20 QUBİTLİ SCHRODINGER’IN KEDİSİ

Reading Time: 2 minutes

1935 yılında fizikçi Erwin Schrödinger, bir kedinin radyoaktif bir örnek, bir dedektör ve öldürücü miktarda zehirle birlikte bir kutu içine alındığı kuantum kedi ile ilgili düşünce deneyini ortaya koydu. Radyoaktif madde bozulursa, dedektör alarmı tetikleyecek ve zehir serbest kalacaktı. Burada, kuantum mekaniğinin kurallarına göre, günlük deneyimlerden farklı olarak, kedinin ölü ya da diri olup olmadığı açık değildir. 1980’lerin başından beri, araştırmacılar deneysel olarak kuantum hallerinin bu süper-pozisyonunu deneysel olarak çeşitli yaklaşımlar kullanarak gerçekleştirebildiler. Yakın bir tarihte, dünyanın en ünlü kurumlarının birkaçından uzmanlar deneyi geliştirmek için güçlerini birleştirdi. Jülich araştırmacılarına ek olarak, sayısız Amerikan üniversitesinden bilim adamları – Harvard, Berkeley, MIT ve Caltech – ayrıca İtalyan Padua Üniversitesi bu deneye katıldı. Jian Cui, “Kedi durumundaki Qubits, kuantum teknolojilerinin gelişimi için son derece önemli kabul edilir” diyor. Jülich’teki Peter Grünberg Enstitüsü’nden (PGI-8) fizikçi, “Gelecekteki kuantum bilgisayarlarından beklenen muazzam verimlilik ve performansın sırrı, bu alanların süper-pozisyonunda bulunabilir” diyor.

Geleneksel bir bilgisayardaki klasik bitler, her zaman yalnızca, örneğin 0 ve 1’den oluşan belirli bir değere sahiptir. Bu nedenle, bu değerler birbiri ardına sadece azar azar işlenebilir. Süper-pozisyon ilkesi nedeniyle aynı anda birden fazla duruma sahip Qubitler, tek bir adımda birkaç değeri paralel olarak saklayabilir ve işleyebilir. Qubit sayısı burada çok önemlidir. Bir avuç bitle çok fazla yol alamazsınız. Ancak 20 qubit ile üst üste binmiş alanların sayısı bir milyonu aşar. Ve 300 qubit, evrendeki parçacıklardan eşzamanlı olarak daha fazla sayı depolayabilir. 20 qubitlik yeni sonuç şimdi bu değere biraz daha yaklaştı, 14 qubitli eski kayıt ise 2011’den bu yana değişmedi. Araştırmacılar bu deneyde Rydberg atom dizilerini temel alan programlanabilir bir kuantum simülatörü kullandılar. Bu yaklaşımda, optik cımbız olarak da bilinen teknik kullanıldı; ayrı ayrı atomlar (bu araştırmada rubidyum atomları), lazer ışınları tarafından yakalandı ve yan yana sırayla tutuldu. Ek bir lazer, atomları, elektronların çekirdeğin çok ötesine yerleştirildiği Rydberg durumuna ulaşana kadar uyardı. Bu işlem oldukça karmaşıktır ve genellikle çok fazla zaman alır, öyle ki hassas kedi durumu ölçülmeden önce yok edilir. Jülich’teki grup, bu sorunu çözmek için Kuantum Optimal Kontrol’deki uzmanlıklarına katkıda bulundu. Lazerleri akıllıca doğru bir şekilde açıp kapatarak, bu yeni rekoru mümkün kılan hazırlık sürecinde hızlandı. Jian Cui, “Bazı atomlara, atomik kabuklarının bitişik atomlarla birleşerek aynı anda iki zıt konfigürasyon oluşturacak şekilde şişirdiği, yani tüm eşit veya tek yerleri işgal eden uyarımları pratik olarak uyguladık. Sonunda, o kadar ilerledik ki, dalga Schrödinger’in kedisinin analojisinde olduğu gibi üst üste geldi ve Greenberger-Horne-Zeilinger durumu olarak da bilinen karşıt yapılandırmaların üst üste binmesini yaratabildik.” Yani araştırmacılar, süper iletken kuantum devrelerini kullanarak, Greenberger-Horne-Zeilinger alanında 18 qubit yaratmayı başardılar; bu da bu deneysel yaklaşım için yeni bir rekor.

Araştırmacıların ilerlemeleri Çinli bir araştırma grubunun araştırmaları ile birlikte Science dergisinde yayınlandı.

Haber Kaynağı https://www.sciencedaily.com/releases/2019/08/190813102023.htm

LIGO VE VIRGO MUHTEMELEN BİR NÖTRON YILDIZINI YUTAN KARADELİĞİ İLK KEZ GÖRÜNTÜLEDİ

Reading Time: < 1 minute

Evrendeki titreşimler, bir nötron yıldızının hüzünlü sonunu; bir kara delik tarafından yutulması ihtimalinin ne olduğunu açıkladı. Doğrulanırsa bu, çekim kuvveti dalgalarının ilk kesin tespiti olacak ve daha önce hiç fark edilmemiş bir tür felaket ortaya çıkaracak. LIGO ve Virgo dedektörlerinden araştırmacılar, 14 Ağustos’ta tespit edilen bir olayı, gökbilimciler tarafından kullanılan bir kamu veri tabanında bildirdi. Bilim adamları, yerçekimindeki devasa hızlanan nesnelerin neden olduğu ufak titreşimler olan yerçekimi dalgalarını neyin yarattığını doğrulamak için verileri hala analiz ediyor. Ancak, bir şey oldukça kesin görünüyor: “Gökyüzünde bir şey oldu”, diyor Chicago Üniversitesi’nden fizikçi Daniel Holz (LIGO), “Şimdiye kadar, daha önce yüksek güvenirlikle tespit ettiğimiz hiçbir şeye benzemiyor.” LIGO ve Virgo verileriyle birlikte Nisan ayında, bilim adamları bir karadelikle nötron yıldızı arasında buluşmanın geçici ipuçlarını gördüler; ancak sinyal zayıftı ve yanlış bir alarm olabilirdi.

Bu yeni keşif çok daha sağlam kanıtlar sunuyor: Tespit o kadar açıktı ki, yanlış alarm olarak görülme olasılığı çok düşük. Araştırmacılar, iki nesne arasındaki geçişin yaklaşık 900 milyon ışık yılı uzaklıkta ve gökyüzü boyunca yaklaşık 23 metrekarelik bir alanda gerçekleştiğini tahmin ediyor. (Karşılaştırma için, ay yaklaşık yarım derecedir.) Gökbilimciler o zamandan beri teleskoplarıyla o bölgeye bakıyorlar, birleşmede yayılmış olabilecek herhangi bir ışığı arıyorlardı. Eğer nötron yıldızı, derinliklerinde yutulmadan önce karadelik tarafından parçalanırsa, bu ışık serbest bırakılabilirdi. Karşılaşma ile ilgili daha fazla araştırma, evrenin en gizemli nesnelerinin bazılarıyla ilgili yeni sırları ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir. Ancak potansiyel algılama kendi başına heyecan verici, diyor Holz. “Her şeyin ilki her zaman gerçekten büyüleyici.”

Haber Kaynağı https://www.sciencenews.org/article/ligo-virgo-gravitational-waves-first-black-hole-swallowing-neutron-star?tgt=nr

KİMYAGERLER YENİ BİR KARBON YAPISINI YARATTI VE GÖRÜNTÜLEDİ

Reading Time: 2 minutes

Nihayet, belirgin bir karbon yapısı, uzun zamandır beklenen başlangıcını yaptı. Bilim adamları, 18 karbon atomundan oluşan  siklokarbon adında bir molekül yarattı ve yapısını görüntüledi. Siklokarbon adını verdikleri bu molekül; elmas, grafit, grafen adı verilen ince tabakalar, buckyball’lar olarak bilinen minik küreler ve karbon nanotüpler olarak adlandırılan minyatür silindirler dâhil olmak üzere çok yönlü elementin diğer formlarına katılıyor.

“Kimyacılar halka şeklindeki karbon moleküllerini yaratmanın mümkün olabileceğini düşünüyorlardı. Ancak, şimdiye kadar hiç kimse bu moleküllerin özelliklerinin ne olacağını bilmiyordu” diyor Zürih’teki IBM Research’ten fizikçi Katharina Kaiser. “Onu bulmamız gerçekten şaşırtıcı ve onu karakterize edebilmemiz kesinlikle harika.” Kaiser ve arkadaşları, işe laboratuvarda atomlara bağlı ilave karbon monoksit grupları içeren bir halka halinde düzenlenmiş karbon atomlarından oluşan siklokarbon oksit molekülleri ile başladı. İstenen yeni karbon formunu oluşturmak için karbon monoksitin çıkarılması kolay bir iş değildir; bu gruplar molekülü stabilize etmeye yardımcı olur. Araştırmacılar bir atomik kuvvet mikroskobu aracılığıyla moleküle gerilimler uygulayarak yabancı karbon monoksit biriktirmeyi başardılar.

Tüm bu işlemler sonunda ekibin mikroskopla görüntülediği çıplak bir karbon halkası ortaya çıktı. Önceki araştırmalar bir gazda siklokarbon moleküllerinin ipuçlarını bulmuştu. Ancak bu çalışma, kimyagerlerin merakını karşılamadı, çünkü molekülü görüntüleyip yapısını doğrulamak mümkün değildi. Özellikle her bir atom arasındaki bağların, daha uzun ve daha kısa uzunluklar arasında değişip değişmeyeceği, tek ve üçlü bağlar olarak bilinen veya tüm bağların aynı uzunlukta mı yoksa çift bağ mı olacağı belli değildi. Yeni çalışma, bu tartışmaları çözerek karbon atomlarının tek ve üçlü bağları değiştirerek bir arada tutulduğunu ortaya koyuyor. Bu sonuç bilim adamlarının, bilinmeyen moleküllerin yapılarını tahmin etmek için kullanılan karmaşık bilgisayar hesaplamalarını geliştirmelerine yardımcı olabilir. Çalışmanın araştırmacılarından olmayan kimyacı Yves Rubin (UCLA) “Bu hesaplamaların birçoğunun… hesaplamaların doğru cevabı verip vermediğine dair hala büyük bir soru var, bu yüzden deney ile onaylamak çok önemli” diyor 

Yeni karbon formları üzerinde önceki çalışmalar büyük bir heyecanla karşılanmıştı. 1980’lerde buckyball’ların keşfi ve bunları içeren moleküller ailesi, fullerenler bir Nobel Ödülü getirmiş ve daha fazla araştırmanın kapısını aralamıştı. Aynı şekilde, 2004 yılında grafen keşfi Nobel’le onurlandırıldı ve ardından elektronikteki potansiyel uygulamaların araştırılması izlendi. Ancak, siklokarbon stabil olmadığından, daha uzun çalışmalara henüz izin vermiyor. Dolayısıyla, şimdilik, yeni molekülün etkisinin ne kadar geniş kapsamlı olacağı belli değil.

Haber Kaynağı

Tavşan Korktuğu İçin Kaçmaz, Kaçtığı İçin Korkar ⃰ (James-Lange Teorisi)

Reading Time: 3 minutes

Bir akşam, işinizden evinize dönerken, arabanızı otoparkta park edip yürümeye başladınız. Evinize yaklaşırken birden karşınıza havlayarak hızla size doğru koşan bir köpek çıktı ve hemen kaçmaya başladınız. Evinize girdiğinizde aynaya baktınız ve yüzünüzün rengi bembeyazdı, kalp ritminiz artmıştı, nefes alıp vermeniz sıklaşmıştı, titriyor ve terliyordunuz. Peki tüm bu fizyolojik belirtiler, korktuğunuz için mi ortaya çıkmıştı?

1884 ve 1887 yıllarında, Amerika’lı bir psikolog olan William James ve Danimarka’lı bir fizyolog olan Carl Lange, birbirlerinden bağımsız olarak duygularla ilgili benzer açıklamalar yaptılar. Daha sonra James-Lange Kuramı olarak adlandırılacak olan bu açıklamalar temel olarak duygu oluşturan durumların bir dizi fizyolojik tepki ortaya çıkardığını öne sürer. Bu kurama göre titreme, kalp ritminin artması, terleme, artan solunum düzeni, gerilme vb. fizyolojik tepkilerin oluştuğu organlardan duyusal geri bildirim alan beyin, ortaya duyguyu çıkarır. Yani kuramcılarımız etkileşim içinde bulunduğumuz durumla ilgili olarak ilk önce kaslarımızın tepki verdiğini, daha sonra beynin bu tepkileri duyguya dönüştürdüğünü, köpekten korktuğumuz için kaçmadığımızı, kaçtığımız için korktuğumuzu iddia eder. Bu ilk bakışta oldukça saçma görünen bir iddiadır çünkü bizler kendi deneyimlerimizden yola çıkarak duyguların neticesinde fizyolojik tepkiler verdiğimizi deneyimlemişizdir hep. Çok kızdığımız için aslında yumruklarımızı sıkmışızdır veya çok üzüldüğümüz için ağlamışızdır. Peki bir hikaye okurken birden gözlerinizin yaşardığını ve oldukça üzgün olduğunuzu hiç fark ettiniz mi? Ya da ilk o güzel kadın veya yakışıklı erkek ile ilk kez göz göze geldiğinizde kalbinizin ritmi birden değişti de sonra ne oldu bana diye düşündünüz mü? Peki olası köpek senaryosunu deneyimlediyseniz, köpeği gördüğünüz ilk anda mı daha çok korkmuştunuz yoksa kaçarken mi? Tabii ki hiç birimiz bu sorulara kesin olarak cevap veremeyeceğiz, James ve Lange yaşasaydı eğer onlar dahi nörolojinin şu an faydalandığı bir çok görüntüleme ve tanılama sistemlerine rağmen kesin bir cevap veremeyeceklerdi. Çünkü bu kuram duyguların oluşumunu değil, hissedilmesini açıklamaya çalışmaktadır ve bu da deneysel olarak kanıtlanması oldukça zor bir durumdur. Bu sebeple bu kuram, daha çok vaka çalışmalarında anekdotlara dayalı olarak kanıtlanmaya çalışılmıştır ancak yine de çok az test edilebilir vaka ile karşılaşıldığından hiç bir zaman kesin olarak kanıtlandığı iddia edilememiştir. 1996 yılında yapılan bir çalışmada, omurilik hasarı olan insanlarla yapılan yüz yüze görüşmeler yapılmış ve hastalara duyguların derinliğinde paralizi öncesi ve sonrası değişimleri anlamlandırmalarına yarayacak sorular yöneltilmiştir. Hastalardan birisi sorulan bu sorulardan birisine şu cevabı vermiştir:

“Oturuyorum ve kafamda bir çok şey kuruyorum, ancak düşüncenin gücü o kadar da fazla olmuyor. Birgün evdeki yatakta yalnızdım ve sigarayı uzanamayacağım bir yere düşürdüm. Nihayet ulaştım ve söndürdüm. Orada yanabilirdim ancak komik olan bu konu hakkında şoke olmadım. Tahmin edebileceğiniz kadar korku hissetmedim.”

Burada doğal olarak bir soru akla gelecekti ve geldi de: Kuadripleji gibi vücudun büyük kısımlarını tutan felçlerde, yukarıda saydığımız bir kısım fizyolojik tepki görülmediği için duygular da hissedilmiyor mu? İşte bu sorudan yola çıkan Harvard Üniversitesi psikologlarından Walter Cannon ve öğrencisi Philip Bard, hissetmek için fiziksel tepkiye ihtiyaç olmayacağını, bu tepkiler olmaksızın da o hissin meydana geleceğini ve duygu ile tepkinin eş zamanlı olarak ortaya çıkacağını, duygusal ifadenin hipotalamik yapı fonksiyonlarının, hislerin ise dorsal talamusun uyarılmasının sonucu olduğunu söyleyerek James-Lange’ teorisine nörobiyolojik bir yaklaşım getirerek karşı çıktı. Yani Cannon, yazımızın başında oluşturduğumuz senaryoda köpekten kaçtığımız için korktuğumuzu reddederek, fiziksel ve duygusal tepkinin aynı anda ortaya çıktığını iddia etti. Cannon, bu iddiasını desteklemek için diğer bir çok çalışmasında yaptığı gibi yine köpekler üzerinde oldukça tepki çeken ve onlarca köpeğin felç bırakılmasıyla sonuçlanan çalışmalar yaptıktan ve bu çalışmalarını yayınladıktan sonra dahi teorisini kanıtlayamadı.

Son olarak ortaya çıkan Schacter-Singer teorisi ise, hem James-Lange hem de Cannon-Bold’un teorilerinin bazı unsurlarını bir araya getirerek, fizyolojik tepkinin ilk önce ortaya çıktığını ancak bu tepkilerin sadece bir hisse özel olmadığını, mesela korktuğunuzda kalp ritminizin hızlanmasının sadece korkuya yönelik olmadığını, sinirlendiğimizde veya birinden çok hoşlandığımızda da bu fiziksel tepkinin görülebileceğini yani fiziksel tepkilerin aslında bilişsel olarak etiketlendiğini ve bu etiketin ilişkilendirildiği durumlarda ortaya çıktığını iddia ediyor. Henüz bu üç teori de ispatlanabilmekten oldukça uzak. Duygusal tepkilerin de fiziksel tepkiler gibi nörolojik kökenleri oldukça karışık ve duygunun hissedilmesinde rol alan mekanizma aslında biraz da kişiye özel. Yani bir başkasının çok yoğun duygusal tepki verdiği durum, sizde aynı tepkiyi doğurmuyor olabilir ve bu durumu nörolojik olarak açıklamak oldukça zor. Elbette ki değişen ve gelişen görüntüleme ve test etme teknolojileri ile birlikte duygularımızı ve tepkilerimizi daha iyi anlayabileceğimiz günlere doğru gidiyoruz ancak siz yine de size saldırma ihtimali gösteren bir köpek gördüğünüzde, bu teorilerin hiç birisini düşünmeden kaçın.

Nazım Hikmet, Kuvayı Milliye Destanı

KAYNAKÇA:

  1. James, W. What is emotion? Mind, 1884, 9, 188-205

2. https://en.wikipedia.org/wiki/Walter_Bradford_Cannon Erişim Tarihi:23.05.2019-00:31

3. Hugdahl, K. The three systems model of fear and emotion,A critical examination Behaviour Research and Therapy, 1981, 19, 75-85.

4.Hohman, G.W. Some effects of spinal kord lesions on experienced  emotional feelings. Psychophysiology, 1966, 3, 143-156

SUÇLU BEYİN: KRİMİNAL NÖROFİZYOLOJİ

Reading Time: 5 minutes

*Ergen bir anneden doğan ve onunla beraber istismarcı, alkolik bir üvey baba ile birlikte yetişen Steve hiperaktif, huzursuz, itaatsiz bir çocuktur. 14 yaşında okulu bıraktıktan sonra Steve ergenlik yıllarını kavga ederek, çalarak, ilaç kullanarak ve kız arkadaşlarını döverek geçirdi. Okuldaki danışmanlık, gözetim memuru, çocuk koruma servisi ile yapılan çalışmalar felaketi önleme konusunda başarısız oldu. 19 yaşında araştırmacılarla en son görüşmesinden birkaç hafta sonra kendisini yeni bırakmış olan kız arkadaşını başka bir adamla buldu ve onu vurarak öldürdü. Aynı gün kendisini öldürmeye çalıştı. Şimdi şartlı tahliye imkanı olmaksızın ömür boyu hapis cezası çekiyor.

*Joshua 2 yaşındayken bir gün aniden evden trafiğin içine atladı. Akrabalarını ve arkadaşlarını tekmeledi, kafalarına vurdu. Ailenin hamsterini kalemle dürttü ve onu boğmaya çalıştı. Düzenli öfke nöbetleri yaşamaya başladı. Bir noktada kendine eziyet etmeye, kafasını duvara vurmaya, kendisini buzdolabına sıkıştırmaya başladı. Joshua’ya sevgi göstermek, davranışlarında çok az fark yarattı. 3 yaşına geldiğinde davranışları sebebiyle anaokulundan uzaklaştırıldı. [1]

​İnsanlık tarihi kadar eskidir suçun ve suçlunun doğasını merak etmek. Normalin dışına çıkan her davranışın kişide fiziksel bir belirti göstermesi gerektiğine inanmak ise bu davranışların hedefinde olup, bunu anlama konusundaki çaresizliğin nesnel dünyada karşılık bulmasıydı belki de. Kökeni bilinmeyecek kadar eski olan el ve yüz çizgilerinden karakter tahlili Ortaçağ’da giderek daha fazla gelişim göstermiş ve gerek Hristiyanlık gerekse İslam dünyasında, fizyognomi olarak tabir edebileceğimiz, kişinin yüz şeklinden kişilik analizi yapılmaya başlanmıştı. Ancak 1876’da L’Homme Criminel ile İtalyan Pozitivist Kriminoloji Okulu’nun öncülerinden olan Cesare Lombrosso yıllarca yaptığı otopsilerde gördüklerini psikiyatri, sosyal darwinizm, fizyognomi gibi disiplinlerle birleştirerek, daha sonra Eduardo Galeano tarafından ırkçılığı bilimsellik kisvesi altında ete kemiğe büründürmekle suçlanacak ölçüde, suçlu insanın fizyolojisini bilimsel olarak açıklamaya çalıştı ve böylece yıllar sürecek bir tartışma başlamış oldu: Suçlu mu doğulur, suçlu mu olunur?

​​Lombrosso bu kitabıyla suçluları aslında 5 gruba ayırmıştı;

​1) Doğuştan suçlular,

2) Sar’alı suçlular,

3) Mukavemet olunamaz ihtiraslara sahip suçlular,

4) Akıl hastalığına veya akıl zaafına tutulmuş suçlular,

5) Tesadüfî Suçlular

Daha sonra Lombroso tesadüfi suçluları da üç ayrı alt gruba ayırmıştır: Yarı suçlular (pseudo-criminali),kriminaloidler ve anormal olmayan inatçı suçlular.[2] Kendisinin öğrencisi olan ve Lombrosso’dan ve onun suçlu tipolojisinden oldukça etkilenen Enrico Ferri ise daha sonra Lombrosso’nun bu teorisini genişletti ve yüzün kızarması gibi vazomotor belirtilerin dahi suçluluğa bir kanıt olduğunu söyleyerek bunların yargılama sırasında dikkate alınması gerektiğini belirtti. Lombrosso ve Ferri’nin bu çalışmaları 19.yüzyılda daha fazla tartışılır duruma geldi ve bir şekilde ırkçılığa da hizmet etti. Elbette ki bilimde ortaya atılan her fikir yanlışlanabilirliği yönünden dikkate alındığı için Lombrosso’nun bu pozitivist yaklaşımı da bol bol eleştirildi. Eleştirenlerden birisi cezaevi doktoru Charles Goring’di ve 1913 yılında yayınlanan İngiliz Mahkum isimli kitabında Lombrosso’nun “… Saçlarda azalma, kuvvet ve kilo kaybı, kafatası hacminin küçüklüğü, basık ve dar alın, kafatası kemiklerinin kalınlığı, çene ve elmacık kemiklerinin olağanüstü gelişmiş olması, deri renginin koyuluğu, çok ve kıvırcık saç, büyük ve yelken kulaklar, iki cinste birbirine benzeme (kadınlarda erkekleşme, erkeklerde kadınlaşma), genetik faaliyetlerde azalma, daha az acı duyma, manevi açıdan duygusuzluk, pişmanlık duygusunun olmaması, kendini çok beğenme, cesaret gerektiren yerlerde cüretkarlık ve bunu izleyen korkak davranışlar, batıl inançlara sahip olma, kendine özgü ahlak anlayışı”[3] olarak tanımladığı ve Stigmat adını verdiği suçlu tipi iddiasını, kontrol grubu olarak üniversite öğrencilerini ve akademisyenleri kullandığı bir araştırma sonuçları ile çürüttü. Ancak Goring’in bu araştırması da karşı eleştiri buldu ve Neo-Lombrosian ve Genetik Teoriciler bu tartışma ortamına girdi. 1930’lu yıllarda ise davranışçılık ekolünün öncülerinden olan psikolog James Watson “Bana eğitmek ve büyütmek için sağlıklı, iyi yapılanmış bir düzine çocuk verin. Atalarının mesleği ve ırkı ne olursa olsun ben onların yeteneklerine, eğilimlerine, meziyetlerine, yatkınlıklarına aldırmaksızın onlardan size kendi seçimime göre doktor, avukat, hatta dilenci ve hırsız yapayım” diyordu. Karşılıklı araştırmalar devam ederken nörobiyoloji gelişiyordu ve 1800’lü yılların ortasında demiryolunda işçi olarak çalışırken geçirdiği kazada bir demir çubuğun çenesinin altından girerek başının üstünden dışarı çıkan ve kaza sonrasında hayatta kalan ancak kişiliği tamamen değişen; kazadan önce ciddi, sorumluluk sahibi, enerjik ve çalışkanken kazadan sonra sorumsuz, öfke patlamaları yaşayan ve neredeyse ahlaksız denilebilecek bir insana dönüşen Phineas Gage’in değişimi hala açıklanamıyordu. Bilinen tek şey, Phineas Gage’in orbitfrontal korteksinin çok ciddi bir şekilde yaralandığıydı. Bu esrarengiz değişimin nedenlerini araştıran sinir bilimci Hanna Damasio ve nörolog Paul Eslinger ventromedial prefrontal lezyonları bulunan hastalarla yaptıkları çalışmalarda, bu hastalarda analitik ve dil-ifade becerisinde herhangi bir kayıp bulunmamasına karşın lezyon sonrasında sosyal ilişkilerde zayılama, isabetli karar alma mekanizmasında bozulma, duygusal tepki ve örüntülerin yok oluşu, ahlaki ve dengeli davranışlarda negatif yönlü değişim olduğu sonuçlarına ulaştılar. [4] 1985 yılında ventromedial prefrontal korteksi iki taraflı zarar görmüş olan bir hastaya sundukları hipotetik senaryolarda hastanın duyarlı ve makul cevaplar verdiğini ancak kendi hayatında bu cevapların aksi yönünde kararlar aldığı ve davranış sergilediğini gözlemlemişlerdi. Onların üzerine eğildikleri bu konu bilim dünyasında oldukça heyecan uyandırmıştı ve nörobilimciler artık beyinde suçlu bölgeyi arıyorlardı. Suçlu doğulur mu olunur mu sorusu artık yerini suç sağlıklı bir beynin mi yoksa hasta bir beynin mi ürünüdür sorusuna bırakıyordu.

​ Dürtüsel saldırganlıkla ilgili olarak genellikle beynin amigdala, ventromedial prefrontal korteks (medial orbitofrontal korteks ve subgenual anterior singulat korteksi içerir) dorsomedial talamus, temporal korteks, ventral tegmental alanları incelendi. Dürtüsel eylemlerin kontrolü ve tepki düzenlenlenmesinde orbitomedial prefrontal korteks ve ventromedial prefrontal korteks, singulat korteks, hippokampal formasyon, lateral hipotalamus ve frontal korteks rol alır ve sosyal durumların analiz edilmesinde deneyimleri, hatıraları, çıkarımları ve yargılamaları kullanır. Bu durum bize bu alanlardan sadece birisinin işlevsel bozukluğunda karar verme mekanizmasının büyük ölçüde bozulacağı ile birlikte tepkilerde istenmedik yönde değişim olabileceğini göstermektedir. Beyin yapısal görüntülenmesi için genellikle Tomografi, MR, SPECT ve PET kullanılmaktadır ve suça yönelik olarak yapılan ilk beyin araştırmalarından birisi Daniel J.Flannery ve ekibi tarafından CT kullanılarak yapılmıştır. Bu çalışmada cinayet işlemekle suçlanıp tutuklu ya da tutuksuz yargılanan 31 kişinin beyin tomografileri incelendiğinde % 64.5 oranında frontal bölgede, % 29 oranında ise temporal bölgede lezyonlar tespit edilmiştir.[5] Benzer bir grupla yapılan bir diğer çalışmada ise deneklerin leteral ve medial prefrontal bölgelerinde kontrol grubuna göre daha az glukoz tüketildiği bulunmuştur. Glukoz tüketimindeki azalmanın nedenin araştırıldığı ileri çalışmalar bu duruma azalmış serotonerjik etkinliğin yol açabileceğini göstermiştir. Bu bulgulardan hareketle agresif davranışları olan borderline kişilik bozuklukluğu tanılı olgulara 6 hafta fluoksetin verildikten sonra yapılan PET incelemelerinde azalmış orbitofrontal kan akımının yükseldiği tespit edilmiştir. [6] 1998 yılında Raine ve arkadaşları tarafından suçluluğu kesinleşmiş bir grup cinayet suçlusu ile yapılan çalışmada ise, suçluların prefrontal aktivitelerinde düşme ve subkortikal aktivitede artma tespit edilmiştir. Yine Raine ve arkadaşları tarafından 2002 yılında yapılan bir çalışmada ise, antisosyal kişilik bozuluğu olan insanların, prefrontal kortekslerindeki gri madde hacminin %11 oranında azaldığını tespit edilmiştir. [7] Yine New ve ekibi 2004 yılında yaptıkları bir çalışmada ise dürtüsel saldırganlık geçmişi olan bir grup insanın 12 haftalık SSRI tedavisi sonrasında prefrontal aktivitenin arttığını ve saldırganlığın azaldığını tespit ettiler.[8]

​Lombrosso ile başlayan ve günümüzde nörobiyolojik temelleri araştırılan suç ve suçlu kavramları, ileride nasıl değişecek bunu bilmiyoruz. Bu kişilerin tedavi edilme ve edilmeme durumlarında suçun önlenmesi veya suçlunun ıslahı yönünde nasıl protokoller geliştirilecek bunu da bilmiyoruz. Ancak kesin olan bir şey var ki, suçun nörobiyolojisi daha iyi anlaşıldığında, hukukçularımız nörobilimcilerimizden daha fazla uykusuz kalacak.

​Bu arada, Joshua’ya ne oldu dediğinizi duyar gibiyim. Joshua psikiyatrik tedaviye alınarak kendisine monoaminerjik agonist verilmeye başlanmış,davranışçı terapiye alınmış ve davranışlarında büyük ölçüde normalleşme görülmüştür. Sanırım Joshua vakası ile Lombrosso bir kez daha haksız çıkmıştı.

​KAYNAKÇA

​1.Holden,C.,The Violence of The Lambs.Science,2000,289,p.580-581

​2.Dönmezer, S. Kriminoloji, Beta, İstanbul, 1994, 8.Baskı, s.386 vd.

​3.Sapsford, İndividual Deviance: The Search for the Criminal Personality, Crime and Society, (ed. Fitzgerald-McLernan-Parson), London, 1986, p.311

​4.Damasio, H.,Eslinger P., Adams, H.P., Aphasia Following Basal Ganglia Lesions; New Evidence.Seminars in Neurology,1984,4,p.151-161

​5.Flannery J, Vazsonyı AT, Waldman ID (2007) Handbook of Violent Behavior and Aggression. The Camridge University Pres, p.77-242

​6.Bilici,M. Şiddetin Nörobiyolojisi, BAŞKA / Psikiyatri ve Düşünce Dergisi,İstanbul, 2009,Sayı: 3, S. 127-139

​7.Raine,A.,Meloy,J.R., Bihrle,S., et al.Reduced Prefrontal, and Increased Subcortical Brain Functioning Assesed Using Positron Emission Tomography in Predatory and Affective Murderers, Behavioral Science and the Law,1998,16,p.319-332

​8.New,A.S.,Buchsbaum,M.S.,Hazlett,E.A.,et al.Fluoxetine Increases Relative Metabolic Rate in Prefrontal Cortex in Impulsive Agression. Psychopharmacology, 2004,176, p.451-458

Kararlarımızı Aslında Kim Veriyor?

Reading Time: 3 minutes

(Kararlarımızın Nörolojik Temelleri-1)

                Küçük bir kasabada, tren istasyonun tam karşısındaki evinizin penceresinde, arkadaşınızla ellerinizde çaylarla yağan karı izliyorsunuz. İstasyondan çıkan aşırı şişman işçi, raylara doğru gidiyor ve o sırada arkadaşınız size bir soru yöneltiyor: “Bu adamı öldürür müydün?” Eğer nörolojik ve psikolojik olarak sağlıklı bir bireyseniz, muhtemelen bu soruya vereceğiniz cevap “Hayır!” olur. Peki, aynı arkadaşınız size ünlü vagon açmazı senaryolarını sunarak sorusunu tekrarlasa?

                Senaryo 1: “Demiryolunun ikiye ayrıldığı, rayların yönünü değiştirebileceğin noktadasın. Karşıdan tren hızla geliyor ve trenin hareket ettiği rayda 4 işçi, rayların yönünü değiştirdiğin takdirde ilerleyeceği rayda bu işçi çalışıyor. Eğer rayların yönünü değiştirirsen 1 işçi, değiştirmezsen 4 işçi ölecek.  Rayların yönünü değiştirir misin?”

                Senaryo 2: “Demiryolunun kenarındaki şu su deposunun balkonundasın. Yanında şişman işçi var. Aşağıda ise yine raylarda çalışan 4 işçi var. Tren yine hızla geliyor ve eğer yanındaki işçiyi aşağı atarsan tren ona çarparak yavaşlayacak ve 4 işçi kurtulacak. İter misin?”

                Her iki senaryoda da aslında kurtarılacak 4 ve öldürülecek 1 kişi varken, sizler bu senaryoları okuduğunuzda muhtemelen ilk senaryoya “Evet,olabilir.” derken ikinci senaryoya “Hayır, yapamam.” dediniz. Peki neden?

                2001 yılında Greene, 2007 yılında ve Koeningsöncülüğünde yapılan çalışmalarda, fMRI kontrolünde çalışmaya katılacak olan gönüllülere yukarıdaki senaryolar ve yukarıdakine benzer senaryolar sunuldu. Senaryolar sunulduktan sonra katılımcıların fMRI ile elde edilen bulguları incelendi ve görüldü ki, ilk senaryoda beynin dorsolateral prefrontal ve ventrolateral prefrontal ile parietal korteksleri daha çok etkinleşirken, ikinci senaryoda ön singulat, ventromedial prefrontal, orbitofrontal korteksleri ile amigdala ve beyin sapında ancak özellikle ventromedial prefrontal kortekste daha yoğun etkinleşme meydana geliyor. İki senaryoya ilişkin ortaya çıkan bu farklı durumların, ikinci senaryoda işçiyle fiziksel etkileşimden kaynaklandığını bilen araştırmacılar, bu kez vmPFC (Ventromedial prefrontal korteks) hasarı olan hastalar ve sağlıklı bireyler ile üç yeni senaryo üzerinde araştırmalarına devam ediyorlar. Bu senaryolar sırası ile:

                Browni (Ahlakla İlişkisi Olmayan Senaryo)

                Kendinize bir miktar browni yapacaksınız. Tarifte browni için kıyılmış ceviz kullanmanız gerektiği yazıyor ancak siz cevizden değil fındıktan hoşlanıyorsunuz. Ceviz yerine fındık kullanır mıydınız?

                Sürat Teknesi (Kişisel Olmayan Ahlaki Senaryo)

                Bir ada seyahatiniz sırasında, sahildeki iskelede balık tutarken bir turist grubunun botla yakınlardaki bir adaya açıldığını görüyorsunuz. Onlar açıldıktan kısa bir süre sonra radyodan, turistlerin gitmekte olduğu yönde,kısa bir süre içerisinde büyük bir fırtına beklendiğini duyuyorsunuz ve eğer hemen yanınızdaki, adanın ünlü cimri zengininin sürat teknesini alırsanız turistleri durumdan haberdar edebileceksiniz. Tekneyi alır mısınız?

Filikalar (Kişisel Ahlaki Senaryo)

                Bir seyahat gemisinde seyahat ederken, yangın çıkıyor ve geminin boşaltılması gerekiyor. Filikalar kapasitelerinin üzerinde doluyor ve sizin bulunduğunuz filika tehlikeli bir biçimde alçalıyor. Eğer birkaç inç daha alçalırsa batacak. Filikanızda çok ağır yaralı ve hayatta kalamayacağından %100 emin olduğunuz birisi var. Onu atarsanız filikanız yükselecek ve sizinle birlikte diğer yolcular da kurtulacak. Bu yolcuyu atar mıydınız?

                Muhtemelen hemen hemen hepimiz ilk senaryoya evet, ikincisine olabilir, üçüncüsüne hayır, dedik. vmPFC hasarı olmayan tüm katılımcılar da aşağı yukarı aynı cevabı verdiler ancak bu bölgede hasarı olanlarda büyük bir farklılık ortaya çıktı: İlk senaryoya her iki grup da %70 civarında evet, ikinci senaryoya %50 civarında evet demişken, üçüncü senaryoda sağlıklı katılımcılar %20, vmPFC hasarı olan katılımcılar yine %50 civarında evet demişti.

                Tüm bu çalışmaların (Farklı karar ve davranışlara ilişkin beynin farklı bölgelerindeki etkinliklerinin incelendiği çok sayıda farklı vaka var.) akla getirdiği onlarca soru var; mesela ahlak nedir, ahlak ya da normal davranış her durumda öğrenilebilir ve sürdürülebilir mi ve kişi her zaman anormal davranışlarından bilinçli düzeyde sorumlu mudur, mesela vmPFC hasarlı bir insanın sağlıklı bir birey tarafından anormal olarak değerlendirilen davranışlarının toplumdaki ve hukuktaki karşılığı nedir ve ne olmalıdır? Hepsinden öte, verilen kararların toplumsal düzeyde oluşturacağı olası zararlı etkilerinin önlenmesinin bir yolu var mıdır?

                David Eagleman, Beyin isimli kitabında, yukarıdaki senaryolara ilişkin temel bilgileri verip açıkladıktan sonra şöyle bir alıntı yapar:

                “Bir siyaset uzmanı, nükleer füze fırlatmak için basılan düğmenin, Başkan’ın en iyi arkadaşının göğsüne yerleştirilmesi gerektiğini söylemişti. Böylece başkan, nükleer bir silahı harekete geçirmek için kendi arkadaşına fiziksel şiddet uygulamak ve onu paramparça etmek zorunda kalacaktı.”

                Siz olsanız ne yapardınız?

                Veya daha kritik bir soru: vmPFC hasarlı kişiler verdikleri kararların ahlaki düzeyde olup olmadıklarını bilmiyorlardı çünkü beyinlerindeki mevcut travma, bunu anlamalarına izin vermediği için zaten tercihlerini bu yönde yapmışlardı. Peki siz, verdiğiniz tüm kararların ahlaki düzeyde olduğundan emin misiniz ve eminseniz nasıl emin oldunuz? Bu sorunun cevabını gerçekten bulmaya çalıştığınızda beyniniz size tek bir şey söyleyecek:

                Siz zannettiğiniz siz değilsiniz.

KAYNAKÇA:

                Carlson, N.R,(2014),Fizyolojik Psikoloji,Davranışın Nörolojik Temelleri (Ankara, Nobel)

                Eagleman, D. (2016), Beyin,(İstanbul, Domingo)

HİYEROGLİFLERDEN EMOJİLERE: DİLİN GERİYE EVRİMİ

Reading Time: 4 minutes

Dil, kişilerin duygu ve düşüncelerini sözcükler, işaretler ve imgelerle açıklamasına yarayan, kendisine ait kuralları olan ve bu kurallar çerçevesinde gelişip ilerleyen, bu kuralların sınırlarına bağlı olarak medeniyetlere dinamizm kazandıran veya statik hale düşürerek yok olmasına dahi sebep olabilen bir anlaşma sistemidir.

            En erken dönemde dil imgeleri,piktografik olarak tanımlanan, somut nesnelerin resmedilmesi ile oluşan bir sistemdi. Günümüzden 15.000-17.000 yıl öncesine ait, içerisinde yaklaşık 1500 hayvanın resimlerinin bulunduğu ve 1940 yılında Fransa’daki Montignac köyü yakınlarında 4 çocuk tarafından içine yanlışlıkla girilerek bulunan Lascaux Mağarası’ndaki resimler, piktogramlara örnek olarak verilebilecek belki de en eski buluntulardır.

            Piktogramların sadece somut nesneleri tarifleyebildiği bir ortamda elbette ki insan hikayesini anlatabilmek için, kendisinde olan işitmek gibi, görmek gibi somut olarak ifade edemeyeceği durumları da tanımlamak isteyecekti. İşte bu noktada, aslında ismi verilmemiş ve yasalaşmamışken dahi Say Yasası’na uygun davranan insan, bu arz da elbette kendi talebini doğuracak diyerek İdeografi’yi geliştirdi. İdeografi’de soyut kavramlar kendilerini çağrıştıracak çeşitli şekillerle resmedilmeye başlandı. Şekillerin her biri farklı bir soyut kavramı açıklamıyordu elbette.Her bir soyut kavram için çeşitli şekiller bir araya getiriliyor ve ifade oluşturuluyordu. Piktografi ve ideografi ayrı ayrı anlamlı bir hikaye oluşturmaya yetmeyince, bu kez yepyeni bir dil ortaya çıktı: Logografi! Logografi, ideografi ve piktografinin birleşiminden oluşan, kendisine bugünkü Çin alfabesini örnek olarak verebileceğimiz, resimlerle değil betimsel çizimlerden meydana gelen bir dil imge sistemidir. İşte hiyeroglifler de aslında logografik dil imge sistemi özelliklerine uygun iken,  daha çok dini ögelerin aktarımı ve anlatımı için kullanıldığından “Kutsal Yazı-Tanrıların Sözü” anlamına gelecek şekilde ayrı bir isim almıştır. Hiyeroglifler, sözcükleri veya sözcükleri temsil eden logogramları ve kelimenin anlamını netleştirmek için kullanılan belirleyicileri temsil eden fonogramlardan (ses işaretleri) oluşur. Hiyeroglif karakterlerin,nasıl kullanıldığına bağlı olarak birden fazla anlamı olabilir. Örneğin,”ev” sembolü “pr” olarak telaffuz edilirdi, başka bir deyişle “pr” sesini fonetik olarak temsil etmesi için ev sembolü kullanılırdı. Ancak her fonetik için bir sembolün kullanılması büyük ve karışık ifadelerin açıklanmasını zorlaştırmaktaydı çünkü bu sembollerle oluşturulan kombinasyonlar cümle değil, genellikle kelime oluşturmaya yeter nitelikte hecelerdi. Mısırlılar da bu ses imgeleri ile muhteşem mitolojik karakterler ve hikayeler yarattılar; kutsal şiirler, büyüme tinleri, dualar yazdılar ancak bundan ötesine gidemediler çünkü yazılı kelimeler sonsuza uyarlanabilirken, anlatabilecekleriniz konusunda sert sınırlara sahip olan hiyeroglifler, daha  esnek ve sorgulayıcı bir edebi kültür geliştirmelerine izin veremedi. Mısır, kullandığı bu durağan dil ile statik medeniyet olarak kaldı ve dinamizmi Fenikelilerden aldıkları soyut, resimli olmayan alfabeyi kullanarak kendini ifade etme yönünde olağanüstü betimlemeler yapan Antik Yunan’a kaptırdı. Yunan alfabesi tüm bu güzel Mısır resimlerinden çok daha üretkendi. Bu yüzden Iliada ya da Odysseia Mısırlı değil Yunan oldu.       Bizler bugün M.Ö. 11.yüzyılda kullanılmaya başlanan ve Aramiler aracılığı ile Doğu’da yayılıp Hint, Arap, İbrani ve Kiril alfabelerine evrilen, Fenikeliler tarafından Batı’da yayılıp muhtemelen Etrüskler tarafından da Latin alfabesine evrilen alfabeyi kullanmaktayız. Bu alfabeyi kullanarak kimimiz “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı” diyerek sessizliğini ve huzurunu; kimimiz “Herkese selam sana hasret” diyerek özlemini; kimimiz “Hasretinden prangalar eskittim” diyerek isyanını ve aşkını yazdı. Mektuplara dudaklar değdirildi, kokular sürüldü,gözyaşları akıtıldı ve kenarları yakıldı, alfabenin donukluğuna duygusunu işlemek istedi insan. Tabi ki bu romantizm de internetin, online yazışmanın icadı ile biçim değiştirmeye başlayacaktı.

            Elbette ki başladı! Hatta o kadar hızlı ilerledi ki, yepyeni bir alfabe ortaya çıktı:Emojiler!         Emojiler, ilk olarak 1998 veya 1999 yılında Japonya’da NTT DoCoMo’nun i-mode Mobile Internet platformunda çalışan ekibin bir üyesi tarafından yaratılmıştır. Zannedildiği gibi İngilizcedeki “emotion” kelimesinden değil Japoncadaki “e” yani resim ve“moji”yani karakter kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. 


İnsan sosyal bir varlık olduğundan dolayı sürekli olarak iletişim kurmak ister ve aslında dil de tam olarak bu ihtiyaç nedeniyle doğmuş ve gelişmiştir. 
 Ancak iletişimdeki sözel ifadelerin beyinde tam olarak anlamlandırılması, empati kurulması ve iletişimin devamı için salt sesler hiç bir zaman yeterli değildir. Yeterliliği sağlayan en önemli bilgi sinyali ise her zaman yüz ifadeleridir. Dijital ortamda yapılan ve yüz yüze olmadığı için bu ifadelerden yoksun olan iletişimde emojiler, eksik olan bu bilgi sinyallerinin yerini dolduracak büyük bir kurtarıcı gibi ortaya çıkmış, yayılmış, gelişmiş ve günümüzde artık global bir dil olma yoluna girmiştir.   

Öyle ki, fMRI ile yapılan çalışmalarda beynin yüz tanımaktan sorumlu bölgesi Fusiform Gyrus’un emoji görüldüğünde gerçek bir yüz görmüş gibi etkinleştiği ortaya konulmuştur, ki aynı ifadeler yeni doğmuş bir bebeğe gösterildiğinde yüzün tanındığına ilişkin herhangi bir nöral yanıt alınamadığından yetişkin Fusiform Gyrus’undaki bu yanıtın genetik değil,kültürel aktarım yoluyla beynin öğrenmesinden kaynaklandığını göstermiştir.Kimbilir, belki de bu öğrenme, evrim yoluyla gelecek kuşaklara  geçecektir. Ancak bu durum her ne kadar büyüleyici bir durum gibi görünse de, çok büyük bir tehlikeye de işaret etmektedir: Antik Mısır’a dönüş!

(Araştırmada elde edilen fMRI görüntülerinden biri)


Kimbilir, belki de bu öğrenme,evrim yoluyla gelecek kuşaklara geçecektir. Ancak bu durum her ne kadar büyüleyici bir durum gibi görünse de, çok büyük bir tehlikeye de işaret etmektedir: Antik Mısır’a dönüş! Bangor Üniversitesi’nde bir dil uzmanı olan Profesör Vyv Evans’a göre emojiler,İngiltere’nin en hızlı büyüyen dili ve hiyerogliflerin atasının piktogram olduğunu düşünürsek dilin geriye evriminin de başlangıç noktası. Bu birçoğumuza elbette ki gülünç bir hayal olarak görünüyor ancak size yazılan mesajlar içerisinde “uykum geldi” yerine kullanılan uykusu gelmiş yüz, “öpüyorum” yazmak yerine öpücük gönderen yüz, “hastayım” yerine ağzında termometre ve başı bandajlı yüz emojilerini ne kadar sıklıkta gördüğünüzü düşünürseniz profesörün neden endişelendiğini de anlayabilirsiniz. Öte yandan anadilini hiç bilmediğiniz bir insanın Instagram titrinde gördüğünüz yüzük, el ele tutuşmuş bir çift veya el ele tutuşmuş bir çiftin arasına sıkıştırılmış bir çocuk emojileri size o kişinin evli ve çocuklu olduğunu anlatabiliyorsa, emojiler geriye evrimi başlatan global bir dil olma yolunda farkettiğimiz ya da edemediğimizden çok daha hızlı bir ilerleme kaydetmiş demektir. Yani yüzyıllarca acı verici gelişmeden sonra,John Milton, William Wordsworth, Shakespeare’e ve ötesine geçtikten sonra, tüm kelimeleri entropiye sokarak yok etmeye karar verdik ve artık Antik Mısır dönemlerine geri dönüyoruz. Muhtemelen bir sonraki durağımız olan Taş Devri bizi kocaman sırıtışlı sarı bir yüzle bekliyor olacak.

           

Kaynakça:

Hogg, M., ve Vaughan, G. M. (2007). Duygu ve duygulanım. Emre Çetin ve Hakan Ergül

(Der.), içinde, Sosyal Psikoloji (ss. 96-98). Ankara: Ütopya.

Hogg, M., ve Vaughan, G. M. (2007). Sözel olmayan iletişim. Emre Çetin ve Hakan Ergül

(Der.), içinde, Sosyal Psikoloji (629-643). Ankara: Ütopya.

https://www.theguardian.com/artanddesign/jonathanjonesblog/2015/may/27/emoji-language-dragging-us-back-to-the-dark-ages-yellow-smiley-face
http://www.johschool.com/Makaleler/492303220_21.%20Ay%C5%9Fe%20Bilginer%20Kucur.pdf