Site Loader
Reading Time: 3 minutes

Genelleme yapmak çoğu zaman tehlikelidir; ama tehdit altında olsaydım, Amerikalıların daha bir ‘’her şeye dokunan’’ olduklarını söylerdim. Onlar umutlarını ve korkularını saklamazlar. İhtirası alkışlarlar ve başarıyı açıkça ödüllendirirler. Britanyalılar hayatın kaybedenleriyle daha barışıktır. Biz eziği, artık ezik olmadığı zamana kadar sahipleniriz. Otoritenin ne mal olduğunu göstermeyi severiz. Sırf eğlence olsun diye. Amerikalılar, demek istedikleri bu olsa da olmasa da ‘’İyi günler’’ der. Britanyalılar bunu söylemekten ürker. Kendimize bunun, iki yüzlü gözükmek istemediğimiz için olduğunu söyleriz; ama ben bunun nedeninin tam tersi olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir şeyi erkenden kutlamayı sevmiyoruz. Başarısızlık ve hayal kırıklığı her köşede sinsi sinsi dolaşır. Bu bizim yetiştirilme tarzımız yüzündendir. Amerikalılar, kendilerinin bir sonraki başkan olabileceklerine inandırılarak büyütülürler. Britanyalılar ise, ‘’başkan olmak senin için gerçekleşmeyecektir’’ diye.

Birleşik Krallık’ta Amerikalıların ironiyi anlamadıklarına dair kabul edilmiş bir görüş vardır. Bu tabii ki doğru değildir. Ama doğru olan şey ise, onların bunu her zaman kullanmıyor olduklarıdır. Daha zeki komedilerde ortaya çıkabilir fakat Amerikalılar onu Britanyalılar kadar sosyal kullanmıyorlar. Biz onu günlük konuşma dilinde bir edatmış gibi özgürce kullanıyoruz. Arkadaşlarımızla alay ediyoruz. Kinayeyi bir kalkan ve silah olarak kullanıyoruz. Samimiyetten, mutlak surette gerekmediği sürece, kaçınmıyoruz. Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz insanları acımasızca makaraya sarıyoruz aslında. Ve kendimizi. Bu çok önemlidir. Arsızlığımız ve cakamız, kendini alaya almanın aynı düzeydeki paylaşımıyla doludur. Bu, bizim onu dağıtma yetkimizdir.

Konuşulan kişiler eğer buna alışkın değilse, bu biraz nahoş olabilir. Ama değildir. Dövüş oyunu oynamak gibidir. Eğer sizi seviyorsak, hemen hemen bir ilgi göstergesidir; sevmiyorsak da, bir ego patlamasıdır. Sizin sadece bunlardan hangisi olduğunu bilmeniz gerekmektedir.

The Office’in Amerikan versiyonu ve İngiliz versiyonu arasındaki en büyük farkın bunu yansıttığını düşünüyorum. Michael Scott’u, hayata daha umut verici bir gözle bakan, biraz daha hoş bir herif olarak yaratmak zorundaydık. Hâlâ çocuk gibi, kendine güveni olmayan ve hatta baş belası olan biri olabilirdi ancak haddinden fazla terbiyesiz biri olamazdı. David Brent’in müphem bir biçimde alçalmasının ve nihai kefaretinin onu git gide daha zorlu biri yaptığı kanısındayım; ki bu da tabii ki işin ironi olan kısmıdır. Ama bunun Britanya’da, hâlihazırda belirtilen sebeplerden ötürü, daha hoşa gittiğini düşünüyorum. Britanyalılar bu yola çıkmak için neredeyse kötü haber ve hüzün beklerler ama öte yandan da mutlu bir sona sahip olmak beklenmedik bir keyif olur. Amerika Yayın Ağı insanlara sizi sevmeleri için bir neden vermek zorundadır, sadece sizi izlemeleri için değil. Britanya’da kötü adam evden ayrıldığında Big Brother izlemeyi bırakırız. Bir grup aptalın güzel zaman geçirdiğini izlemek istemeyiz. Onların bizim kadar perişan olmasını isteriz. Amerikalılar; samimi, duyguları belli eden hoşluğu mükâfatlandırırlar. Farkına varılmış kötücül bir özellik, kısmen uygun görülmeyen bir şeydir.

Son zamanlarda, sarsıcı bir komedi yapan, acımasız ve alaycı biri olmakla suçlandım. Bu, tabii ki, sadece geçen yıl sunucusu olduğum Golden Globe’da yaptığım birkaç yorum sebebiyledir. Ama bunun gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok.

Hiçbir zaman bilfiil gocundurmaya çalışmadım. Bu kaba, manasız ve işin doğrusu, çok kolaydır. Fakat söylemek istediğiniz şeyi söylemeniz gerektiğine inanıyorum. Dürüst olalım. Hiç kimse doğrular yüzünden kırılmamalı. Bu yolla hiçbir zaman özür dilemek zorunda kalmazsınız. Bir komedyenin ‘’Söylediğim şey için özür dilerim.’’ dediği zaman nefret ederim. Eğer onu söylemek istemiyorsan söylememelisin ve söylemek istediğin herhangi bir şeyden de asla pişmanlık duymamalısın. Bir komedyen olarak, işimin insanları sadece güldürmek değil, aynı zamanda düşündürmek olduğu fikrindeyim. Ünlü bir komedyen olarak ise, ayrıca, kulübümde katı bir kapı politikası istiyorum. Herkes söylediğim şeyleri beğenecek ya da komik bulacak değil. Ve buna başka bir yoldan da sahip olamazdım. Herkesi memnun etmeye çalışan yeteri kadar komedyen var zaten. Onlara iyi şanslar; ama ben böyle oynamıyorum maalesef.

Komedinin, işinden bir günlük izne çıkan bir vicdan olduğunu düşünenlerden değilim. Benim vicdanım hiçbir zaman izne çıkmaz ve yaptığım her şeyi aklayabilirim. Komedide, hakkında hiçbir zaman şaka yapmamanız gereken şeylere dair çizilecek bir çizgi yoktur. Şaka yapmamanız gereken hiçbir şey yoktur ama bu şakanın ne olduğuna bağlıdır. Komedi, iyi ya da kötü bir yerden gelir. Şakanın konusunun şakanın hedefi olması gerekmez. Herhangi bir ırk şakanın hedefi olmadan, ırklar hakkında şakalar yapabilirsiniz. Irkçılığın kendisi şakanın hedefi olabilir mesela. Sözümona dövme konusunu ele alırken mercek altında olan şey, seyircinin sıkıntısı ve rahatsızlığıdır. Önyargılarımız ve tarafgirliklerimiz çoğu zaman meydan okunan şeylerdir. Irkçı şakaları sevmem. Saldırgan oldukları için değil. Komik olmadıkları için sevmem. Komik değildirler çünkü doğru değildirler. Neredeyse her zaman yol boyunca süregelen gerçek dışılıklara dayalıdırlar, ki bu da benim için şakayı mahveder. Komedi entelektüel bir uğraştır. Bir platform değildir.

Alaycılığa gelirsek, aslında onu pek önemsemem. Ben bir romantiğim. The Office’den ve Extras’tan, The Invention of Lying ve Cemetery Junction’a; güzellik ve hoşluk, onur ve hakikat, sevgi ve arkadaşlık her zaman galip gelir.

Benim için hümanizm kraldır.

Ve bilesiniz diye söylüyorum; bir garsonun bana ‘’İyi günler’’ deyip aslında bunu demek istememesini, beni görmezden gelip de bunu demek istemesine tercih ederdim.

(Ricky Gervais tarafından 09.11.2011 tarihinde yazılmıştır.)

Çeviri: Ufuk Altunbaş

Kaynak: https://time.com/3720218/difference-between-american-british-humour/

MozartCultures

%d blogcu bunu beğendi: