“Uzaylılar” Eşliğinde Bir Miktar Kahve

“Dil uygarlığın temelidir, insanları bir arada tutan bir tutkaldır ve bir çatışma esnasında çekilen ilk silahtır.” A.(2016)

Sosyal bir varlık olarak insan, temel gereksinimlerine duyduğu ihtiyacın hemen hemen aynısını iletişime de duyar. İletişim! Olmazsa olmaz mı insan için? Şüphesiz evet, çünkü hayatın getirdikleri ve götürdükleri ancak iletişim yoluyla aktarılır, insan da bu yolla hayata tutunma konusunda tecrübe sahibi olur. İletişimin olmadığı bir toplum düzeni tahayyül etmek imkânsız gibidir. İnsan, tanımak, tanışmak ve bilmek ister, merak eder ve bu ihtiyaçların tamamını da iletişimle giderebilir. İletişim bu yüzden uygarlığın temeli aynı zamanda insanları bir arada tutan bir tutkaldır.

 

İletişimin daha sık ve küresel olduğu günümüz dünyasında, iletişimin sorun çözmek yerine, sorun ürettiğini düşünenlerin sayısı fazladır. Fakat burada önemli olan, iletişim sürecinde tarafların hangi dili/sembolü kullandığıdır. Eğer taraflar diller farklı olsa da evrensel bir iletişim modeli üretemiyorsa, bir konsensüs de mümkün olmayacak, çatışma ve kaoslar dünya genelini saracaktır. Diller farklı olsa da, dillere yüklenen anlamlar, anlamların taraflara göre ihtiva ettikleri de iletişim için önemlidir. “Dil” bir sembol işidir ve yazının ortaya çıkışı da böyle bir ifade üretme sürecinin sonucu olarak gelişir. Anlatmak ve anlaşılmak ihtiyacı… Bu vesileyle, yazılarla formüle ettiğimiz ifade biçimimiz, karşı tarafa da sunacağımız bir portföy niteliğindedir. Dil bir silah olduğu kadar, aslında bir barış aracıdır da, anlaşma/uzlaşma/iletişim sağlanabiliyorsa, savaş, kaos ve çatışma uzaktadır çünkü. Ve anlaşmak da, ön kabullerden uzak olmak ve anlayabilmek cesaretini gösterebilmekle mümkün…

 

2016 yapımı bir Denis Villenueva filmi olan Arrival, “uzaylılara” mezkur bakışımızı sarsacak cinsten. Yakın gelecekte geçen bir bilim-kurgu denemesi olan Arrival, Ted Chiang’ın kısa hikayesinden uyarlanmış. Film, aynı anda dünyanın 12 yerine iniş yapan 12 uzay gemisinin yarattığı paniği ele alıyor. Bu paniği iletişim denkleminde değerlendiren Villenueva, “İletişimsizlik kaos getirir” mottosunu, iletişim taraflarını ütopik bir düzlemden seçerek, bilim-kurgu sahasına aktarıyor.

 

Film, daha çok iletişim üzerine ve yabancılarla mutlaka kurulması gereken bir diyaloğa işaret ediyor. Tanımlanamayan her birim, taraflarca aslında yabancı belki de tehlikeli bir imgeyi çağrıştırır. Fakat tanıdık da olabilirler. “Yabancılar, iletişimle tanıdıklar haline gelebilir,” sözünde olduğu gibi… Bize en uzakları, bir iletişim kadar yakınımızdadır mesela. Mcluhan’ın, “Küresel köy,” tanımında dünyanın artık küçük bir köy olduğunu imlemesi gibi. Küresel sistemin, uzaylılara bakışı da böyle bir tanıma denk düşebilir. Dünyalılar, uzaylıları tanımıyor ve bu yüzden de uzaylılar her şey olabilir, düşman, saldırgan, istilacı vb. Arrival’da ise karşımıza uzaylılara daha soft bir nazarın yansımaları çıkıyor karşımıza. Villeneuve, hem görsel olarak hem de anlatı olarak istilacı uzaylı filmlerinin kodlarını kullanırken, serinkanlı bir biçimde insanın bilinmeyene karşı oluşan kaygısını ve onu hemen düşman ilan etme güdüsünü sorguluyor. Yaygın kanaatin aksine, uzaylılar dostluk kurmak üzere dünyaya inmiş olabilirler mi, böyle bir soru söz konusudur filmde.

 

Uzaylılarla iletişim kurmak üzere görevlendirilmiş bir ekip, bir bilimcinin yanına, daha duygusal, daha düşünceli, geçmişiyle hesaplaşan ve sürekli gel-gitler yaşayan bir Dilbilimci olan Dr. Louise Banks’ın seçilişi… Başrol olarak Amy Adams’ın belirlenmesi, Villeneuve’ün filmine kattığı yumuşak anlatım için harikulade bir tercih olmuş. Bilimsel ve hayatın gri tonlarından izler taşıyan bu hikâyenin, kişisel bir dramla ustalıkla iç içe geçişini izlemenin keyfi, sınırsız… Film, bu harmoniyi başarıyla yerine getirerek, sinema dünyasına yeni bir soluk kazandırmış.

 

Filmde, dünyayı teşrif eden uzaylılar üzerine çalışmak üzere bilimciler ve dilbilimciler bir araya gelerek çıkış yolu arar, ancak konunun nasıl çözüleceği ve tanımlanacağı belirsizdir. Şu diyalog sahnesinde Villeneuve’nin “iletişim” manasında film boyunca aksettireceği mesajın içeriğini görürüz. Bilim İnsanı Ian Donnelly, “Uzaylılar ışık hızından hızlı hareket edebilirler mi?” diye sorar, filmin kahramanı Dilbilimci Dr. Louise Banks ise şöyle cevaplar, “Matematik problemleriyle boğuşmadan önce onlarla konuşmayı denesek olmaz mı?”  Banks, konunun iletişimsel boyutundan bahsederek, “tanımın gerekliliği” ilkesini hatırlatır. ABD askeri gücünün ise sabrı gün be gün azalmaktadır. Bu noktada Villeneuve’nin, soğuk savaş vurgusunu görmezden gelmek de imkânsız. ABD’nin bu noktada bir dilbilimciyle çalışması ve en azından iletişime (yumuşak güce) fazlaca tahammül göstermesine mukabil, Çin, Rusya ve Pakistan tarafı uzaylılara savaş açıyor. Konunun askeri bir düzlemde halledilebileceğini deklare ediyor.

 

Dilbilim uzmanı, dünyada bilinen hemen tüm dilleri anlayıp konuşabilen Dr. Louise Banks, özel yaşamında da büyük bir trajediden yeni çıkmıştır. Bu bunalımın ertesinde olan ve bu krizi atlatamadığı anlaşılan Louise, yeryüzüne inmiş olan dev yumurtalara girerek, koruyucu kıyafetlerini bir kenara bırakacak ve ürkünç yaratıklarla ortak bir dilde -veya yazışmada- buluşmaya çabalayacaktır. Film boyunca Dr. Banks’ı, tüm iletişim kanallarını bir bir deneyen, uzaylıların mürekkep şeklinde meydana getirdikleri grafikten semantikbilim kullanarak çıkarımlarda bulunmaya çalışan bir kahraman olarak okuruz. Zaman zaman da Banks’ı geçmişe dönük kesitler aracılığıyla çocuğuyla birlikte görürüz. Bu noktada her izleyicinin kafasında, konular arası bir paralellik olup olmadığına dair bir soru işareti oluşmuştur muhakkak. Ancak film, bu konuda bir cevap üretmiyor. Filmde, konunun ağırlığına karşılık, geçmişe dönük duygusal çağrışımlar ve “güçlü kadın” imgesinin sıkça işlenişi duygu çeşitliliği de sağlıyor.

 

Film, genel kanıyla “düşman” olarak tanımlanan bir ötekiyle iletişime geçmek için her yolu deneyen Banks’ın örnekliğinde büyük bir mesaj veriyor. Banks, bu zor iletişim için, birçok yolu denedikten sonra, iletişim modelinde başarılı olmak üzere, tüm risklere rağmen koruyucu kıyafetlerini çıkarır. Şeffaf duvara ellerini yaslar, filmde uzaylı olarak tanımlanan ‘heptapod’la yüz yüze gelir. Demek istenilen açıktır. “Başarılı bir iletişim için, ön tanımlardan uzaklık ve saflık gerekir, yakınlık gerekir.” Hayatın geneline yayılan ve olmazsa olmazlarımızdan olan sosyal çevremiz için büyük bir mesaj…

 

Louise Banks’in çözmeye çalıştığı uzaylı alfabesi de filmde (ve öyküde) önemli bir yer kaplıyor. Uzaylılar, dünyadaki diğer diller gibi fonetik bir alfabe kullanmıyor. Kullandıkları dil, “semasiographic,” yani, anlam ifade ediyor, ancak ses değil, grafik olduğu düşünülen bir ifade biçimi. Filmde uzaylıların cümleleri, mürekkep formunda oluşan grafikler eşliğinde çarpıyor gözümüze. Cümleler ne kadar uzun olursa olsun cümlenin ifadesi çember şeklinde oluyor. Cümleler değiştikçe de çemberdeki mevcut kıvrımların biri yahut bir kaçı değişiyor. Arrival, alfabe mevzusu üzerinden insanoğlunun dünyayı, yaşamı, ilişkileri yani aslında çevresinde olan biten her şeyi algılayışına dikkat çekmeye çalışıyor ve fazlasıyla sonuç odaklı hale dönüşen yaşantılarımızı eleştiriyor. Filmde Banks, tam tersi bir irade şekliyle, genel-geçer davranış modelini değiştiriyor ve tüm baskı sistemlerini yumuşatmasını biliyor. İletişimi büyük oranda sağlıyor, savaşın, kaosun ve propagandanın aksine, yavaş yavaş… Bir hücre duvarını 19 yıl boyunca küçük bir çekiçle kazan Andy Duffrain gibi.

 

Ve filmde geçen bir diyalog adeta zihnimize nakşoluyor, iletişim tamam, şimdi sıra, “Uzaylılar Eşliğinde Bir Miktar Kahve”de.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir