğraf arşivden çıktı, dijital ortama aktarıldı. Getty Araştırma Enstitüsü, dijitalleştirdiği Osmanlı dönemi fotoğraf koleksiyonunu ücretsiz kullanıma açtı. Arşiv, Fransız koleksiyoncu Pierre de Gigord’un 1980’lerde Türkiye’ye yaptığı seyahatler sırasında topladığı 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarına ait Osmanlı dönemi fotoğraflarını içeriyor.

Getty Araştırma Enstitüsü, dijitalleştirdiği Osmanlı dönemi fotoğraf koleksiyonunu ücretsiz kullanıma açtı. Arşiv, Fransız koleksiyoncu Pierre de Gigord’un 1980’lerde Türkiye’ye yaptığı seyahatler sırasında topladığı 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarına ait Osmanlı dönemi fotoğraflarını içeriyor.
Kullanıma açılan fotoğraflar, Osmanlı kent mimarisini, kentsel ve doğal manzaraları, bin yıllık uygarlığın arkeolojik alanlarını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşayan insanların hareketli yaşamını betimliyor.

Albümlerden toplanıp dijitalleştirilen fotoğraflar, pazarları, meydanları, tarihi yapıları, sokak satıcılarını, komutan Enver Paşa gibi devlet görevlilerini de içeriyor.

İşte Osmanlı arşivinden bugüne dek görülmeyen fotoğraflardan bazıları…

Kaynak