KLASİK MÜZİKTE ULUSAL EKOLLER VE DÜNYAMIZA DAMGA VURMUŞ ESERLER

 

Merhabalar, bu listede klasik müzik dünyasında çoğunu hepimizin bildiği ve ismini duyduğu gerek ülkemizde seslendirimi yapılan gerek filmlerde ve TV şovlarında duyup beğendiğimiz o ünlü bestecilerin tipik, öne çıkan ve çok beğenilen eserlerinden oluşan bir liste hazırladım. Küçüklüğümden bu yana klasik müziğe ilgi duyan ve gönül veren bir konservatuvar öğrencisi olarak sizlere renkli senfonilerden, konçertolardan, opera aryalarından, halk dansı müziklerinden ve bazılarının kısa hikâyelerinden oluşturduğum seçkiyle keyifli dinlemeler dilerim.

1-) Johannes Brahms

19. yy Alman romantik akım bestecilerinin önemli ismi Brahms 1833 Hamburg doğumludur. Kültürlerarası bir ilham oluşturup aralarında birçoğunu düzenlemiş olduğu (19 tane) ve kendisinin de yazmış olduğu (2 tane) Macar Dansları, Alman Requiem’i ve hepsi dev eserleri olan konçerto ve sonatlar yazmış olup başta Beethoven’den etkilenerek kendi üslubunu oluşturmuştur. Macar dansları onun düzenlemeleri olduğu için opus no. kullanmamıştır ve bu düzenlemelerinde de folklorik melodiler kullanmıştır.
Düzenlemiş olduğu 5 numaralı Macar dansını dinlerken Allegro’nun o müthiş neşeli, canlı ve oynak havasını hissedeceğinize eminim. Keyifli dinlemeler.

2-) Frédéric Chopin

Klasik müzikte Polonya Ulusal Ekolü simge ismi Chopin, 1810’da Polonya’nın Varşova yakınlarındaki Zelazova-Vola köyünde doğmuştur. 8 yaşında salonlarda konserler vererek Varşova’da üstün yetenekli harika çocuk olarak tanınmaya başlanmışır. Gençliğinde tanınmış entelektüel sanatçılarla dostluk kurmuş ve bunların arasından Fransız romantik ressam Delacroix ile çok yakın olmuş eserlerinden etkilenmiştir. Bilindiğinin aksine çok romantik, lirik bir kişilik olmasının yanı sıra çok esprilidir de.
Bestelediği yüzlerce noktürn, polska, mazurka, vals, polonez ve daha birçok eseri vardır. ( Polonez, mazurka ve polska Polonya halk danslarıdır.) Biz ise Chopin’i daha çok yazdığı noktürnleri ile biliriz. Onun Mi Bemol Majör Noktürn Op.9 no.2 eseri Classic FM En Sevilenler Listesi’nde 1996’daki başlangıcından beri demirbaş olan tek solo piyano eseridir.
Noktürnlerinden bahsedecek olursak Noktürn ( Lat. Nocturnus olup Fr. Nocturne olarak kullanımdadır.) gece anlamına gelmektedir. Chopin’in müziğinde ise basitçe ifade edecek olursak gece imgeleri çağrıştırmak için yazılmış hüzünlü, düşsel bir müzik parçası türüdür.
Roman Polanski’nin ‘Piyanist’ filminin soundtrack’ından da aklımıza kazınan bu noktürne kulak verelim.

3-) Claude Debussy

20.yy’ın en önemli Fransız bestecilerinden olup müzikte özgür biçimler kullanarak kendinden sonraki bestecilere öncü olmuştur. Debussy, müzikte empresyonizmin babası olarak kabul görür. Onun arkadaş çevresi müzisyenlerden değil empresyonist şair ve ressamlardan oluşmuştur. Bunların arasından en çok Monet’in empresyonist resimlerinden etkilenerek “ Ben de müziğimde empresyonizmi işleyeceğim” demiştir. Öncül olduğu bu yeni müzik akımının ilk meyveleri önemli bir orkestra eseri olan L’Après-midi d’un Faune (Bir Tabiat İlahının Öğleden Sonrası) adlı senfonik şiirinde verilmiştir. Çoğu besteci bu eser hakkında bir hayli kafa yormuş ve eserin kutsallığından yana hemfikir olup bu on dakikalık eserin müzik dünyasını değiştireceği kanısına varmışlardır.
Bir yandan da hepimizin severek dinlediği meşhur bir bölüm olan ‘Clair de Lune’ (Ay Işığı) vardır. Bölüm diye bahsediyorum çünkü bu onun dört bölümden oluşan Bergamasque Süiti’nin üçüncü bölümüdür. Eser başlığının adını da arkadaşı Paul Verlaine’in aynı addaki şiirinden ilham almıştır.

4-) Antonín Dvořák

Çek Ulusal Müzik Ekolü simge ismi Dvořák, 1841’de Nelahozeves’de doğmuştur. Dvořák, Çek vatanını çok sevmiş ve New York’tan ona hayır diyemeyeceği bir para teklifi geldiğinde ülkesini terk etmek zorunda kalıp derin bir sıla hasreti çekmiştir. Onun vatanıyla olan sıkı bağını ve vatanına olan kutsal sevgisini eserlerinde açıkça görmemiz mümkündür. Çünkü her ne kadar kültürlerarası etkileşimden etkilense de kendi vatanının yerel ezgilerini kullanmış ve bu ezgileri ulusal müziğine katmıştır. Yazmış olduğu eserlerden 9.senfonisi, viyolonsel konçertosu, sondan bir önce yazdığı operası Rusalka ve Slav dansları meşhurdur.
Bu sahne ilk perdede küçük bir denizkızı olan Rusalka’nın, babasına bir faniye âşık olduğunu ve insan olmak istediğini söylediği sahnedir. Yörenin cadısına yönlendirilen Rusalka Ay’a yalvararak ondan sevdiği adama kendisiyle ilgili her şeyi anlatmasını diler. Ay’a Şarkı, bugün de eserin en sevilen ve en vurucu aryası olarak seyirci karşısına çıkar.

5-) Edward Elgar

1857 doğumlu ve en büyük İngiliz bestecilerinden biri olan Elgar, Avrupa’nın en iyi konservatuvarlarında eğitim görmemiştir. Fakat bir müzik dükkânı sahibi olan ve piyano akordu yapan babasından çok şey öğrenmiştir. O dönem icat edilen gramofondan çok fazla yararlanmış bestelerini kaydederek tüm dünyaya yayma fırsatı bulmuştur.
Elgar, 1934’teki ölümüne kadar İngiliz klasik müzik camiasının sabit bir parçası haline gelmiş 1904 yılında şövalyelik unvanı almış ve 1924 yılında Kralın Müzisyeni olarak atanmıştır. Bize ise İngiliz müziğinde bestelenmiş en kalıcı eserlerden bazılarını bırakmıştır.
O halde Elgar’ın en sevilen eserlerinden biri olan Mi minör Viyolonsel Konçertosu’nu enstrümanın gelmiş geçmiş en iyi yorumcularından olan Jacqueline du Pré’ den dinleyelim.

6-)George Enescu

Balkanlar- Romen müzik ekolü simgesi besteci, piyanist, keman virtüözü ve orkestra şefi Enescu, 1881’de Botoşani kentinde doğmuştur. Müzik hafızası fenomenal olarak tanımlanan Enescu, 7 yaşında Viyana 13 yaşında da Paris Konservatuvarı’na girmiştir. 1894 yılında tanışmış ve onun biçimsel senfoni gelişmelerini örnek olarak almıştır. Oda müziği çalışmaları arasında üç keman sonatı, üç piyano sonatı ve iki tanesi de yaylı çalgılar içindir. Besteci orkestra için ise üç senfoni, iki Roman rapsodisi ve Romen halk müziğini işlediği uvertür yazmıştır.
*fenomenal: olağanüstü

7-) Edvard Grieg

”Eminim ki benim müziğimde bir morina balığı tadı vardır.” diyen Norveç Ulusal Müzik Ekolü büyük ismi Grieg 1843’te Bergen kentinde doğmuştur. Genç yaşlarından itibaren kendini göstermiş yetenekli bir piyanisttir. Kopenhag’a taşınmadan önce ilk eğitim gördüğü yer Leipzig’dir. Grieg evinden uzakta geçen zamanından pek keyif almamıştır fakat Clara Schumann ve Richard Wagner gibi büyük ustaların konserlerini dinleme fırsatı bulmuştur. Evine döndüğünde ise tüm çabalarını yerel halk müziğine yönlendirmiştir ve bu bir süre sonra kendi eserlerinde vücut bulmuştur. Besteci Ravel ve Debussy’yi kendine çok yakın hissettiğini belirtmiştir. Bunun yanı sıra Liszt, Delius ve Grainger gibi besteciler de Grieg’e oldukça hayrandır.
Birçok televizyon reklamı ve hatta telefonda bekleten servisler Grieg’in Peer Gynt Suiti no.1’inin açılış bölümü olan Morning’i müzikal bir hava katmak amacıyla kullanmışlardır. Peer Gynt (suit no.1)’i dinlerken gizemli bir masal diyarında keşfe çıkmış ya da ışıklarla kaplı bir ormanda sürprizlerle karşılaşmış olabilirsiniz bana o kadar naif ve büyülü geliyor.

😎 Charles Ives

1874’te Connecticut eyaletinde doğan Ives hepimizin bildiği meşhur Amerikan melodisi Oh! Susanna’yı yazmıştır. İlk müzik eğitimini bando şefi ve müzik öğretmeni olan babasından almış ve 12 yaşında da kilisede org çalmaya başlamıştır. Ives birinci senfonisini 1895’te yani 21 yaşında yazmıştır ve uluslararası arenada ünlenen ilk Amerikalı besteci olarak bilinir.

9-) Nikolay Rimski-Korsakov

1844 yılında Tihvin şehrinde doğmuştur. Kurucu liderleri Milli Balakirev olan aralarında Modest Mussorgski, Alexander Borodin, C.A.Cui’nin de olduğu Rus Beşleri içerisinde yer alan bestecidir ( ki o devirde Rus Beşleri değil de Balakirev’in Dostları denirmiş.)
Bestecinin esas mesleği askerliktir ve Birinci Senfonisi’nin bir kısmını Rus donanmasında subayken yazmıştır. Müziğe olan etkileyici yeteneği ve ünlenmesi sayesinde 1874’te Rus Deniz Kuvvetleri’nin müzik müfettişliğine getirilmiştir. Üyesi olduğu Rus Beşleri yani onların deyimiyle dostları adına büyük bir gönüllülükle çalışıp onların eserlerini düzenlemiş ve tamamlamıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere çok verimli bir besteci olan Rimski-Korsakov klasik müzik camiasında Rus Orkestrasyon dâhisi olarak anılır.

10-) Franz Liszt

Liszt 1811 yılında Macaristan’ın Doborjan kentinde doğmuştur. İlk piyano derslerini babasından almış olan Liszt, takdir edilen bir besteci olmasının yanı sıra yeteneğiyle büyüleyen bir piyanisttir de.
Tekniğiyle kendisini dinleyen herkesi şaşkına çeviren Liszt çok sayıda notayı oldukça hızlı ve yanılgısız çalarak kendini kanıtlamıştır bile. Ve ilk konserini 11 yaşında vermiştir. 1840-7 arasında çıktığı turnede İngiltere, Rusya, Türkiye, Portekiz ve İrlanda’da konserler vermiş ve uluslararası bir üne kavuşmuştur. Besteci, gelmiş geçmiş en iyi piyano virtüözlerindendir.
Liszt, piyanodaki olağanüstü becerisini göstermek adına bir piyanistin çalması çok zor eserler yazmıştır. Bunlar arasında başta Macar Rapsodileri, iki piyano konçertosu, on iki senfonik şiiri ve si minör sonatı vardır.

İkinci Macar Rapsodisi çalındığında birçoğumuz ise onun bu müzikal akrobasisini Tom ve Jerry’de görmüşüzdür. Jerry’nin bir piyanonun içine saklandığı ve Tom’un piyano tuşlarından birine her basışında havaya zıpladığı bölümü hatırlıyor musunuz?

11-)Heitor Villa-Lobos

1887’de Rio de Janeiro’da dünyaya gelen ve Brezilya’nın en önemli bestecilerinden biri olan Villa-Lobos Avrupa müziğinin klasik formları ile kendi ülkesinin halk ve yerli müziklerinin eşsiz bir birleşimini oluşturmasıyla seçkinleşmiştir. Çok üretken bir besteci olan Villa-Lobos, hem eserlerindeki kendine has üslubu hem de çok değişik ve ilgi çekici enstrüman toplulukları için yazdığı eserlerle dikkat çekicidir. Özgün müziğini ortaya çıkarmak adına kendi ülkesinde geziler yaparak çeşitli halk ezgileri örneklerini toplamıştır.
Bachianas Brasileiras, Choros dizileri, 12 senfoni, 17 yaylılar dörtlüsü, 4 opera, 5 bale, 2 film müziği, 5 piyano konçertosu, 2 çello konçertosu, gitar konçertosu ve harmonika konçertosu da başlıca eserlerindendir.
Villa-Lobos’un soprano ve çello için yazdığı Bachianas Brasileiras no.5′ i dinleyelim…

12-) Wolfgang Amadeus Mozart

1756 yılında Avusturya’nın Salzburg kentinde doğmuştur. Üç yaşındayken klavye çalabililen ve beş yaşındayken de beste yapabilen Mozart, altı yaşında Avrupa turnesine çıkmış ve on iki yaşına kadar iki opera yazmıştır. Bu dahi çocuğun en efsane yeteneklerinden biri de daha yedi yaşındayken piyano klavyesini bir örtüyle kapatıp son derece zor eserlerin notalarını görmeden çalmasıdır. Bunlardan yola çıkaraktır muhtemelen ki babası oğlunun müthiş yeteneğiyle hava atarak ve bununla birlikte para kazanmaktan çok memnundu. Eserleri arasında yazmış olduğu 41 senfonisi, 24 operası, konçertoları, oda müziği- oda orkestrası eserleri, koral eserleri, konser aryaları ve piyano için parçalar vardır.
*Don Giovanni, birçoklarına göre Mozart operalarının başyapıtı olarak kabul edilir. Eserde Don Giovanni adındaki iflah olmaz çapkının flört ettiği kızlardan biri olan Donna Anna’nın babasını yanlışlıkla öldürmesi sonucu ortaya çıkan karmaşa, intikam istenci, aşk temalarıyla birleşir ve sahnede sizler karşısına çıkar. Kısacası Don Giovanni sayesinde çarşı pazar karışmıştır diyebiliriz.

13-) Giacomo Puccini

1858’de Lucca da doğan ve ”Bir İtalyan olarak hikâyeyi umutsuz bir tutkuyla hissederim.” diyen besteci, konunun cesurca ve gerçekçi bir şekilde ele alındığı o dönem sık sık skandal yaratan Verismo (19.yy İtalyan Operası’ndaki gerçekçilik akımı) operasının en iyi temsilcilerindendir. Ailesi de müzikle ilgili olan besteci opera batonunu Verdi’den alıp birbiri ardına gözde eserler yazmıştır. La Bohème, Tosca ve Madama Butterfly günümüzde dünya opera evlerinin rutin halde sahnelendiği gözde eserler arasındadır.
Biz de bestecisinin de en sevdiği eseri olan Madama Butterfly’a dürbünleri çevirelim.
Puccini bu eseri için “ Tasarladığım en içten ve en etkileyici opera” demiştir. Puccini eseri İtalya’da yazmıştır ama operanın geçtiği yer Japonya’dır. Opera genç bir geyşa olan Cio-Cio San’ın hikâyesini ve onun Amerikalı bir denizci teğmen olan Pinkerton’la yaptığı talihsiz evliliği anlatır. Ve birinci perdenin sonunda bu vurucu aşk düeti, Butterfly’ın Pinkerton’ın ona döneceği inancını ifade ettiği büyüleyici ve dokunaklı soprano aryası ‘Un Bel Di Vedremo’ vardır.

14-) Joaquín Rodrigo

1902’de İspanya’nın Sagunto/Valencia bölgesinde doğan besteciyi İspanya kalbinin haykıran bir iç sesi olarak ansak yanlış olmaz sanıyorum. Üç yaşında difteriye yakalanmış ve görme yetisini kaybetmiştir. Ailesi eğitimi için müziğe yönlendirmiş ve kendisi de kısa süre içerisinde büyük bir başarı yakalamıştır. Klasik İspanyol gitarını mükemmel çalmıyordur fakat 22 yaşında orkestra için bestelediği beş çocuk parçası ile İspanya Ulusal Ödülü’nü kazanıp yurtdışı bursuyla eğitimine Paris’te devam etmiştir. Orada dönemin ünlü ustaları ile çalışmıştır ve İstanbul doğumlu bir Türk kızı olan piyanist/besteci Victoria Kamhi’yle tanışmış onda derin etkiler bırakan bu Türk kızıyla evlenerek beraber İspanya’ya dönmüşlerdir. Ne var ki o dönem İspanya 1. Dünya Savaşı’na girmediğinden zor bir döneme girmiştir ve bu nedenle karı-koca anayurdu terk edip Fransa’ya geri dönmüştür.
Deniz Gezmiş’in de son isteklerinden biri olan (dinlemeyi arzu ettiği) esasında üç bölüm olup bizde ise özellikle ikinci bölümü (Adagio) akıllarımıza kazınan Rodrigo’nun Gitar Konçertosu, İspanya İç Savaşı yıllarında Rodrigo’nun eşi tarafından notaya geçirilmiş ve iç savaşın bittiği -temelli anayurtlarına Madrit’e döndükleri zaman- 1940’ta Barcelona’da ilk kez icra edilmiş ve çok beğenilmiştir.

İlk saniyelerinden itibaren o son derece buruk, gitara eklenen o içli fagotun haykırışını ve çaresiz ifadeyi hissederiz. Bu eser benim için ayrıca çok özeldir çünkü çok küçük yaşlarımda babamın elinde gitarıyla kardeşlerimle bana Gitar Konçertosu’nu çalarken bulmuşumdur. Ve yıllar sonra Şubat 2018’de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda dünyaca ünlü gitar virtüözü olan Aniello Desiderio eşliğinde dinleme şansı buldum.

15-) Ahmet Adnan Saygun 

Saygun, 1907 yılında İzmir’de doğmuştur ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk devlet sanatçısı unvanını taşır. Müzikle ilk teması okulda başlamıştır. 1928’de açılan sınavı kazanarak müzik öğrenimi görmek üzere, devlet bursuyla Paris’e gönderilmiştir ve gitmeden önce de kendi çabalarıyla armoni ve kontrpuan çalışmıştır. Paris’te ise kompozisyon, armoni, kontrpuan, füg, kilise müziği ve org çalışmıştır. 1931’de Türkiye’ye dönünce Ankara Musiki Muallim Mektebi’nde kontrpuan öğretmenliğine atanmış ve 1934 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası şefi olmuştur.

Türk Beşleri arasında yer alan Adnan Saygun, ritim ve melodi bakımından Türk halk ve sanat müziklerinin etkilerini taşıyan yapıtlarında, zaman zaman izlenimci zaman zaman da romantik estetiğe bağlı kalmıştır. Eserleri arasından “Özsoy” (Feridun, 1934) adlı tek perdelik operası Cumhuriyet döneminin ilk operasıdır. (Özsoy ve Taşbebek operasını Atatürk’ün arzusu üzerine yazmıştır.) “Taşbebek” (1934), “Kerem” (1947-52), “Köroğlu” (1973) ve “Gılgamış” (1962-83) diğer operalarıdır. Dört dilde basılmış olan “Yunus Emre” (1946) adlı bir oratoryo, “Bir Orman Masalı” (1939-43) adlı bir bale müziği, üç senfoni, iki suit, piyano konçertosu, keman konçertosu, oda müziği eserlerinden kuartetler ve daha birçok eserin sahibidir.
Saygun’un 1942’de tamamladığı Yunus Emre Oratoryosu ilk kez 25 Mayıs 1946’da Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde seyirci karşısına çıkmıştır ve büyük bir başarı yakalayarak Saygun’un demirbaşları arasında yerini almıştır. Sonraki yıllarda Paris’te ve 1958 yılında Birleşmiş Milletler (BM) kuruluş yıl dönümü vesilesiyle New York’ta ünlü orkestra şefi Leopold Stokowski yönetiminde seslendirilmiştir.

Yağmur DURUSU

KAYNAKÇA:
HENLEY Darren, JACKSON Sam, LIHOREAU Tim, En Sevilen Klasikler (Orijinal adı: Classic FM Hall of Fame), Kitap Kurdu Yayınevi, İstanbul 2017.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir