Reading Time: 6 minutes

Hikâyeler anlatarak insanları ürkütmek mi? Bu, geceleri ortaya çıkacağı sanılan korkunç şeylerin (özellikle doğaüstü olaylar ya da doğuştan gelen ölüm korkumuzla ilişkili ve bu korkudan beslenen herhangi bir şey) etrafında yoğunlaşmış geniş bir halkiyat kuşağıyla birlikte, biz insanların eski zamanlardan beri bir eğlencesi olmuştur.

Edebiyatta ve sözlü tarihte bu denli güçlü bir gelenekle, korku türünün sinemanın doğuşundan sonra çok geçmeden ortama hızlı bir şekilde ayak uydurması şaşırtıcı değildir.

Geçmiş yüzyıl boyunca, filmlerde göründüğü hâliyle korku, bizi bugün içinde bulunduğumuz kısmen çekişmeli bir döneme getirip, birçok kez iniş çıkışlar yaşamıştır.

Bu türün gelecek yüzyıllarda nasıl bir konumda olacağı tahmin edilemez, fakat bazen bizi bugünkü noktaya getiren o uzun yolu anımsamak güzel oluyor.

İlk Korku Filmi

Bir film türü olarak korkunun doğuşu -sinema tarihindeki birçok şeyle birlikte- George Melies’in yapıtlarıyla başlar.

İlk film yapımcılarının 1890’lı yılların ortalarında ortaya çıkmasından sadece birkaç yıl sonra, 1898’de Melies, yaygın olarak ilk ‘korku’ filmi olduğuna inanılan filmi(1) yaratmıştır -cadı kazanlarıyla, canlanmış iskeletlerle, dönüşüme uğrayan yarasalarla ve son olarak Şeytan’ın vücut bulmasıyla doldurulmuş bir filmdi bu.

Korkutucu olması amaçlanmasa da -ki bu Melies’in tarzı olduğu için şaşırtıcıdır- daha 1977’de yeniden keşfedilen bu film, doğaüstü olayları içeren ve ilerleyen yıllarda neyin geleceğine dair bir emsal oluşturan ilk film örneğiydi.

Edebi Yıllar

1900 ve 1920 yılları arasında, -büyük bir kısmı hâlâ yeni türe ayak uydurmaya çalışan- bir doğaüstü temalı film akımını takip eden pek çok yönetmen kaynak olarak edebi eserlere yöneldi. Tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş olan Dr. Jekyll and Mr. Hyde ve The Werewolf filmlerinin yanı sıra Frankenstein’ın ilk uyarlaması da Edison Stüdyoları tarafından bu başlangıç zamanlarında yayınlanmıştır.

Üzerinde durduğumuz bu dönemde işler dalgalanmaya başlıyordu…

Korkunun Altın Çağı

Genel olarak türün en iyi dönemi olduğu düşünülen 1920’ler ve 1930’lar arasındaki yirmi yıllık dönemde birçok klasik çekilmiştir ve bu dönem, sessiz klasiklerle sesli klasikler arasında bir ayrım oluşturmak için düzgün bir şekilde ikiye bölünebilir.

Çizginin sessiz klasikler tarafında, elimizde seyircinin ciddi biçimde huzurunu kaçırmayı deneyen ilk filmler olan The Cabinet of Dr. Caligari (1920) ve Nosferatu (1922) gibi muazzam eserler vardır; ki Nosferatu, Rotten Tomatoes’un tüm zamanların en çok oylanan ikinci korku filmi olup, uyarlandığı kitapta varlığını sürdüren hemen hemen her vampir klişesinin temelini sağlamlaştırmıştır.

Sessiz çağ teknolojik gelişmelere yol verdiğinde; özellikle canavar filmleri alanında, gelecek kuşakların önünü açan olağanüstü filmler furyasıyla karşılaştık; bu canavar filmlerini Frankenstein’ın 1931’de yayınlanmış ikinci yeniden çekimi, The Mummy (1932) ve Dr. Jekyll and Mr. Hyde’ın 1931’de yayınlanmış ilk renkli uyarlaması olarak düşünebilirsiniz.

1930’lu yıllarda ayrıca, sinema endüstrisinde ‘’korku’’ kelimesi ilk kez bu türü tanımlamak için kullanılmıştır -önceden bu tür, içinde karanlık unsurlar barındıran romans melodram olarak anılmıştır-; ek olarak, bu dönemde ilk korku filmi ‘’yıldız’’ları ortaya çıkmıştır. Dracula’yla nam salmış Bela Lugosi, sadece korku türünde kendini göstermiş muhtemelen ilk aktördü.

İzleyicilerin sinirlerini bozmanın yanı sıra korku türü bu noktada, ağır sansürlemenin ve kamuoyunun itirazının her yayınlanan filmle birlikte daha da yaygınlaşmasıyla, halk için bir rahatsızlık olmaya başlıyordu. Buna iyi bir örnek olan Freaks (1932) o kadar tiksindiriciydi ki, bu film büyük ölçüde kesilmiştir ve orijinal versiyonu şimdi hiçbir yerde bulunmamaktadır. Daha önce yukarıda bahsi geçen ve yüksek başarı gösteren Dracula filmini yönetmiş olan yönetmen Ted Browning, kariyerinin bu karşıtlık içinde sallandığını görmüştür.

Freaks filminin sarsıcı etkisi, aynı tesirlerle günümüze kadar gelebilmiş birkaç filmden biridir ve izlemesi hâlâ ziyadesiyle rahatsız edicidir.

Atomik Yıllar(2)

Kısmen ironik bir şekilde, bu dönemde kendini gösteren Büyük Britanya’da Freaks filmi otuz yıl boyunca yasaklı kalmıştır.

Korku filmi yapımcı şirketi The Hammer 1934 yılında kurulduysa da ancak 1950’li yıllarda üretken olmaya başlamıştır; fakat bunu başardığında -Warner ve birkaç diğer ABD stüdyosuyla olan kazançlı bir dağıtım anlaşması sayesinde- neredeyse küresel bir hakimiyet sahibi olmuştur. Şirketi açık bir biçimde meşhur eden filmler tekrardan FrankensteinDracula, ve The Mummy uyarlamaları ve bunları takip eden çok sayıda psikolojik gerilim ve televizyon programıydı.

Ve tabii ki, birazdan üzerinde duracağımız kesip biçme türünün(3) oluşmasından tek başına sorumlu olan Alfred Hitchcock’u saygıyla anmadan İngiliz korkusundan bahsedemeyiz.

Korkunun 1940’lı ve 1950’li yıllardaki döneminin bir başka özelliği de zamanın şartlarının yansıdığı yapıtlardır. Savaşın Avrupa’yı kırıp geçirmesiyle ve nükleer serpinti korkusunun etrafta kol gezmesiyle birlikte korku türünün, içlerinde daha az doğaüstülük barındıran kötücül düşman karakterler içermeye başlaması pek de şaşırtıcı değildir –  İşgal edilme korkusunun 1953’te büyük başarı sağlayan The War of the Worlds ve When Worlds Collide filmleriyle yaygınlaşması gibi radyoaktif mutasyon da yaygın bir tema hâline gelmiştir (örneğin; The Incredible Shrinking Manve Godzilla).

Godzilla, ‘’kıyamet’’ türündeki filmlerin ilk ayak seslerinin sinyalini vermiştir fakat bu türün en civcivli zamanlarına ulaşmasına birkaç on yıl daha vardı.

Gösterişli Yıllar

Üç boyutlu gözlükler? Hareketli sinema koltukları? Seyircilerin arasına yerleştirilmiş çığlık atan ve bayılmış numarası yapan paralı yardakçılar? 1950’li ve 1960’lı yıllarda sinema izleyicilerini daha fazla korkutmak için ne var ne yoksa denenmiştir.

Etkileşimliliğe olan bu tutku bu dönemde diğer türlere de sıçramıştır fakat kısa süre içerisinde, yüksek meblağlar gerektirdiğinden, kısmen sonu gelmiştir.

Bilhassa korku türü için bu, yerini zıt yönde bir duruma, oldukça düşük bütçeli yapımlara, bırakmıştır.

1960’lı yılların sonlarından itibaren, Amerikalıların kana olan iştahları o kadar doyumsuzdu ki, bir milyon doların hayli altında bir bütçeyle yapılmış kesip biçmeli filmler miktar olarak piyasayı ele geçirmiş ve seri bir şekilde çekilmiştir. Ama bu, bu dönemde çekilen birçok şaheserin olmadığı anlamına gelmiyor; George A. Romero bu dönemde galibiyetle sıyrılmış ve zombi filmlerinin doğumunu gerçekleştirmiştir; yüz bin dolardan sadece biraz fazla bir bütçeyle 1968 yılında Night of the Living Dead filmini yapmıştır.

Bu film otuz milyon dolarlık kâr yapmıştır ve yaşayan ölüler uykularından uyanmıştır.

Ve Cehennemin Kapıları Aralanır

Kelimenin tam manasıyla.

Okült, 1970’li ve 1980’li yıllar arasındaki dönemin havası olmuştur; özellikle de konu evlere ve Şeytan tarafından ele geçirilen çocuklara gelince.

Bu dönem boyunca dinî şeytanla olan bu kültürel saplantının nedeni kendi başına bir makaleyi doldurabilir ama bunu sinema alanında ele aldığımızda bu akımı iki kilometre taşıyla özetleyebiliriz: The Exorcist (1973) ve The Omen (1976).

Doğaüstü korku bu noktada modanın oldukça gerisindeydi ve edebiyat, kendi sinematik kökenlerini yâd ederek tekrardan bir kaynak malzemesi hâline gelmişti.

Ancak bu dönemde, eserlerinin telif hakkı alınan kişi bir Victoria dönemi yazarı değildi; Stephen King adında bir centilmendi.

Carrie (1976) ortalığı kasıp kavurdu ve The Shining (1980) -bu filmi hemen arkasından takip eden 1982 yapımı Poltergeist’le birlikte- bu dönemi kapattı.

Bu aşamada ortaya çıkmış korku türünün yeni özellikleriyle de bir sonraki dönemin tohumları atıldı:

Kesip Biçmeli Yıllar

Eğer 1980’li yılları simgeleyen tek bir nitelik varsa o da kesip biçme formatıdır – acımasız bir kötü adam bir grup genci teker teker yakalar ve sürekli artan bir yaratıcılıkla öldürür.

Muhtemelen 1974 yapımı The Texas Chain Saw Massacre’le başlayan bu türdeki filmler, sonraki on yıl boyunca üretken bir hâle gelmiştir. Ancak her on dönemsel kesip biçme ürünü içinde, eleştirel başarısı o zamanlarda karışık olsa da, bir kült hâline gelen bir film olmuştur – HalloweenFriday the 13th ve A Nightmare on Elm Street en ünlü örneklerdir buna ve bu filmler o kadar başarılıydılar ki, kendi uzun soluklu film haklarını yarattılar (ve bu türün tarihinde çoklu devam filmleri ilk kez olağan hâle geldi).

Pek çok taklitçi ve düzenbazlık da bu yolu takip etti, özellikle de tatile çıkma teması şeklindeki filmlerde. Bunlardan bazıları diğerlerinden çok daha iyi işler yaptı çünkü bu tür en kalitesiz dönemine girmişti.

Durağan Dönem

Bin tane basmakalıp kesip biçme filminden ve onların devam filmlerinden muzdarip bir hâlde, korku türü 1990’lı yıllara doğru gelmekteyken güç kaybetti.

Bilgisayar üretimi özel efektlerin ortaya çıkışı, korku türünü canlandırmak için azıcık bir katkıda bulunan Anaconda(1997) ve Deep Rising (1998) gibi bazı sönük CGI canavarlarını beraberinde getirdi.

Ama günü kurtaran komediydi. Peter Jackson, film yapımcılığına ilk deneysel girişiminde, kan gölü alt türünü(4) alıp Braindead (1992) filmiyle birlikte absürt aşırılıklara taşıdı; Wes Craven’in parodi kesip biçme filmi Scream (1996), küresel olarak çok büyük bir başarıyla karşılaştı.

Bir bütün olarak korku türü, birkaç gişe başarısı haricinde pek bir tantana olmadan 2000’li yıllara topallayarak geldi.

Ancak zombi alt türü, bu dönemde muhtemelen Max Brooks’un (daha sonra kendi haklarına sahip bir film hâline gelen) World War Z adlı kitabının dehleyici etkisi sayesinde belini doğrultmuştur. Video oyunu uyarlaması olan Resident Evil (2002), yeni dalganın ilklerinden biriydi; bunu hızlı bir şekilde birkaç ay sonra çıkan 28 Days Later izlemiştir; sonra da Dawn of the Dead (2004), Land of the Dead (2005), I Am Legend (2007) ve Zombieland (2009).

Günümüz

Korku endüstrisinin durumu ateşli bir şekilde tartışılmaktadır. Türün görünüşte seri bir şekilde yeniden yapımlara, yeni oyuncu kadrosuyla ve yenilenmiş senaryoyla tekrar çekimlere ve bitmek bilmeyen devam filmlerine bel bağlamasıyla, birçokları korkunun modern izleyiciye sunacağı çok az orijinallikle birlikte tekrardan durağan döneme girdiğini iddia ediyor.

Yavaşlamaya dair hiçbir işaret göstermeyen ve 2000’li yıllarda çıkan Saw ve Hostel filmlerinin ardından tekrar etkinlik kazanan ‘’işkence festivali’’nin(5) bir alt tür olarak yeniden ortaya çıkması alaya alınıyor.

Diğer yandan, umut zerreleri, olağanüstü orijinallik ve sanatsallık örnekleriyle birlikte diğerlerinin arasında parlıyor. Cabin in the Woods (2012), bu dönemin Scream’i olarak müjdelenmiş ve 2014 yılında çıkan The Babadook ve A Girl Walks Home Alone at Night filmleri korku türüne yeni bir nefes getirmiştir.

Gelecek

Kurgusal film yapımının diğer herhangi bir dalından muhtemelen daha fazla alt türe sahip olduğu düşünüldüğünde, herhangi birinin korku sinemasında daha önce ortaya çıkmış bir şey üzerinde nasıl gelişebileceğini ve ilerleyebileceğini görmek zordur, fakat birileri bunu yapacaktır kuşkusuz.

(1) Orijinal metinde bu filmin adı verilmemiş olsa da, verilen tarife (cadı kazanları, canlanmış iskeletler, dönüşüme uğrayan yarasalar ve son olarak Şeytan’ın vücut bulması) bakılırsa, bu film muhtemelen Le Manoir du diable (The House of the Devil) olmaktadır. Fakat metinde filmin 1898’de çıktığı yazsa da bu film aslında 1896’da çıkmış olarak gözükmektedir. (Ç.N.)

(2) Atomik Yıllar ya da bir diğer deyişle Atom Çağı, II. Dünya Savaşı sırasında, ilk nükleer silah olan The Gadget’ın New Mexico’da 16 Temmuz 1945 tarihinde Trinity testi esnasında infilak etmesinden sonra başlayan döneme verilen addır. (Ç.N.)

(3) (İng. slasher). Bu alt tür, katilin kurbanlarını genellikle kesici aletlerle öldürdüğü filmleri içerir. (Ç.N.)

(4) (İng. splatter). Bu alt türdeki filmler de genellikle özel efektler kullanarak insan vücudunun savunmasızlığını ve onun abartılı bir biçimde kesilip sakat bırakılmasını ekrana getirir. (Ç.N.)

(5) (İng. torture porn). Bu alt türdeki filmlerde ise sadistçe bir şiddet ya da işkence söz konusudur. (Ç.N.)

Çeviri: Ufuk Altunbaş

Kaynak:

Tavsiye Edilen Yazılar

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle