BENİMLE VİYANA – BÖLÜM 1 ALBERTINA MÜZESİ

Hepimizin her gidişinde gözlerini alamadığı, her halini sevdiği hatta ileride yaşamını sürdürmek istediği bir yer muhakkak vardır. Klişedir belki ama kültür, sanat ve tarih şehri diyebileceğimiz Viyana da benim için öyledir. Sıcağı ayrı, soğuğu ayrı güzel olan ve nedense olumlu-olumsuz her şeyi ile sevdiğim, kendimi ait hissettiğim şehirdir Viyana.

İki hafta önce bugünlerde metrolarında, tramvaylarında, müzelerinde dolaştığım şehre sizi de götürmek istedim. Tam iki hafta önce, Albertina Müzesi’ni geziyordum. Siz de benimle bu şehri gezmeye var mısınız?

Pazar günü, kalacağımız yere yerleşiyoruz. Sonra kapalı, soğuk ve güneşsiz bir pazartesi sabahına uyanıyoruz. Rotamız Albertina Müzesi. Viyana’nın 20. bölgesi Brigittenau’da konakladığımızdan şehrin biraz dışındayız. Bizim hedefimiz ise “Innere Stadt” yani şehrin içi, birinci bölge. İki numaralı tramvaya binip Schwedenplatz’da iniyoruz ve Rotenturmstraße yönünde adını Aziz Stefan Katedrali’nden alan Stephansplatz’a doğru yürüyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından Albertina Müzesi’ne varıyoruz. Bu müze, birçok önemli ailenin koleksiyonlarıyla donatılmış. Biz de koleksiyoner çift Rita ve Herbert Batliner’e ait “Sammlung Batliner” kısmını “Monet bis Picasso” adlı bir tur ile gezeceğiz. Tıpkı yetişkinler gibi birçok çocuğu da müzede boyama yaparken görmek mümkün.

Eşyalarımızı dolaplara kilitliyoruz, kulaklıklarımızı takıyoruz ve güler yüzlü, enerjik rehberimizle “Monet bis Picasso” (Monet’den Picasso’ya Kadar) adlı, keyifli bir tura adım atıyoruz. Turumuza, sanatta İzlenimcilik (Empresyonizm) akımına öncülük eden Monet ile başlıyoruz. Geleneksel resim anlayışındaki loşluğa karşı çıkıp ışığın uzun- kısa fırça darbeleriyle tuvale düşüşünden bahsediyor bize rehber. Bu uzun fırça darbeleri bende kısmen gerçeklik duygusu yaratıyor ve içimi açıyor. Büyük bir karanlığın içindeki o parlak bir renk, o resmin içimizi açmasına yetiyor. Tabii Monet’nin olmazsa olmazı: Doğa. Neredeyse her tablosunda görmek mümkün.

Bu akımın diğer sanatçıları ise Pierre-Auguste Renoir ve Edgar Degas. Soluk renklerin ön planda olmasıyla birlikte bir ayrıntı dikkat çekiyor: Eserlerinde sıradan insanların yer alması. Kimi zaman dansçılar (Degas, Two Dancers, 1905), kimi zaman da küçük bir kız (Renoir, Portrait of a Young Girl (Elisabeth Maître), 1879). Bu akımın birçok eserinde ağırlıklı olarak açık renkler görülüyor.

Empresyonizm’den sonra Puantilizm yani Noktacılık adlı bir akıma geçiyoruz. Bu akım, Empresyonizm eskimeye başlayınca 1880’lerde ortaya çıkmış. Monet’de görüldüğü gibi uzun fırça darbelerinin yerini artık daha kısa ve köşeli çizgiler “noktalar” almış. Bana kalırsa bu akımın en ilgi çekici eserlerinden birini (bu tablonun yanındaki tablolarla karşılaştırınca) deneyimledik: Paul Signac, “Venedik, Pembe Bulut”, 1909. Ressamın bu resmi bitirmesi dokuz ayını almış. Aynı zamanda tam olarak sekiz bin tane “nokta”dan oluşuyormuş. Yakından bakınca bu noktaları gösteren yapıta bir de uzaktan bakılmalıymış. Biz arkadaşlarla “Acaba sekiz binini de saymışlar mı?” diye düşünürken rehber bizden biraz arkaya gitmemizi rica etti ve dedi ki “Resmin önünden kimsenin geçmediği bu büyülü anlarda resme bir de böyle bakın.” “Uzaktan bakınca tabloya adını veren pembe bulut çok gerçekçi görünüyor ve dokuz aylık emek hak ettiği değeri buluyor.” diye not etmişim telefonuma. Yanına da “Derin bir nefes alındığında büyülü bir an.” diye eklemişim. “Diğer eserlerini de bu amaçla ortaya koymuş olabilir ama yanında gördüğüm iki tablo bana bu hissi vermiyor.”

Bu deneyimden sonra Fovizm akımını geliştiren Henri Matisse’in Parrot Tulips (1905) tablosunun karşısındayız. Matisse bu iki akımı da bir arada kullanmış. Yine uzun ama köşeli fırça darbeleriyle geometri ve perspektiften uzak bir eser. Sıcak ile soğuk renklerin sık kullanılmasıyla bir zıtlığın yakalandığını görüyoruz. Tıpkı bunun gibi geometri ve perspektif hissi olmayan uzun fırça darbelerinden oluşan bir natürmorta geçiyoruz. Yine zıt renkler çok ağırlıkta Maurice de Vlaminck’ın “Still Life with Fruit Bowl” (1905’li yıllar) adlı tablosunda. Son iki tablo arasında benzerlikleri ve natürmortu da konuştuktan sonra Georges Braque’ın The Bay of Antwerp (1906) adlı tablosuyla turumuzun bu bölümü geride kalıyor. Gerçeklikten hayli uzak bir Antwerp tasviri. Özellikle sarı gibi açık renkler ve sarının kontrast rengi mor hakim. Rehberimiz “Neden gerçeklikten uzak?” sorusunu kendi sorup kendi cevaplıyor. Resmin ortasından akan nehir mavi-yeşil değil, sarı ve mor renkte. Müzenin duvarında Fovizm ile ilgili kısımda “Fauvismus: Die Malerei der wilden Bestien” yani, “Vahşi Canavarların Ressamlığı” yazıyor. Hakkı var mı dersiniz?

Rehberimiz bu kısımdan sonra hep Fransız ressamları gördüğümüzü ama bundan sonra Alman Ekspresyonistlerle (Dışavurumculuk) karşılaşacağımızı söylüyor ve böylece merdivenden inerek öteki salona geçiyoruz. Turumuzun en başında rehber; Empresyonizm’le ilgili bildiklerimizi sorduğunda “Ekspresyonizm’i duymuştum ama Empresyonizm nedir bilmiyorum.” demiştim, işte geldik! Salona girdiğimizde “Ne de güzel görünüyorlar.” diyorum kendi kendime. Bakalım bu turun sonunda ne düşüneceğim?

Ernst Ludwig Kirchner’in “Kühe bei Sonnenuntergang” (1918-1919’lu yıllar) yani gün batımında ineklerin resmedildiği tablosuyla başlıyoruz. Rehberimiz kıvrımlardan çok çizgilerin kullanıldığından bahsediyor bizlere. Ton geçişi olmadığını, yolun bir, çayır çimenin ise sadece iki renkle resmedildiğini görüyorum. Gerçekçi bir hava ve perspektif zaten yok. Tablonun iç karartıcı hissiyatı beni ele geçirmeye başlıyor. Tablonun karşısında çok uzun kaldığımızdan daha fazla duramıyorum, baktıkça nefes aldığım alanın daraldığını hissediyorum. Yazarken bile hatırlayınca içim daralıyor!

Neyse ki rehberimizin söyleyecekleri bitiyor ve biri Emil Nolde’nin Moonlit Night (1914) ve Max Pechstein’ın Irises in the Evening Shadows (1925) tablolarına doğru gidiyoruz. Tablolardan biri savaş döneminde, diğeri ise savaş arası dönemde yapılmış ve tablolarda o dönemin çağrıştırdıkları yansıtılmış: Ekonomik sıkıntılar ve ölümler. Sanatçıların bu dönem eserlerinde şehirlerden, medeniyetten kaçtıklarından; doğaya, aya ve çiçeğe dönüşlerinden bahsediyor rehberimiz. Bir güzellik arayışında bile bu kadar koyu renk kullanılmasını anlamsız bulmuşum da düşüncelerimi şöyle not etmişim: “… Doğaya, aya ve çiçeklere dönüş… Oralar daha güzel. Güzel olmasına güzel, yine de bu güzel dünyanın hala kapkara renklerle resmedilişi, zihinde bir yerlerde şehrin kaldığı demek midir?”

Turumuzu Picasso ve Kübizm’le sonlandırıyoruz. Sonunda ismini daha sık duyduğum bir akımla karşı karşıyayım. Her ne kadar Picasso’yu Kübizm’le tanısak ve turumuzun isminde Picasso olsa da bu kısımda onu pek görmüyoruz. Yalnızca “Woman in a Green Hat” (1947) tablosunda kadının farklı açılardan görüntülerinin bir araya topladığı dikkatimizi çekiyor. George Brauqes’ın “The Sideboard” (1920) tablosunun karşısına geçtiğimizde rehberimiz hem kendine hem bizlere şu soruyu soruyor: “Ne görüyorum? Ben bu resme baktığımda ne görüyorum?”

Rehberli turumuzun sonunda geliyoruz. Bundan sonraki yarım saat müzenin istediğim kısımlarını kendim gezeceğim. Saat konusunda anlaşıp arkadaşlarla ayrılıyoruz ve Sürrealizm ile ilgili salona giriyorum. Sürrealizm’i hem edebiyatta hem de resimde çok severim, bu akımdan vazgeçemiyorum. Gezerken hiçbir şey not etmiyorum, hiçbir tablonun resmini çekmiyorum. Sadece bakıp geçiyorum ve sonsuza kadar bakmak istiyorum. Keşke bütün bina Sürrealizm olsa, bir oda bana yetmiyor! Alberta Giacometti’nin Amenophis Büstü’nü çok beğeniyorum ve her açıdan bir videosunu çekiyorum. Üstün bir zekanın ürünü olmalı.

Salonun en son kısmında ise “Dur, bir dakika!” diyorum kendime ve tam o anda gördüğüm şeye kendimi kaptırıyorum. Paul Delvaux, Landscape with Lanterns (1958) tablosu, an itibariyle Gustav Courbet’nin Yaralı Adam’ından sonra en beğendiğim ikinci eser haline geliyor. Siyahla beyazın uyumuna, kendimi resmin ortasındaki kadının yerine koyarak hayranlıkla bakıyorum. Buluşma saatimize kadar ise sadece bakakalıyorum.

Şehrin tam ortasında, her katı birer birer gezilmeyi bekleyen Albertina Müzesi’ndeki Monet ile Picasso arasındaki gezimiz sona eriyor. Son olarak müzeyi ziyaret edeceklere, çatı katında Albertinaplatz’ı arkalarına alarak fotoğraf çektirmelerini tavsiye edebilirim. Viyana’nın gezilmeyi bekleyen diğer harikaları için sonraki bölümleri bekleyiniz, devamı gelecek!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir