ÇAKIL TAŞI : (ÖYKÜ)

Nehri ikiye bölen uzunca bir yeşilliğin ortasındayım. Etrafım bodur meşe ağaçları ile çevrili. Gözüme nehrin kıyısına uzanmış iki balıkçı teknesi ve az ileride dinlenen, sayıları yüze yakın göçmen kuş sürüsü çarpıyor. Nehir, arduvaz grisi bir pelerinle çepeçevre örtülmüş gibi. Aniden gökyüzünde patlayan rüzgar suyun sathını çizmeye başlıyor. Sımsıcak bir tatlı su kefali ile kadife balığı çıkıyor yüzeyden, kayboluyor.
Kıyı boyunca yürümeye başlıyorum. Avcuma aldığım birkaç çakıl taşını sektiriyorum nehirde. Bu sırada göçmen kuşların yakınında oldukça yaşlı bir kadın görüyorum. Sırtındaki geniş kambur, kadın hareket ettikçe yükseliyor sanki. İhtiyar, yerden topladığı taşları elindeki bohçanın içine atıyor. Bunu yaparken hiç zorlanmıyor ve hatta taşları korkulacak bir çeviklikle yerleştiriyor bohçasına. Herhalde beğendiği taşları topluyordur diye düşünüyorum fakat bu kadın özellikle kocaman olanları seçiyor. Merakım gittikçe artıyor. Daha hızlı adımlanıp yanına yaklaşıyorum. Ayak seslerimi duyunca kafasını usulca kaldırıyor. Uzun ve ince suratını ortalayan burnu ve alnında kümelenmiş kaşları yorgun bir simetri oluşturuyor. “Yardım etmez miydiniz?” Sesinde, yüzündeki simetri ile omuz omuza çarpışabilecek rütbede bir düzen yer alıyor. “Tabii ki hanımefendi.” diyorum ve çimenlerin arasından ihtiyarın seçtiği gibi büyük taşları topluyorum.
Uzunca bir süre hiç konuşmuyoruz. Her yarım dakikada, bohçaya atılan taşların ve hala göçmemiş kuşların sesleri duyuluyor. İhtiyarın elleri dikkatimi çekiyor bu sırada. Parmaklarına kadar inen yeşil damarları olanca hızlarıyla şişip sönüyor. Nabzını örten bileğiyse ellerine dağılmış buruşukluğun aksine, gergin bir yelkeni andırıyor. “Neden bu taşları topluyorsunuz?” Merakıma yenik düşüyorum en sonunda. Fakat ne bir cevap ne de cevabın yerini tutabilecek bir ses çıkıyor ağzından. Şimdi de hırkasını küçük çakıl taşlarıyla doldurmaya başlıyor. “Buraya ilk kez mi geliyorsunuz?” Yerden doğrulup ellerini beline yerleştirirken soruyor bu soruyu. ’’Evet, öyle sayılır.”
Sohbetimiz yine kesiliyor. İhtiyar su kütlesini ellerini belinden ayırmadan seyrediyor ve hala gökyüzünde bir yerlerde dolanan rüzgar çenesinden sekip nehre geri dönüyor. Hırkasının altında süratle inip kalkan göğsünden yorulduğunu düşünüyorum. “Su ister misiniz?” Bu soruyu ikinci kez tekrarladığımda tüm gövdesiyle dönüyor bana; “Kağıt ve kaleminiz var mı?” diye soruyor. Önemli bir şeyi yeni hatırlamış gibi bakıyor suratıma. Sırt çantamdan bir pilot kalem ve not defteri çıkarıp uzatıyorum. Hemen dibimizdeki tümseğin üzerine oturuyor ve hızlıca yazmaya başlıyor. Öyle ki sadece defteri karaladığını düşünüyorum. Birkaç dakika geçtikten sonra doldurduğu iki kağıdı defterden söküp katlıyor. “Yazdığınız şeyi benimle paylaşır mısınız?” derken sesim merakımla ısınıyor. Fakat yine bir karşılık alamıyorum.
İhtiyar, bohçasını yine korkulacak bir kuvvetle sırtına vurup ağır adımlarla yürümeye başlıyor. Isınmış sesimi boğazımda biriktirerek yükseltiyorum; “Neden tek kelime etmiyorsunuz!?” Peşi sıra yürüyorum ben de şimdi. Hem cebindeki hem de bohçasındaki taşlarla nasıl hareket edebiliyor aklım almıyor. ’”Tek kelime yeter. Ama ya insan o kelimeyi bulamazsa?” Gözlerini nehirden ayırmadan mırıldanıyor bu cümleyi. Ne demek istediğini anlamıyorum. Yürüyor, yürüdükçe güçleniyor, gölgesi üç mızrak boyu uzuyor. Benimse tam aksine dizlerim titremeye başlıyor. Ayak bileklerimde yoğun bir uyuşukluk hissediyorum. Rüzgar, nehirde çoğalıp büyüyor ve havada bir yumruğa dönüşüp bedenime tüm kuvvetiyle çarpıyor. Bohçadan gelen taşların sesi çimenlere dökülüp demirden çitlere dönüşüyor. Etrafımı uzun ve paslı bir yığın kaplıyor anında. Yavaşlıyorum. Yavaşlıyorum… Demirlerin arasındaki açıklıktan yaşlı kadını görüyorum. Sırtındaki kamburu yok şimdi. Dimdik yürüyor nehre doğru. Büyük bir gururla taşıyor sırtını ve sırtındaki taşları. Gözlerim kapanıyor. İhtiyar yürüyor. Gözlerim kapanıyor…
Alnımda ılık bir acıyla uyanıyorum. Tepemde bir çizgili ötleğen gürlüyor. Belime kadar doğruluyorum hemen. Ötleğen de üstümden kalkıp ayak ucuma yerleşiyor. Güneş batmış, rüzgar kesilmiş. Alnımın acısı azalırken ihtiyar geliyor aklıma. Nereye gitmiş olabilirdi? O kocaman taşlarla ne yapacaktı? Nehrin kıyısına doğru yürümeye başlıyorum. Balıkçı tekneleri yerlerinde yok. Kuş sürüsü çoktan göçmüş belli. Hiçbir şey yerinde değil. Tuhaf fakat önlenemeyecek bir sessizlik var nehirde. Birkaç adım yürüdükten sonra, suyun kıyısına vurmuş iki karaltı görüyorum. Yaklaştığımda bunların tatlı su kefali ile kadife balığı olduğunu anlıyorum. Ölüm bakışlarının biçimini almış, natamam bir halde bana bakıyor oradan. Sonra balıkların gözlerinden dökülüp suya karışıyor. Gümüş bir ışık kümesi halinde nehrin dibine kadar indiğini rahatlıkla görebiliyorum. Gittikçe o da kayboluyor. Kuşlar, tekneler, balıklar, rüzgar ve hatta ölüm, hiçbiri yok. Bir sigara yakıp geldiğim yöne doğru yürüyorum. Az önce beni uyandıran ötleğen omzumun üstünden hızla geçip ilerideki tümseğin üstüne konuyor, ihtiyarın oturduğu tümsek bu. Uzun uzun öten kuşun ısrarına dayanamayıp ben de konuyorum onun yanına. Ne anlatmak istiyordu bu ihtiyar? Tek kelime yeter. Ama ya insan o kelimeyi bulamazsa? Ne demekti ki bu? Sırt çantamdan not defterimle kalemimi çıkarıyorum. Sökülmüş iki kağıdın yarattığı boşluk, doğada taklit edebileceği bir başka boşluğu arar gibi etrafa bakınıyor, bense ne yazmam gerektiğini biliyorum: Nehri ikiye bölen uzunca bir yeşilliğin ortasındayım.

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yazamamanın vermiş olduğu stres ile dehşet sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine, ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virgina Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell’e, diğeri ise kocası Leonard Woolf’a.

“’Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkuyu yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça yaşayabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazmayı beceremiyorum. Artık benim için her şey bitti. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

”Ey hayat rengini sazendelik sanan
Yırtlaz kalabalık!
Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi,
Hepiniz kulak verin.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir