“Deliliğin Tarihi”ni Anlatan Foucault Kimdir?

Reading Time: < 1 minute

Birinci Kısım

Fransız tarihçi ve düşünür Michel Foucault, yapısalcılık ve post-yapısalcılık kuramlarını benimsemiştir. Sadece felsefe alanında değil, hatta öncelikle hümanistik ve sosyal bilimsel disiplinlerde de geniş bir yelpazede güçlü bir etkiye sahiptir.

Hayat Hikayesi

 Foucault 15 Ekim 1926’da Poitiers, Fransa’da dünyaya geldi. Zeki bir öğrenciydi fakat psikolojik olarak yıpranmıştı. Akademik alanda adının duyulması 1960’larda, 1969’dan ölümüne kadar Düşünce Sistemleri Tarihi Profesörü olduğu yüksek prestijli Fransa Koleji (Collège de France)* ’deki görevine seçilmeden önce Fransız üniversitelerinde bir dizi pozisyonda yer almasıyla başladı. 1970’ten itibaren ise siyasette de oldukça aktifleşti. Hapishane Bilgilendirme Grubu (Groupe d’information sur les prisons) kuruculuğunu üstlendi ve sıklıkla marjinal gruplar adına protesto edildi. Çoğunlukla Fransa’nın dışında, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nde ders verdi ve 1983’te her yıl Berkeley’deki California Üniversitesi’nde ders vermeyi kabul etti. AIDS’in ilk kurbanlarından biri olarak, Foucault 25 Haziran 1984’te Paris’te hayata gözlerini yumdu. Hayattayken yayımlanan çalışmalarına ek olarak, önemli fikirlerinin açıklamalarının ve uzantılarının bulunduğu, Fransa Koleji’nde verdiği dersleri de ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Foucault’nun gerçekten bir filozof olup olmadığı sorusu aklınıza gelebilir. Akademik oluşumu psikoloji ve tarih üzerine olduğu kadar felsefe üzerineydi de. Onun kitapları çoğunlukla tıp ve sosyal bilimlerin tarihçesiydi, tutkuları edebi ve politikti. Bununla beraber, Foucault’nun neredeyse bütün çalışmalarının verimli bir şekilde felsefi olarak okunması iki şekilde veya her ikisini birlikte kullanarak da olabilir: felsefenin geleneksel eleştirici projesini yeni (tarihsel) bir şekilde yürüterek ve geleneksel filozofların düşüncesi ile eleştirel bir ilişki olarak. Bu makale onu bu iki boyutta da bir filozof olarak tanıtacaktır.

Çevirmenin notu:

*Paris’te eğitim ve araştırma üzerinde çalışmalar yapan ve meşhur öğrencilere sahip bir enstitü. Öğrencilerinden bazıları ünlü sosyolog Raymond Aron, nörolog Pierre Janet ve Nobel Kimya Ödülü sahibi Fransız fizikçi Frédéric Joliot-Curie’dir.

Çeviren: Ece Yurdakul

Kaynakça:

Gutting, Gary and Oksala, Johanna, “Michel Foucault”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2019 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/archives/spr2019/entries/foucault/

İstanbul Ayasofyası’nın Tarihine ve Mimari Özelliklerine Kısa Bir Bakış

Reading Time: 3 minutes

İstanbul’da bulunan Ayasofya, şehrin en eski tarihli mâbedi olma özelliğini taşımaktadır. Yapı, ilk inşa edildiğinde ‘Büyük Kilise’ anlamına gelen ‘Megale Ekklesia’ olarak anılmaktaydı. Ayasofya’nın ilk binası İlkçağ İstanbul’unun merkezî yerinde, birinci tepe üzerinde IV. yüzyılda ahşap çatılı bir bazilika biçiminde yapılmıştır. Genellikle bu yapının I. Constantin’in (324-337) eseri olduğuna inanılsa da yapı ancak oğlu Constaninus (337-361) zamanında bitirilmiş ve 15 Şubat 360’ta açılmıştır (Eyice, 1991:206-207). Ancak bu yapı 404 yılında dönemin patriği İonnes Khyrosostomos’un sürgüne gönderilmesine tepki olarak başlayan ayaklanma sonucu çıkan yangında büyük ölçüde tahrip olmuştur.

Birinci kilisenin tahribinden sonra II. Theodosius’un emriyle bugünkü Ayasofya’nın konumunun bulunduğu yerde ikinci Ayasofya’nın yapımına başlanmıştır. Bu kilisenin yapımı ise 10 Ekim 415’de tamamlanmış olup, mimarlığını ise Rufinos adında bir mimar üstlenmiştir. Yapının batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) 1935 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden A. M. Schneider tarafından yürütülen kazılarda, İkinci Ayasofya’ya ait birçok kalıntı bulunmuştur. Günümüzde, Ayasofya’nın ana girişinin yanında ve bahçesinde sergilenen bu kalıntılar başlıca; sütunlar, sütun başlıkları, lahitler, portik kalıntıları ve bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır (Angı, 2015:45). Ancak birinci kilise gibi, ikinci inşa edilen kilisenin de ömrü uzun olmamıştır.  İmparator İustinianos ve onun iktidarına karşı baş gösteren 532 tarihli ‘Nika Ayaklanması’nda ikinci kez inşa edilmiş Ayasofya öfkeli halk tarafından yakılarak harap edilmiştir. Bu ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmayı başaran İustinianos kullanılamaz hale gelen kiliseyi daha büyük ve öncekilerden daha görkemli olarak yaptırmaya karar vermiştir. Üçüncü ve son kilisenin yapımı böylece başlamış, inşaatın başına da Batı Anadolu’dan iki mimar getirilmiştir. Bu mimarlardan biri Trallesli Anthemios, diğeri ise Miletoslu İsidoros’tur. İustinianos inşaatla bizzat ilgilenerek yapıda çalışan 10.000 işçiyi gayretlendirmiş, Ayasofya altı yıl içinde tamamlanarak 27 Aralık 537 günü büyük bir törenle açılmıştır (Eyice,  1991:207). Ayrıca İmparator İustinianos Bizans’ın tüm eyaletlerine haber salarak memleketlerindeki en güzel mimari parçaların başkente gönderilmesini istemiştir. Bunun sonucu olarak da Aspendos, Ephesos, Baalbek başta olmak üzere Anadolu’nun antik şehir kalıntılarının sütunları, mermerleri ve renkli taşları Ayasofya’da kullanılmak üzere İstanbul’a gönderilmiştir (Yücel, 1986:8).

Ayasofya, mimari açıdan bazilika planı ile merkezi planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir (Dirimtekin, 1966).  Yapının tek tek bölümlerine bakıldığında ilk dikkati çeken günümüzde görünürde neredeyse hiçbir izi kalmamış olan avludur. Avludan ise üzeri çapraz tonozla örtülü dokuz bölümlü bir dış narthekse girilmektedir. Bugün hiçbir mimari süslemesi kalmamış olan dış nartheksten 5 kapı ile iç narthekse girilmektedir. Dış nartheksten daha yüksek ve süslemeli olan bu bölüm eksene atılmış kemerlerle ayrılan dokuz bölüm halindedir. Nartheksin kuzey ucundaki bölüm ise yukarı çıkışı sağlayan rampalara geçiş vermektedir. Nartheksin her bölümünden kapılar ile esas ibadet mekânına girilmektedir. Bunlardan ortada bulunan üç tanesi İmparator kapıları olarak adlandırılır ve sadece İmparatorun girişi için ayrılmıştır. Ayasofya’nın ana ibadet mekânı, iki tarafında dört büyük paye ve bunların aralarına yerleştirilmiş sütunlarla ayrılmış iki yan neften oluşmaktadır. (Erdoğan, 2012:5). İki katlı yapının üst galerileri de muazzam derecede güzel mozaiklerle süslüdür.

Yapının devasa boyutları birçok statik problemi de beraberinde getirmiştir. En büyük problem ise bu denli büyük ve ağır bir kubbeyi yapının üstüne oturtmaktı. Zeminden yüksekliği 55 m. ve çapı yaklaşık 30 m. olan bu devasa kubbeyi desteklemesi için mimarlar doğu-batı doğrultularına iki adet yarım kubbe yerleştirmişlerdir. Burada amaç ana kubbenin yaptığı basıncı yarım kubbelerle karşılayıp zemine kadar indirmekti. Bunun yanında mimarların diğer bir uygulaması da kubbede diğer tuğlalardan daha hafif olan Rodos toprağından yapılma tuğlalar kullanmalarıdır. Ancak bu çözümler de ana kubbeyi taşımaya yetmemiştir. Bunlara ek olarak ise mimarlar, yapının cephelerine payandalar inşa ederek üst örtü sistemini desteklemişlerdir. Gerek Bizans gerekse Türk devrinde duvarlara dışarıdan eklenen büyük destek payandaları yardımıyla Ayasofya bugüne kadar ayakta tutulabilmiştir. Nitekim 557 yılındaki depremin de tesiriyle 7 Mayıs 558’de kubbenin doğu tarafının çökmesi üzerine önceki mimarlardan İsidoros’un yeğeni genç İsidoros tarafından kubbe evvelkinden yirmi kadem (6,25 m.) kadar yükseltilip geçişi pandantiflerle temin edilerek yeniden yapılan kilise bu defa 24 Aralık 562’de ibadete açılmıştır (Eyice, 1991:207). Ancak bu onarım son olmamıştır; 869, 986, Latin işgali sonrası 1317 ve 1354 yıllarında yapı tekrar tekrar tamir edilmiştir. 

1453 yılında Konstantinopolis’in fethi Osmanlı sultanı II. Mehmed komutasında gerçekleştirildikten hemen sonra bir fetih geleneği olarak padişah, şehrin en büyük kilisesini camiye çevirme emri vermiştir.  Bu emirden sonra kilise ilk cuma namazına mimarlar ve ustalar tarafından hızlıca hazırlanmıştır. Bu hazırlıklar kapsamında ibadet mekânına mihrap ve minber eklenmiş, mozaiklerin üzerleri ince bir sıva ile kapatılmış, Latin işgalinden sonra geriye kalan ve Hristiyan âlemi için kutsal sayılan eşyalar dışarı çıkartılmıştır. Ancak kilisenin adı değiştirilmeyerek Ayasofya (Hagia Sophia) olarak bırakılmıştır. İlerleyen zaman içinde bu esere minareler de eklenmiştir. Özellikle Mimar Sinan devrinde yapıya payandalar eklenerek duvarlar sağlamlaştırılmış ve yapının ayakta kalması sağlanmıştır. II. Selim, III. Murat, III. Mehmet, I. Mustafa ve I. İbrahim gibi sultanların türbeleri de Ayasofya’nın haziresine inşa edilmiştir.

YUSUF GÜL


KAYNAKÇA

EYİCE, Semavi. (1991). Ayasofya. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.4, İstanbul: TDV Yayınları.

YÜCEL, Erdem. (1986). Ayasofya Müzesi. İstanbul: ASRİ Basımevi.

ERDOĞAN E. Güzel. (2012).  Bizans Dönemi’nde Ayasofya,  Tarihçesi ve Mimari Özellikleri Hakkında Genel Bilgiler. İstanbul Sosyal Bilimler Dergisi. S.1. İstanbul.

ANGI, O. (2015). Ayasofya’nın Yapımında Kullanılan Doğal Taşlar ve Günümüzdeki Korunmuşluk Durumları. Restorasyon ve Konservasyon Çalışmaları Dergisi. İstanbul: İBB Yayınları.

MANGO, C. (2006). Bizans Mimarisi. (Çev. Mine Kadiroğlu). Ankara: Kişisel Yayınlar.

DİRİMTEKİN, Feridun. (1966).  Ayasofya Kılavuzu. İstanbul: İstanbul Milli Eğitim Basımevi.

KANDEMİR, İsmail. (2004). Ulu Mâbed AYASOFYA. İstanbul: Ekip Matbaa.

ÇETİNKAYA, Haluk. (2015). Ayasofya. Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi. İstanbul: MAS Matbaacılık.

GÖRSEL KAYNAK

https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/istanbul/gezilecekyer/ayasofya-muzesi

Amerikan ve İngiliz Mizahı Arasındaki Fark

Reading Time: 3 minutes

Genelleme yapmak çoğu zaman tehlikelidir; ama tehdit altında olsaydım, Amerikalıların daha bir ‘’her şeye dokunan’’ olduklarını söylerdim. Onlar umutlarını ve korkularını saklamazlar. İhtirası alkışlarlar ve başarıyı açıkça ödüllendirirler. Britanyalılar hayatın kaybedenleriyle daha barışıktır. Biz eziği, artık ezik olmadığı zamana kadar sahipleniriz. Otoritenin ne mal olduğunu göstermeyi severiz. Sırf eğlence olsun diye. Amerikalılar, demek istedikleri bu olsa da olmasa da ‘’İyi günler’’ der. Britanyalılar bunu söylemekten ürker. Kendimize bunun, iki yüzlü gözükmek istemediğimiz için olduğunu söyleriz; ama ben bunun nedeninin tam tersi olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir şeyi erkenden kutlamayı sevmiyoruz. Başarısızlık ve hayal kırıklığı her köşede sinsi sinsi dolaşır. Bu bizim yetiştirilme tarzımız yüzündendir. Amerikalılar, kendilerinin bir sonraki başkan olabileceklerine inandırılarak büyütülürler. Britanyalılar ise, ‘’başkan olmak senin için gerçekleşmeyecektir’’ diye.

Birleşik Krallık’ta Amerikalıların ironiyi anlamadıklarına dair kabul edilmiş bir görüş vardır. Bu tabii ki doğru değildir. Ama doğru olan şey ise, onların bunu her zaman kullanmıyor olduklarıdır. Daha zeki komedilerde ortaya çıkabilir fakat Amerikalılar onu Britanyalılar kadar sosyal kullanmıyorlar. Biz onu günlük konuşma dilinde bir edatmış gibi özgürce kullanıyoruz. Arkadaşlarımızla alay ediyoruz. Kinayeyi bir kalkan ve silah olarak kullanıyoruz. Samimiyetten, mutlak surette gerekmediği sürece, kaçınmıyoruz. Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz insanları acımasızca makaraya sarıyoruz aslında. Ve kendimizi. Bu çok önemlidir. Arsızlığımız ve cakamız, kendini alaya almanın aynı düzeydeki paylaşımıyla doludur. Bu, bizim onu dağıtma yetkimizdir.

Konuşulan kişiler eğer buna alışkın değilse, bu biraz nahoş olabilir. Ama değildir. Dövüş oyunu oynamak gibidir. Eğer sizi seviyorsak, hemen hemen bir ilgi göstergesidir; sevmiyorsak da, bir ego patlamasıdır. Sizin sadece bunlardan hangisi olduğunu bilmeniz gerekmektedir.

The Office’in Amerikan versiyonu ve İngiliz versiyonu arasındaki en büyük farkın bunu yansıttığını düşünüyorum. Michael Scott’u, hayata daha umut verici bir gözle bakan, biraz daha hoş bir herif olarak yaratmak zorundaydık. Hâlâ çocuk gibi, kendine güveni olmayan ve hatta baş belası olan biri olabilirdi ancak haddinden fazla terbiyesiz biri olamazdı. David Brent’in müphem bir biçimde alçalmasının ve nihai kefaretinin onu git gide daha zorlu biri yaptığı kanısındayım; ki bu da tabii ki işin ironi olan kısmıdır. Ama bunun Britanya’da, hâlihazırda belirtilen sebeplerden ötürü, daha hoşa gittiğini düşünüyorum. Britanyalılar bu yola çıkmak için neredeyse kötü haber ve hüzün beklerler ama öte yandan da mutlu bir sona sahip olmak beklenmedik bir keyif olur. Amerika Yayın Ağı insanlara sizi sevmeleri için bir neden vermek zorundadır, sadece sizi izlemeleri için değil. Britanya’da kötü adam evden ayrıldığında Big Brother izlemeyi bırakırız. Bir grup aptalın güzel zaman geçirdiğini izlemek istemeyiz. Onların bizim kadar perişan olmasını isteriz. Amerikalılar; samimi, duyguları belli eden hoşluğu mükâfatlandırırlar. Farkına varılmış kötücül bir özellik, kısmen uygun görülmeyen bir şeydir.

Son zamanlarda, sarsıcı bir komedi yapan, acımasız ve alaycı biri olmakla suçlandım. Bu, tabii ki, sadece geçen yıl sunucusu olduğum Golden Globe’da yaptığım birkaç yorum sebebiyledir. Ama bunun gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok.

Hiçbir zaman bilfiil gocundurmaya çalışmadım. Bu kaba, manasız ve işin doğrusu, çok kolaydır. Fakat söylemek istediğiniz şeyi söylemeniz gerektiğine inanıyorum. Dürüst olalım. Hiç kimse doğrular yüzünden kırılmamalı. Bu yolla hiçbir zaman özür dilemek zorunda kalmazsınız. Bir komedyenin ‘’Söylediğim şey için özür dilerim.’’ dediği zaman nefret ederim. Eğer onu söylemek istemiyorsan söylememelisin ve söylemek istediğin herhangi bir şeyden de asla pişmanlık duymamalısın. Bir komedyen olarak, işimin insanları sadece güldürmek değil, aynı zamanda düşündürmek olduğu fikrindeyim. Ünlü bir komedyen olarak ise, ayrıca, kulübümde katı bir kapı politikası istiyorum. Herkes söylediğim şeyleri beğenecek ya da komik bulacak değil. Ve buna başka bir yoldan da sahip olamazdım. Herkesi memnun etmeye çalışan yeteri kadar komedyen var zaten. Onlara iyi şanslar; ama ben böyle oynamıyorum maalesef.

Komedinin, işinden bir günlük izne çıkan bir vicdan olduğunu düşünenlerden değilim. Benim vicdanım hiçbir zaman izne çıkmaz ve yaptığım her şeyi aklayabilirim. Komedide, hakkında hiçbir zaman şaka yapmamanız gereken şeylere dair çizilecek bir çizgi yoktur. Şaka yapmamanız gereken hiçbir şey yoktur ama bu şakanın ne olduğuna bağlıdır. Komedi, iyi ya da kötü bir yerden gelir. Şakanın konusunun şakanın hedefi olması gerekmez. Herhangi bir ırk şakanın hedefi olmadan, ırklar hakkında şakalar yapabilirsiniz. Irkçılığın kendisi şakanın hedefi olabilir mesela. Sözümona dövme konusunu ele alırken mercek altında olan şey, seyircinin sıkıntısı ve rahatsızlığıdır. Önyargılarımız ve tarafgirliklerimiz çoğu zaman meydan okunan şeylerdir. Irkçı şakaları sevmem. Saldırgan oldukları için değil. Komik olmadıkları için sevmem. Komik değildirler çünkü doğru değildirler. Neredeyse her zaman yol boyunca süregelen gerçek dışılıklara dayalıdırlar, ki bu da benim için şakayı mahveder. Komedi entelektüel bir uğraştır. Bir platform değildir.

Alaycılığa gelirsek, aslında onu pek önemsemem. Ben bir romantiğim. The Office’den ve Extras’tan, The Invention of Lying ve Cemetery Junction’a; güzellik ve hoşluk, onur ve hakikat, sevgi ve arkadaşlık her zaman galip gelir.

Benim için hümanizm kraldır.

Ve bilesiniz diye söylüyorum; bir garsonun bana ‘’İyi günler’’ deyip aslında bunu demek istememesini, beni görmezden gelip de bunu demek istemesine tercih ederdim.

(Ricky Gervais tarafından 09.11.2011 tarihinde yazılmıştır.)

Çeviri: Ufuk Altunbaş

Kaynak: https://time.com/3720218/difference-between-american-british-humour/

Diş Çürüğü Nedir? Nasıl Önlenir?

Reading Time: 2 minutes

Diş çürüğü, diş yüzeyinde biriken bakteri plakları içerisindeki mikroorganizmaların ağız içindeki gıda artıklarını fermente etmesi sonucu açığa çıkan asidin diş sert dokularında oluşturduğu yıkım olarak tanımlanabilir. Ve aslında bir hastalıktır. Dişte kavitasyon (çürük) oluşması için 4 temel faktöre ihtiyaç vardır. Bakteri, besin, asit ve zaman  (Banerjee, Watson, & Pickard, 2011). Bakteriler arasından Streptococcus Mutans bakteri suşları diş çürüğü oluşumunun birincil sorumlusu olduğu gösterilmiştir (Forssten, Björklund, & Ouwehand, 2010). İleriki aşamalarda ise Lactobacillus suşları çürükte etkili durumdadır (Caufield, Schön, Saraithong, & Argimón, 2015). Besin olarak mikroorganizmalar öncelikli olarak basit şekerleri (glukoz, galaktoz, fruktoz) kullanıyorlar. Bu basit şekerler bakteriler tarafından kullanılıp organik asitlere dönüştürülürler. Bu durum da çürük olayını başlatabilmektedir. Sadece bakterilerin ürettiği asitler değil, diyetteki besin kaynaklı asitler de diş çürüğüne yol açabilmektedir. Gazlı içecekler, elma(malik asit), portakal limon(sitrik asit) ve kivi ise diyet kaynaklı asidik besinlere örnektir. Zaman faktörü ise diş yüzeyinin asidik etkilere maruziyet süresidir.

Bu dört faktör kavitasyon (boşluk) oluşumu açısından zaruridir ve bir arada bulunmaları gerekir. Peki, çürük oluşumundaki risk faktörleri nelerdir? Öncelikle beslenme alışkanlıkları. Asitli yiyecek ve içeceklerin diyette fazla bulunması riski artırıyor. Asitli içeceklerin pipetle değil de bardaktan direkt içilmesi asidin dişle temasını artırıyor örneğin. Ya da portakal kivi gibi asitli meyvelerin tüketilirken ağızda uzun süre bekletilmesi de dişe zararını artırıyor. Şekerli yiyeceklerin temel öğünlerde değil de yemek aralarında tüketilmesi ağızdan tükürükle uzaklaştırmasını zorlaştırıyor. Gastroözofajial reflü, anoreksia, bulimia gibi hastalıklarda mide asidinin ağız ortamına gelmesi de dişte asit maruziyetine sebep oluyor. Ve diğer birçok sebep.

Diş çürüğünün semptomları nedir? Bize nasıl haber verir? Sıcak soğuk yiyecek tüketimi sonrası dişte oluşan ağrı ve hassasiyet bu durumun en bariz habercileridir. Estetik kaygı oluşturan diş yüzeyinde kahverengi siyah renklenmeler de çoğunlukla çürük kaynaklıdır. Kötü ağız kokusu ve ağızda kötü bir tat varlığı diş çürüğünü işaret edebilir (Banerjee, Watson, & Pickard, 2011).

Peki dişlerimizi nasıl koruruz? Öncelikle tükettiğimiz besinlerden başlayabiliriz. Asitli içecek alımı azaltılmalı ya da en azından tüketirken pipet kullanılmalı. Portakal, elma, kivi gibi asitli meyveleri de ağızda çok bekletip dolaştırmadan kısa sürede yutmalıyız. Öğün aralarında tüketeceğimiz atıştırmalıklarda şekerli gıdalar yerine daha sağlıklı gıdalar tercih etmeliyiz. Ve en önemlisi. DİŞLERİMİZİ FIRÇALAMALIYIZ. Günde biri kahvaltı sonrası diğeri akşam yatmadan önce olmak üzere en az iki sefer dişlerimizi fırçalamalıyız. Dişlerimizi fırçaladığımızda dişe yapışmış olan besin artıkları ve bakterileri mekanik müdahale ile diş yüzeyinden uzaklaştırılmış oluyoruz. Sadece fırçalamak yetmez. Diş fırçaları dişlerin ara yüzlerine ulaşmakta zorlanır. Bu yüzeyler için diş ipi kullanarak ara yüzeylerde biriken besin artıklarını uzaklaştırabiliriz. Dişlerimizi fırçalarken de florürlü diş macunları tercih etmeliyiz (Hujoel, Hujoel, & Kotsakis, 2018). Macunlardaki florür, dişteki mineraller ile kimyasal etkileşime girerek dişte bulunan mineral tuzlarından daha dayanıklı mineral tuzları oluşturuyor ki dişlerimizi korumak için gerekli bir uygulama. Sosyal medyada yapılan florür karşıtı paylaşımlar konusuna gelirsek gerçek söz sahibi TDB’nin Florür konusundaki açıklamasını okuyabilirsiniz.

Eren Kütük

Kaynakça

Banerjee, A., Watson, T. F., & Pickard, H. M. (2011). Pickard’s Manual of Operative Dentistry 9th Edition. OUP Oxford.

Caufield, P., Schön, C., Saraithong, P., & Argimón, S. (2015). Oral Lactobacilli and Dental Caries: A Model for Niche Adaptation in Humans. J. Dent. Res., 110-118.

Forssten, S. D., Björklund, M., & Ouwehand, A. C. (2010). Streptococcus mutans, Caries and Simulation Models. Nutrients , 290-298.

Hujoel, P. P., Hujoel, M. L., & Kotsakis, G. A. (2018). Personal Oral Hygiene and Dental Caries: A Systematic Review of Randomised Controlled Trials. Gerodontology, 282-289.

MAYO CLINIC. (2017, 07 19). Cavities/tooth decay Symptoms and Causes. www.mayoclinic.org: https://www.mayoclinic.org/diseases-conditions/cavities/symptoms-causes/syc-20352892 adresinden alındı

TÜRK DİŞHEKİMLERİ BİRLİĞİ. (2016, 06 10). FLORÜR HAKKINDA AÇIKLAMA. www.tdb.org.tr: http://www.tdb.org.tr/icerik_goster.php?Id=2472 adresinden alındı

WHO. (2003). DENTAL DISEASES AND ORAL HEALTH. WHO INTERNATIONAL: https://www.who.int/oral_health/publications/en/orh_fact_sheet.pdf adresinden alındı

Ataerkil Düzene Mercek: Nedir Bu Patriarka?

Reading Time: 3 minutes

Ataerkil düşünce sistemi özellikle 20 ve 21. yy. boyunca hakkında oldukça konuşulmuş, tartışılmış ve üzerinde konuşulan alanları kapsamakla birlikte sosyal, ekonomik ve psikolojik parametreleri ortaya çıkışından bu yana yüzyıllardır derin bir biçimde etkileyen oldukça önemli bir kavramdır. Kökeni incelendiğinde Latince patria (baba) ve Yunanca achein (hüküm sürmek,yönetmek) kelimelerinden oluşan ve Türkçeye ise patriarcal (Fr.) kelimesinden kazandırılan ataerkillik ise temelde erkek yönetiminin hakim olduğu toplumsal düzene işaret eden bir kelimedir.

     Peki toplumsal düzen nasıl ve ne zaman ataerkil sistemin hakimiyet kurduğu duruma evrildi ya da en başından bu yana toplumsal düzene zaten ataerkil sistem mi hakimdi? Aslında insanların avcılık ve toplayıcılıkla uğraştığı tarihler bize mutlak hakimiyeti erkekte olan bir toplum yapısının  mevcut olmadığını gösteriyor. İnsanlar besin ve diğer zaruri ihtiyaçlarını genelde yaşadıkları çevreden karşılayarak yaşamlarını sürdürüyorlardı ancak avcılık ve toplayıcılığın ardından Neolotik Çağ’a geçilmesiyle hız kazanan tarım uğraşılarının insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasında merkezi duruma yerleşmesi, ilkel toplumsal yaşamdan kabile toplumuna geçiş süreci toplumun temel yapısındaki birçok önemli değişikliğe neden olduğu gibi yönetim ve hakimiyet kavramında da farklı yapılara yol açtı (Daly ve Lee, 1987). Tarımsal süreç, iş yükünün avcılık toplayıcılık döneminde olduğundan farklı olarak kadınlardan erkeklere kaymasına neden oldu; kadının statüsünün yok sayılmaya başlanmasıyla erkeğin rolünün artışı aynı paralelde incelenebilir duruma geldi. Tarıma geçiş gibi önemli ve köklü bir ekonomik değişiklikle birlikte özel mülkiyet anlayışının da gelişmesiyle sosyal ve siyasal uçurum daha da arttı. Özel mülkiyet kavramının gelişiminden önce kesin sınırlarla zengin ya da fakir bireylerin varlığından söz edilemezken büyük ekonomik ayrıcalıklardan da net çizgilerle bahsedilemezdi. Frederic Engels, insanlar mülkiyet anlayışını elde ettikten gelişen sürecin kadının toplumdaki rolünün kısıtlandığının önemle altını çizer. Bu duruma ise verilebilecek en net örnek evlenecek kadına ödenen para ile birlikte kadının üstünde adeta bir sahip kavramı yaratılması hatta bununla da kalınmayıp üstünde kurulan otoritenin fiziksel, psikolojik ve ekonomik açıdan kadını zayıf durumda bırakması ve kısıtlamasıdır (Garst,2015). Tarihsel süreç bununla da sınırlı kalmamıştır. Simone de Beauvoir bu durumla ilgili erkeğin otoriteyi eline almasının özellikle Rönesans ve Orta Çağ esnasında gerçekleştiğini vurgularken kadınların çalışma hayatından ve üretim araçlarından uzaklaştırıldığını ve böylece gücün dengesizliğinin sağlamlaştırılmasının nihai temellerinin atıldığını ileri sürer. Kadının özgürlüğü sınırlandırılır ve işlevsiz hale getirilir, kadın böylece sosyal ve ekonomik izolasyona maruz kalır. Lerner’e göre ise kadının toplumsal hayattaki etkisinin giderek azalmasındaki en somut örneklerden biri de kadının sahip olduğu menstrüasyon dönemi ve hamilelik gibi doğal süreçlerin adeta bir hastalık ya da anormal durum olarak görülmeye başlanması hatta kadınların bu zamanlarında resmi dairelere ve kiliselere giremez oluşlarıydı. Yüzyıllardır süren bu otorite neden son bulmadı ve var olmaya devam etti gibi sorular sorulurken erkek egemenliğinin baskısı altındaki kültürel devamlılığın kesintisizce sağlanması ve diğer yerleşmiş toplumsal değerlerin süregelmeye devam etmesi ataerkil düzeni korur ve devam ettirir gibi cevaplar bulmak oldukça olası. Üstelik kadınların ekonomik özgürlüklerini sağlayamamasıyla birlikte toplumsal düzende hali hazırda nesiller boyu devam eden ahlaki kural ve tabular da bu yönetim sistemini pekiştirmekle kalmayıp ileri taşımıştır yargısına varmak da oldukça mümkün.

      Özetle, toplumsal düzenin ataerkil düzene kaymasının altında yatan ana gelişmelere Neolotik Çağ sonrası yaşanılan sosyal ve ekonomik düzende değişiklikler örnek teşkil eder. Bunun yanında süregelen geleneksellik, kültürel değerlerin sorgusuz kabulü gibi olgular da bu hakimiyetin neden yüzyıllardır süregelir olduğuna öne sürülebilecek nedenlerden sadece birkaçıdır.

Servin Çağıl ULUSAY

KAYNAKÇA

Görsel kaynağı: Sylvia Palacios Whitman, Passing Through, Sonnabend Gallery, 1977. Courtesy of Babette Mangolte and BROADWAY 1602 HARLEM, New York. 

Alıntıdır: (30 Haziran 2020) https://hammer.ucla.edu/radical-women/art/art/passing-through-sonnabend-gallery-9211

Daly, R. H., Lee , R. B. (1987).  Man’s domination and women’s oppression: The question of origins.In Kauffman, M. (Der.), Beyond patriarchy: essays by men on pleasure, power, and change (ss. 30-44). New York, NY: Oxford University Press.

Garst, K. L. (2015, Ekim 2). The origins of genders. The Faithless Feminist

Lerner, G. (1986). The Creation of Patriarchy. New York, NY: Oxford University Press

Thinkingaloud7189. (2015, Ocak 8). Simone de Beauvoir: 1975 interview (English subs). Alınan yer:  https://www.youtube.com/watch?v=VmEAB3ekkvU

Thomas More’un Kadınlar İçin Ödomanik Olamayan “Ütopya”sı

Kaynak: Javadi , I. (2017, August 22). Thomas More's Utopia: An Online Exhibition. https://kcctreasures.com/2017/03/03/thomas-mores-utopia-an-online-exhibition/.
Reading Time: 2 minutes

Tarih boyunca insanlar ideal bir yaşam tarzı ve dünya sistemi yaratmak için, mevcut sistemlerini politikanın onlara izin verdiği kadarıyla eleştirmişlerdir. Sanat, özellikle de edebiyat, bunun için en uygun yol olmuştur. Onaltıncı yüzyılda, ütopya edebiyatı bu eleştiri akımının bir parçası haline gelmişti. Ütopyaların her zaman ideal bir dünya olduğu varsayılıyordu. Fakat kim için, kimin ideallik anlayışına uyuyordu?

  1516’da, İngiliz Rönesansı sırasında Thomas Moore, bu edebiyatın prototipi sayılan Platon’un “Devlet”ini ve Aziz Augustine’nin “Tanrı’nın Şehri” kitabını baz alarak İngiliz edebiyatındaki ilk örneği ”Ütopya”yı yayımlamıştır. Yunanca’da var olmayan yer anlamına gelen “utopia” ve iyi yer anlamındaki “eutopia” kelimelerinin hibrit konsepti ile bu edebi türe de ismini vermiştir.

  Bu sırada stoacılık felsefesinin yaygınlaşması ile insan değil, erkek aklı yüceltilmeye de başlanmıştı. Doğayı ve toplum düzenini kontrol etme kibri, bu felsefi akımda gücü elinde bulunduranların azınlık olanları kendilerinden daha zayıf görmelerine sebep oldu. Erkek aklının yüceliği de kendi doğru, yanlışlarını, iyi veya kötü değerlerini empoze etme ihtiyaçlarını doğurmuş ve Thomas More’a da kusursuz toplumu inşa etmesi için klasik ve modern ideolojilerle yön vermiştir. İdealist görüşlerinin de yardımıyla hazır olan sistemdeki hataları düzeltmeye; sosyolojik, politik ve ekonomik alanlarda tüm vatandaşların eşit olduğu bir devlet sistemi kurgulamıştır.

  “Ütopya”da vatandaşlar, toplumun refahı, devamı ve kurtuluşu için otonomiye sebep olacak tüm zevklerinden, haz ve estetik anlayışlarından arındırılmışlardır. Aslında sosyal bir varlık olan insan türünün doğasına tamamen aykırı olan bu yöntem ile insanlar benliklerine yabancılaşıyor ve aralarındaki farklılıkların minimuma indirgenmesi ile yasa ve toplum önünde eşit canlılar olmaları amaçlanıyordu. Fakat edebiyatın daha önceki eserleri gibi, “Ütopya” da dialektik bir şekilde ilerleyen cinsiyet atamalarına tipik bir şekilde yaklaşmıştır. Maalesef, bu eşitsizlik ile karşılaşan kadındır. Yazıldığı dönemin geleneklerini çiğneyip kadınlara daha liberal haklar vermiş olsa da Avrupa ve Elizabeth Dönemi inanç ve kanaatlerinden tamamiyle kurtulamamış ve kadınları erkeklere ‘neredeyse’ eşit bir seviyeye getirmiştir. Eserde ontolojileri kadın üzerine baskı için kullanılmış olan erkek, dişil kişiye her zaman rehberlik etmek, onu koruyup kollamakta ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür. Örneğin, ibadethanelerine gitmeden önce kadınlar ilk olarak “evin direği” olarak nitelenen erkek kişisinin önünde diz çökerek evliliklerinin refahı ve devamlılığı için başarısızlıklarını, pişmanlıklarını ve hatalarını itiraf ederek af diler ve bu af çıkarma daha sonra ibadethaneye taşınır. Ataerki kültürün bu klasik ataması, kadınların sırtına burada da bir yük olarak bırakılmıştır. Bu kültürde her şey gücü elinde barındıran kurumların başına getirilen erkek kişisini memnun, tatmin etmek ve yüceltmek için kurulmuştur. Erkek ve Tanrı kavramları birbirine tanımlanmış ve kadın zihniyeti içinde de özdeşleştirilmeye çalışılmıştır. Hatta şu ana kadar geçerliliğini hala bazı zihniyet ve kültürlerde koruyan kadının ev içi mesuliyetleri: çocuk bakımı, yemek ve temizlik yapımı ile ilişkilendirilmesinin “Ütopya”da da görülmesi bunun bir diğer örneğidir.

  Thomas More, ödomanik anlayışını erkek cinsi etrafında şekillendirdiğini bu gibi örnekleri ile kanıtlamıştır. Kadın, toplumun büyük ve önemli bir parçası olmasına rağmen, “güç” kavramı iki cins arasında dengelenmek yerine erkeklerin eline verilmiş ve onları merkez haline getirmiştir.

  Patriyarki kültürün, ütopya kurgusunda bile varlığını koruduğunu; ve daha önceki her türlü sanat eserinde olduğu gibi yine erkek kişi için ideal olduğunu görüyoruz. Kadının toplum refahındaki haklarını ve mutluluğunu gözetmede başarısız olan bu eser de, kadını ideal dünyada bile şovenizm altında ezilen doğal bir kaynak olarak edebiyat tarihine yazmıştır.

Azra Muslu

Kaynakça:

Essays, UK. (November 2018). The Concept of Utopia. Retrieved from https://ukdiss.com/examples/concept-of-utopia.php?vref=1

Mitchell, S. (2017). Utopia and Its Discontents: Plato to Atwood. Bloomsbury Academic, pp.32-36

Modern Love’ı Neden Bu Kadar Çok Sevdik?

Reading Time: 2 minutes

        Modern Love, Amazon Prime ve John Carney ortaklığında hazırlanmış bir romantik komedi dizisi. Dizi sekiz bölüm boyunca farklı aşk hikayelerini işliyor ve her hikayede de seyircisini farklı motiflerle buluşturuyor. Bu yazımızda bu mini diziyi neden bu kadar çok sevdiğimizi, hikayelerini, arka planlarını ve aktarmaya çalıştığı derdi anlamaya çalıştık.

       The New York Times’ın aynı adlı haftalık makalelerindeki gerçek hayat hikayelerinden uyarlanmış, her bölüm farklı bir konuya eğilen Modern Love’da izleyicinin kendi hayatından bir parçaya tutunup dizi boyunca sürüklenmesi çok olası. Çünkü her yaş aralığından, durumdan, problemden, kısacası aşka dair her şeyden bir parça barındırıyor Modern Love. İşte tam da burada bir film ya da dizinin seyri boyunca izleyicisini belki de en çok yakalayan ”gerçeklik” olgusu Modern Love’ın adeta temel taşını oluşturuyor. İzlerken aksiyona ve olay örgüsüne kapılmak yerine yer yer diziyi durdurup kendi hayatlarımızın içinden bir sorgulama seansının ardından diziye devam edebiliyoruz. Bununla birlikte dizimiz hayattaki ciddi sorunlara da ışık tutuyor. Bireysel problemlerin ilişkilere yansımasını gördüğümüz Anne Hathaway’li bölümümüzde bir psikolojik hastalık olan bipolar bozukluk tüm yönleriyle ele alınıyor ve izleyiciyi açık ve net bilgilendiriyor. Bir başka bölümümüzde bir genç bir kızın kendisinden yaşça büyük birine duyduğu ilginin peşinden gidiliyor, nedenleri ve sonuçları işleniyor. Eşcinsel bir çiftin evlat sahibi olma yolunda karşılaştığı sorunlar ise başka bir bölümümüzün konusu. Bu süreç işlenirken toplumsal sorunlara ve bazı bakış açılarına değiniliyor.

        Modern Love, aşkı bir ders gibi işlerken aynı zamanda da bir seyir zevki yaşatıyor.  New York sokaklarında ve birbirilerinden farklı mekanlarda geçen dizimiz, bir şehri ve insanlarını, bir tur rehberi eşliğinde gezdirirmişçesine izleyicisine sunuyor ve tüm bunların içinde sıkılmak imkansız hale geliyor. Ünlü oyuncuların ve sanatçıların bölümlere büyük katkı sağladıkları dizimizde Anne Hathaway, Dev Patel ve Ed Sheeran gibi isimleri görüyoruz.

        Dizinin teknik yanlarının yanı sıra, başarısındaki bir diğer önemli etkenin ise dizinin ruhu olduğunu söyleyebiliriz. Bu zamana kadar farklı formlarda karşımıza çıkmış olan aşk kavramını birçok açıdan göstererek aslında tüm bildiklerimizi tekrar hatırlıyor veya yeniden düşünüyoruz. Karakterlerin açılarından bakabilmemiz için bırakılan boşluklar seyircisini diziye yaklaştırıyor ve kendi hayatından dersler almasını kolaylaştırıyor. Aşkı, tıpkı kendisi gibi, hem tatlı hem de acı yönleriyle göstermesi, dizideki dengeyi koruyor ve bahsettiğimiz o ruhunu yansıtmasında büyük rol oynuyor.

       Dizinin başarısının ikinci sezona zemin hazırlamasını umduğumuz Modern Love, tadını damağımızda bırakan bir yapım oldu. Yeni karakterler ve olay örgüleriyle ikinci bir sezonu hak ettiğini söyleyebiliriz… Ya da, bazı aşklar yarım mı kalmalı?

Ecem Bingöl