Daha Çok İkinci Anlamında Vurgun Yemek

“Deniz seviyesinde olan hava basıncı bir atmosferdir.” Elimi pürüzsüz suda gezdirirken beyin kıvrımlarıma temas eden hep bu cümleydi. Kulaklarım işittiği bu sesi, bir yerden çıkaracağa benziyordu. Ama bunu yapmaya üşenecek kadar da yorgundu. Uzun bir yoldan gelmiştim. Uzun veya kısa ne fark ederdi? Yorgunluk kimi zaman sadece mentaldir, kısa ya da uzun olan şeylerle çok da alakalı değildir.

Ellerimi gezdirdiğim suda, oluşan halkalara bakarken terlediğimi fark ettim. Kararsız kalışlar genellikle terletirdi. Yalan söylerken ellerim terlerdi, kararsız kalırken ter bu defa şakaklardan süzülürdü. Nasıl da nereden akacağını biliyordu ama! Önceden düşünülmüş gibi sanki. Oysa hiçbir şeyi önceden düşünmedim ben, düşünenleri de sevmedim. Her şey ama her şey saçma ve eğlenilesiydi benim için. Yapmak istiyorum diye birçok şey yaptım ya da belki yapmak istiyorum sandım. Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Nasıl anlatsam bu… Bu biraz da kendini, kendine ispat ediş. Dağcılıkla haşır neşir olan bir arkadaşın dedikleri geldi nedensizce aklıma. Gözlerim yansımalardan maviyi belleğine işlerken “Zirveye varınca ben yaptım diyorsun, buraya ben geldim! Aşağıda olup biten siliniyor hafızandan, tamamen, tertemizsin.” diye çınladı kulaklarımda. Doğru! Bu yüzden buradayım. Yarın dalmak üzere sözleştiğimiz denizin kıyısında… Onunla bir anlaşma imzalamak istiyorum. Parmaklarımı sudan ayırdım, ıslanmış gömleğim anlaşmanın imzasıydı. İki tarafta söz vermişti, el sıkışmıştı. Bu güzel bir macera olacaktı.

Çakıl taşlarının çıkarttığı seslerle bezeli yolda yürüyordum. Burnuma dolan ve başka hiçbir kokuya yer bırakmayan sevgili iyot, beni düşünmeye sevk ediyordu. “Koku her zaman zihin açıcıdır.” Aklım her ana uygun, kulaktan dolma bilgilerle doluydu. O an, ondan biraz susmasını rica ettim. Kafamı kaldırıp yağlı boyayla yapılmışçasına prusya mavi, coşkulu dalgalara kilitlendim. Korku olduğunu sonradan ayıracağım duygu, vücudumun her milimetresini en az bir kez titretti. Korku… O aptal ses aklımda yayın yapmaya devam ediyordu; “Deniz seviyesinde olan hava basıncı bir atmosferdir. Her on metrede bir atmosfer basıncı artmaktadır.” Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Düşmemek için oturmaya niyetlendim. Korkuya odaklanmamak için aklımdan, gördüğüm manzaraya uygun ne varsa geçiriyordum. Serbest dalış teknikleri, tüplü dalış malzemeleri, afacan bir veletken okuduğum Denizler Altında Yirmi Bin Fersah adlı kitap… Nasıl olduysa yazarını bir türlü hatırlayamıyordum.

Hayır! Olmuyordu. Bir şeye ne kadar dikkatinizi vermek istemezseniz, o şey sizi o kadar içine çeker. Bu bir hipnoz etkisidir. Büyülüdür ve spiritüeldir. Açıklanamayacak şekilde daha da korktum. Havada bir kuş denizin üzerinde seyrederken aniden insana dönüştü ve suya düştü. Batmıyordu, yüzüyordu ya da en azından ben öyle sanıyordum. Bu öyle çekici bir karanlıktır ki çok fazla derine gittiğinizi ancak çok fazla derine gittiğinizde fark edersiniz. Suyun altı aşık olmak gibidir. Önce yavaş yavaş sonra hıphızlı.

Suyun altı tehlikelerle doludur ama siz bunları hesaba katmış bile isteye dalmışsınızdır. Ayrıca kendinizden eminsinizdir. Ekipmanlarınız tamdır. Size bir şey olmayacaktır, güvende hissedersiniz. İşte tam bu noktada yanılırsınız. Aynı aşık olmak gibi. Kendinizi başka bir dünyada sayarsınız, daha önce gördüklerinize benzemiyordur. Keşke dersiniz, keşke hep suyun altında yaşasam; balık olsam. Keşfetmeyi, korkuyu, güveni, hayranlığı aynı anda yaşarsınız. Tıpkı aşık olmak gibi. Başınız döner, tutkularınıza yenik düşersiniz, sözünüzü tutamazsınız, bir şeyleri yanlış yaparsınız ve şansınız yaver gitmez. Büyü bozulur, korkuya kapılırsınız. En istekli halinizle kaçarsınız, hızla yukarı çıkmak, bildiğiniz sizin olan dünyaya kavuşmak arzusuyla yüzersiniz. Bir anda hızlı soluk alıp vermeler, gözünüzü alan ışık, güm güm! ağzınızdan çıkacakmış gibi atan bir adet kalp. “Deniz seviyesinde olan hava basıncı bir atmosferdir.” Yüzeye çok mu hızlı çıktınız? Akciğer kapasiteniz düşer, kan basıncınız artar, vücut ısınız düşer ve titremeye başlarsınız. Dahası kalp atışlarınız fevkalade hızlanır. Aynı aşık olmak gibi. Arkadaşınız ki -mutlaka birkaç kişilik gruplar halinde dalış yapılmalıdır- vurgun yediğinizi anlayıp size müdahale edilene kadar belki de kalbiniz bir daha o kadar hızlı atamayacak olur. Eğer bir sonsuz varsa sonsuza dek… İşte, aynı aşık olmak gibi.

Derin bir nefes aldım. Zaman avuçlarımdan akıp giderken eğilip denize ilave ettim. Bilinç akışım, denizin akışından hızlıydı. Birkaç şarkı geçti aklımdan, mırıldandım. Bu su hiç durmaz ve denize doğru… Bülent Ortaçgil’i anımsadım, gülümsedim. Düşlerimde bile kaçtım denize doğru, aslında kaçmak değil sevgiye koşmak… Sessizdiler ama çoktular, biraz deli biraz çocuktular…

Her deniz, derin değildir. Ama benimki öyle. Boğulmaktan korkmuyordum, küçük bir sahil kasabasında geçen çocukluktandır yüzmeyi iyi biliyordum. Şöyle derler; “Yüzmeyi iyi bilenler daha çabuk boğulurmuş” ya da onun gibi bir şeydi, ne fark eder? Bir şeye ne kadar çok dikkatinizi verirseniz o şeyin, o kadar tesirinde kalırsınız; büyülenmek gibidir. Bu biraz da bununla ilgili galiba. Anlıyorum.

Çakıl taşları beni çocukluğumdaki birkaç neşeli anıya doğru yolculamışken telefonum çaldı. “Efendim! Sahildeyim, keşfe çıktım -gülüşmeler- Evet sensiz! Ben vazgeçtim, ekipmanımı eksik getirmişim galiba hem bu sefer bensiz mavilerin tadını çıkarın. Yok hayır! senden falan ayarlamayalım. Biliyorum, biliyorum! Şey… Ben ilk defa korkuyorum.” Karşı tarafın cevap vermesini beklemeden kapatılan telefonlar… Zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya, ben kararımı verdim. Belki de tekne turu yapmalıyım ya da balık tutmalıyım. Şu an tam emin değilim. Hayatımda gördüğüm en güzel maviydi. Renklerin de dilleri vardır, bize hep küçük kelimeler fısıldarlar. Çoğu insan duymaz çünkü bilmez onlar. Mavi sonsuzluktur mesela, keşke olta takımımı da getirseydim.

0 Replies to “Daha Çok İkinci Anlamında Vurgun Yemek”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir