Site Loader

Alfred Adler, İnsan Tabiatını Tanıma[1] kitabında Bireysel Psikolojinin temel ilkelerini kamuoyuna tanıtmıştır. Bu kitabın yaşama biçimlerinden rahatsızlık duyan ve rahatsızlıklarının temeline inmek isteyenlere adanmış olduğunu söyleyebiliriz. Adler’e göre, psikoloji herkesin anlayabileceği ve anlaması gereken bir bilimdir. Zira psikoloji, insanın ruhsal gelişimine katkı sağlar, kendisiyle uzlaşmasını sağlar. (Psikoloji nedir?) 

Sigmund Freud
Sigmund Freud(Avusturyalı nörolog, Psikanalizin kurucusu.)

Alfred Adler, 1911 yılında Sigmund Freud’un yanından istifa eden böylece onunla yollarını ayıran ilk psikanaliz grup üyesi olmuştur. Ona göre insanlığın sorunlara daha iyimser yaklaşılmalıdır. (Freud’a göre insan vahşidir, tabiatı kötüdür ve toplum onu bir nevi eğitir.) İnsanları birbirine yakınlaştıran ve evrensel olan şey sosyal duygudur. Sosyal duygu, çocukta şiddetli bir psikopatolojik bozukluk yoksa hayatın her alanında etkisini pozitif gösterir. Sevgi ihtiyacı da bu sosyal duygunun en önemli parçasıdır. Bunlar Adler’in insanı sosyal bir varlık olarak gördüğünü gösterir.

Bir insanın düşüncelerini anlamaya giden yol başka insanlarla olan ilişkilerini incelemekten geçer. İnsanlar arasındaki ilişkiler sürekli değişme ve güncellenme eğilimindedir. Sosyal varlıklar olarak insanları anlamadıkça ruhsal boyuttaki sorunları bir çözüme kavuşturmak mümkün değildir. Topluluk hayatına duyulan ihtiyaç ve çevreye uyma duygusu işte bu ruhsal yanımızın sosyal görünüşleridir.

Toplum hayatının kuralları veya yasaları hayat şartlarımızı belirler. İnsanın uygarlık tarihine bakıldığında, temelleri topluluk hayatı içinde bulunmayan bir hayat tarzına rastlamak mümkün değildir. Bu insan topluluklarının dışında da herhangi bir insani varlık görmek mümkün değildir. Bütün hayvanlar alemi hayatta kalma mücadelesini tek başına veremeyen türlerin, topluluğu ile beraber yeni bir güç kazandığını gösteren temel yasayı doğrular. Darwin’e göre zayıflar tek başına hayatta kalamaz[2]. İnsan da bu zayıf hayvanlar arasında değerlendirilir, doğaya karşı koyma gücü sınırlıdır. Topluluk içgüdüsü bu yönden insanlığa yararlı olmuştur. Daha sonra insan kendi eksiklerini el yapımı araç ve makinelerle tamamlar. Elverişli yaşam şartları geliştikçe, sosyal hayat zorunluluk haline gelir. İş bölümü insandaki saldırma ve savunma güdülerini dengede tutar. Adler’in çalışmalarının odak noktası olan aşağılık duygusu (İleride ayrıntılı açıklanacak.) güvensizlik ile beraber sürekli insan zihninde yer alır. Bu duygu, doğal bir uyarımdır. İleriyi görmeyi, yetenekleri geliştirmeyi ve önlemler almayı sağlar. Bu becerileri insan, topluluk hayatının mantığından kazanır.

Hukuk yasalarından, totemlere kadar insan varlığını güvence altına alan her kural, sosyal duyguyu[3] güvence altına almış olur. Adalet, hak, doğruluk kavramları ruhun etkinliklerini yönetir. İnsan karakteri ancak evrensel değerler taşıdığını gösterdiği zaman önem kazanır. Adler burada insan olma sanatı uygulanmadan tam anlamı ile insan olunamayacağını savunur. İnsan karakteri ancak çevre ile değerlendirildiğinde anlaşılabilir. İlk çocukluk yıllarından itibaren kişi çevreyle ilgili birtakım izlenimler edinir ve bu izlenimler o insanın hayatı boyunca nasıl davrandığını etkiler. Bir çocuğun eylemlerinin temelinde doğuştan gelen sosyal duygu, sevgi ihtiyacı olarak görünür. Freudyen yaklaşımın tersine çocuğun sevgi hayatı da kendi bedenine değil başkalarına yönelmiştir.

Bireysel Psikoloji bağlamında bir diğer önemli kavram aşağılık duygusudur. İnsan yaşamının erken dönemlerinde özellikle organik kusurlar yetersizlikler, kişinin dünyaya karşı düşmanca bir tavır takınmasına sebep olur. Küçük yaşlardan itibaren, sosyal duyguların yaşanmasını engelleyen bir savaş veriliyor olabilir. Yoksun kalınan şeylerin sonucu olarak, ihmal edilmişlik ve güvensizlik hissedilir. Bu aşağılık duygusu, topluma karşı kendini kabul ettirme çabası olarak gün yüzüne çıkar. Zaten her çocuk, yetişkinlerle dolu çevrede kendini zayıf, küçük ve yalnız başına zorluklar yaşayacak kadar güçsüz hissetme eğilimindedir. Eğitimdeki hataların bazıları bundan kaynaklanır. Yapabileceğinden çok şey istemek ya da hiçbir şey beceremeyeceğini düşünmek gibi iki uçta davranmak çocuğun çaresiz hissetmesine neden olur. Yaşadığımız çağın sorunu, çocukları ciddiye almama alışkanlığı olarak düşünülebilir. Bir diğer güçlük de çocukların güçlü olma isteğini dile getirememeleridir, bunun sonucu olarak çocuklar sevgi perdesinin ardına gizlenir. Bu duygular içerisinde olmak, üstün olma isteğini doğurur ve insanın hayattaki amacı haline gelir. Sosyal duygunun derecesi ve niteliği, üstün olma gayesini belirlemede yardımcı olur. İster çocuk, ister yetişkin, amacının gerçekleşmesi için tüm duyularını, duygularını ve davranışlarını ortaya koyar.

“Bu bakımdan Bireysel Psikoloji, kendisi için bir anlama sistemi ve yöntemi yaratmaktadır: İnsan davranışını, belirli bir gayeye ulaşmak için gösterilen çabanın organizmanın kalıtımla geçen temel imkanları üzerinde yaptığı etki sonucunda ortaya çıkan belirli bir ilişkiler sistemi imiş gibi görmek ve anlamak.”[4]

Değersizlik duygularını cinsiyetler arasında ve aile içinde olmak üzere iki başlıkta inceleyebiliriz. Birinci olarak, kişi cinsel kimliğine dair bu duyguya kapılabilir. Özellikle erkeksi protesto Adler’in geliştirdiği önemli kavramlardandır. İçinde yaşadığımız kültür, ataerkil olmasının sonucu olarak erkeklik rolüne öncelik tanır. Kadının yaptığı işler küçümsenir. Hatta kız çocuk, erkek çocuktan daha değersizdir. Bu acı gerçekler kadını, kadın olma kimliğinde saptırıp toplumun yeğlediği erkeksi davranışlara yöneltebilir. Kadın bu davranış biçimiyle daha üstün olacağını düşünür. İkinci olarak, tüm duygu ve davranışların gelişiminde doğum sırası önemli rol oynar. Çocuğun aileye ne zaman katıldığına bakarak, kardeşler arası farklılıkları gözlemleyebiliriz. Örneğin, en küçük çocuğun hayat amacı hep başkalarıyla-aslında iç dünyasında sadece büyük kardeşleriyle- yarış halinde olmaktır. Bu yarış sonucu ailenin en yetenekli üyesi olabilirler ya da onları geçme imkânı bulamadıkları takdirde korkak ve sorumluluklarından kaçan bireyler haline gelirler. En büyük çocuklar da belli ayırt edici niteliklere sahiptir. Yaşça daha büyük olma realitesi, çocuğa daha güçlü ve akıllı olma sorumluluğunu yükler. Genellikle yaşamın ilerleyen dönemlerinde yasaların ve düzenin bekçisi olurlar. Bağımlı olmaya eğilimlidirler. Ortanca çocuklar ise, iki kardeş arasında kalma bunalımını yaşarlar, Adler bu çocukları problemli olarak görür. Çünkü büyük kardeş gücü, küçük kardeş ilgiyi temsil eder ve arada kalmışlık ortancanın gelişimini olumsuz etkiler. Kısaca, çocuğun aile içindeki konumu, çocuğun tüm doğuştan yeteneklerini, içgüdü ve tepkilerini farklı etkiler. Zararlı etkilerin en aza indirilmesi için, çocuğun karşılaşmak zorunda kaldığı güçlükler öğrenilmelidir.

İrem Ata

[1] Adler, Alfred, Understanding Human Nature,1927

[2]< http://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2009/04/090416_darwin_grayling.shtml> Erişim 28.06.2018

[3]  İnsan Tabiatını Tanıma kitabını Almanca orijinalinden İngilizceye çeviren Walter B. Wolfe (M.Dr.) Almanca „Gemeinschaftsgefühl“ kelimesini kitap boyunca „social feeling“ (sosyal duygu) olarak ifade etmiştir. Bu kelime „insanlar arasındaki dayanışma ve evrensel ilişki içindeki insanlar arası bağlılık“ anlamı taşır, insanın kendini bir toplum üyesi olarak hissetmesi gibi bir geniş anlamı göz önünde bulundurularak incelenmelidir.

[4] Adler, İnsan Tabiatını Tanıma, İnsan Davranışı, V, 64.

KAYNAKÇA

Adler, Alfred, İnsan Tabiatını Tanıma, İş Bankası Yayınları,1994 (çev: Ayda Yörükan)

Geçtan, Engin, İnsan Olmak, Metis, 2006.

https://www.researchgate.net/publication/274080249_Alfred_Adler Erişim: 28.06.2018

Corey, Gerald, Theory and Practice of Counseling and Psychotherapy, Cengage Learning, 2008

Adler, Alfred, The neurotic constitution; Outlines of a comparative individualistic psychology and psychotherapy. (Bernard Glueck and John E. Lind, Trans.). New York: Dodd, Mead. (Original work published 1912)

atairem

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla