Site Loader
Binboğalar Efsanesi

Horasandan kalktık sökün eyledik, düşürdüler bizi tozlu yollara…[1]

Yaşar Kemâl, 1940’lı yıllarda şiir ve folklor derlemeciliğiyle edebiyat dünyasına girmiştir. 1945-1950 yılları arasında hikâyeye yönelen yazarın, 1951’de İstanbul’a geldiğinde elinde bir dosya dolusu yazılmış hikayesi yayına hazır durumdadır. “Kendisini ‘Türkiye’deki ilk köylü asıllı romancı’ olarak gören Yaşar Kemâl, 1970’li yıllardan sonra yazdığı eserleriyle ‘yerelden evrensele’ çizgisine ulaşmaya çaba göstermiştir.”[2] Değişik türlerde eserler vermiş olmasına rağmen edebiyatımızda romancılığıyla yer kazanmıştır. “1951’de İstanbul’a geldiğinde 27-28 yaşlarında deneyimli ve ‘çifte kavrulmuş’ bir genç olan Yaşar Kemâl, yaşamının o zamana kadarki bölümünü Anadolu’da bir köy ve kasabada geçirmiştir. Bu yüzden Anadolu’nun köy ve kasabalarını ve buralarda yaşayan insanların sorunlarını çok yakından tanıma fırsatı bulmuştu.”[3]

Yaşar Kemâl, Binboğalar Efsanesi’ni 1940-1950 yıllarında Çukurova’da tükenen bir Yörük obasının yaşadıklarından esinlenerek 1971’de yazmıştır. Roman önce Cumhuriyet’te tefrika edilmiş ardından, aynı sene içinde, kitap olarak basılmıştır. “1984’te Avignon’da Gerard Gelas yönetmenliğinde sahneye uyarlanmış, 1979’da Fransa’da yirmi eleştirmenden oluşan büyük bir jüri tarafından “Yılın En İyi Kitabı” seçilmiştir.[4] Eserin adı “efsane” hissi verir vermesine ama, halktan kaynaklanan bir aktarım değildir Binboğalar Efsanesi. Birçok eleştirmen tarafından “bir göç hikâyesi” olarak değerlendirilen eseri, yazar “eşyanın, insana göre değerinin değişmesi” olarak özetlemiştir. Burada bahsedilen “eşya”, kuşkusuz, Demirci Haydar Ustanın yaptığı kılıçtır.

Romanda Karaçullu Obası olarak adlandırılan Yörük topluluğunun yok oluşu, adeta destansı bir biçimde anlatılır. Karaçullu Obası, yazın Aladağ’da kışın Çukurova’da “Akmaşat” denilen yerde yaşamaktadır. Fakat hızla gelen şehirleşme Çukurova’yı da etkisi altına alır. Fabrikalar ve onlara gereken hammadde de Çukurova’nın topraklarından gelecektir elbette. Ovanın neredeyse tamamı ekili dikili hale gelir ve Çukurovalı köylüler artık yörüklere düşman gözüyle bakarlar. Oba sakinlerinin tek derdiyse yaşamaktır artık.  Yüzlerce çadırdan oluşan oba da zamanla yok oluşa sürüklenir. Yaşar Kemâl, bir taraftan da şehirleşmeyi, eşyanın göreceliğini, tarihsel olguyu göz ardı etmeden yansıtır.

Yaşar Kemâl, Yörüklerin çözülüşlerini anlatırken mitolojik unsurlara da sıkça yer vermiştir. “Bu mitolojik unsurlar, Yörüklerin yaşama bakışı, istekleri, yaşantı tarzlarından kaynaklanan töreleri, törenleriyle ilgilidir.”[5] Göçebe kültürün yaşam tarzının detayları ve hayata bakışları da romanın dikkat çekici diğer bir özelliğidir. Koyun Dede’nin Hıdrellez gecesi söylediği sözler, Yörüklerin bilgece dünya görüşlerinin bir ispatı gibidir: “Dünyada kötülük yoktur. Kötülük uydurmadır. Dünyada iki türlü iyilik vardır. Işıktan bir değnek alın elinize, uzun bir değnek… Değneğin bir ucu çok parıltılı, bir ucu daha az parıltılıdır. İşte iyilikle kötülük arasındaki fark bu kadardır.”[6]

Romandaki olay birçok kişinin üzerinden yansıtılır. Bu kişilerin en önemlilerinden biri Haydar Usta’dır. Horasan kökenli Haydar Usta Demirciler ocağına mensuptur. Bu, Yörükler arasında bu çok prestijli bir statüdür. Haydar Usta ümidini hiç kaybetmemesi yönüyle diğer Yörüklerden ayrılır. Çukurova’da toprak sahibi olabilmek için otuz yıldır bir kılıç üzerinde çalışmaktadır. Amacı, kılıcı beğenecek kişinin obaya yerleşebilecekleri bir toprak parçası vermesidir. Oba halkı Haydar Ustaya saygı duymakla birlikte, söylediklerini gerçekçi bulmaz. Diğer önemli kişi ise Ceren’dir. Ceren’in güzelliği dillere destandır. Çiftlik sahibi Oktay Bey, Ceren’e fena halde aşıktır. Fakat Ceren, obanın asıl beyi olan Halil’e tutkundur. Halil ise dağdadır. Kerem, Haydar Usta’nın torunudur. Romanda Yörüklerin başına gelen kötülüklerin kendi suçu olduğunu düşünür Kerem. Çünkü Hıdrellez’de Çukurova’da kışlak yerine bir şahin yavrusu ister Hızır’dan. Süleyman Kahya, obanın başıdır. Beylik yapmayan Halil’in görevini yerine getirir. Obanın acısını yüreğinde duyar ve obadaki son kişi de gitmeden görevini bırakamayacağını düşünür. Romanda en detaylı his ve düşünce betimlemesi Süleyman Kahya üzerinden yapılır. En öne çıkan kişiler bunlar olmakla birlikte Süleyman Kahya’nın oğlu Fethullah, obanın en yaşlı üyesi Müslüm Koca, dağdaki diğer obalı Mustan, toprak sahibi eski Yörük Derviş Bey, Çoban Resul gibi kişiler de olayların gidişatında etkilidir. Bunların dışında adları geçen çok sayıda kişi ise sadece dekoratiftir. Şahıs kadrosundaki özellikle iki kişi ise idealize edilir: Halil ve Ceren. Onlar hem maddi hem manevi olarak olması gereken insan tipinin resmini çizerler. Mevcut sisteme dahil olan ve adeta birer makineye benzeyen insanlarsa karikatürize edilir. Romanda İsmet İnönü’nün de tasvirine yer verilmiştir.

Roman, genel anlamda 1950’li yıllarda geçer. Ama geriye dönüşlerle Yörüklerin tarihi seyir içindeki durumlarına de değinilir. Osmanlı Devleti ve iskân politikasının uygulama zamanı anlatılırken daha şiirsel bir anlatım görülür. 1950’ler Adana’sı… Sanayinin gelişmeye başladığı, fabrikaların kurulduğu bir coğrafya. Tarımda makineleşme… Çukurova’nın daha verimli hale gelmesi için bütün imkanlardan faydalanılır, tamamına yakını tarım alanı haline gelir. Yörükler ya bu yeni düzene ayak uyduracaklar ya da yok olacaklar. Roman önce Aladağ’da başlar, ardından kış için Çukurova’ya inilir. Aslında Karaçullu Obası’nın kadim toprağı Akmaşat’tır. Fakat burası başka birine satılmıştır. Romanın son kısımlarında Haydar Usta, Adana’ya da gider. Şehirdeki binalar, insanlar, fabrikalar ve otomobiller onu hayrete düşürür. Şehirdeki insanların güvenilmez olduğunu hissetmiştir burada iken Haydar Usta. Son mekân ise Ankara’dır. Yazarın her bölümde bir giriş paragrafı vardır. Bu paragraf diğerlerine göre daha şiirseldir. Romanın genelinde de efsane etkisi okuyucuyu sarar. Bir halk anlatısı olamamasına rağmen, yazarın esere Binboğalar Efsanesi adını vermiş olmasının da bununla ilgisi olabilir. Aslında bu adın verilmiş olmasının nedenini yazar, “Toroslara Çukurova’da Binboğa Dağları denilmesi” olarak gösterir. Romanda kişi tahlillerine ve psikolojik unsurlara çok sık rastlanmaz. Ama bilinç akışı yöntemi kullanılır: Sonra Oktay Beye acıdı. Belki de çok sevdalıydı. Sevda sevda derler, behey yarenler, bilmeyene bir acayip hal olur. Kız mı yok dünyada? Cerenden güzeli de belki bulunur. O zaman neden sürünsün böyle?[7] 1950’li yıllarda geçen kurgu, 1971’de kaleme alınmıştır.

Romanda modern olay tertibi mevcuttur. Olaylar kronolojik bir düzenle verilmez. Geriye dönüşler yapılır. Birden fazla şahıslı bir vak’a tipi uygulandığını da söylemeden geçmeyelim. Yazar tanrısal bakış açısından faydalanmıştır. Olayları üçüncü bir şahıs gibi aktarmış, ancak kişilerin fikir ve his dünyasını da okuyucuya sunmuş ve tarihi süreci de aktarmıştır. Yazar ilk bölümde Hıdrellez’i bir masal gibi, akıcı ve olağanüstü şekilde anlatır: “Bu gece beş mayısı altı mayısa bağlayan gecedir. Bu gece denizlerin ermişi İlyas’la karaların ermişi Hızır buluşacaklar. Dünya kurulduğundan bu yana bu iki ermiş her yıl, yılın bu gecesinde buluşurlar. Eğer bir yıl buluşmayacak olsalar, denizler deniz, topraklar toprak olmaktan çıkar. Denizler dalgalanmaz, ışıklanmaz, balıklanmaz, renklenmez, kururlar. Topraklar çiçeklenmez, kuşlar, arılar uçmaz, ekinler yeşermez, sular akmaz, yağmurlar yağmaz, kadınlar, kısraklar, kurtlar, kuşlar, börtü böcek, tekmil yaratık doğurmaz. Eğer onlar buluşamazlarsa… Kıyametin habercileri Hızır’la İlyas olacaktır.”[8]

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, Binboğalar Efsanesi hem çok da aşina olamadığımız bir kültürün detaylı özelliklerini aktarıyor hem de kurguyla gerçeği dengeliyor.

[1]Yaşar Kemal, Binboğalar Efsanesi, 12. bs., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul2010., s.234.

[2]NicholasCananay’ınLiteraturandTechnology adlı eserinden alınmış, Ramazan Çiftlikçi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

[3] Ramazan Çiftlikçi, Yaşar Kemâl: Yazar-Eser-Üslûp, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Malatya, s.15

[4]age, s.16.

[5] Muharrem Kaya, “Binboğalar Efsanesi’nin Mitolojik bir Yorumu”, Geçmişten Geleceğe Yaşar Kemâl: Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi Uluslararası Yaşar Kemâl Sempozyumu, Ocak 2003.

[6] Yaşar Kemal, Binboğalar Efsanesi, 12. bs., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2010, s.16

[7]age,s.228

[8]age,s.17

Not: Yazının başlığı “Yaşar Kemal, Binboğalar Efsanesi, 12. bs., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2010″ künyeli kitabın arka kapağından alınmıştır.

Yazan: Seda Öztürk

MozartCultures

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla