Dostoyevski Antropolojisi ve Ahlâk

“Güneş her gün yenidir.” – Herakleitos[1]

“Dostoyevski Antropolojisi” tabiri Berdyaev’in Dostoyevski isimli eserinden alınmış bir kavram. Bilindiği gibi antropoloji insan bilimi demektir. Dostoyevski Antropolojisi’nden kasıt da Dostoyevski’nin insan yaradılışı üzerine olan yorumlarıdır.

Dostoyevski’nin eserlerinde sıkça karşılaşabileceğimiz konulardan biri ‘yaratılış’tır. İnsanın yaratılışı, varlığı, derinliği, ruhun derinliklerinde saklı olan gizlilikler… Sürekli bunların kavgasını veren karakterler ve bu karakterlerin dünya görüşleri… Tabii doğal olarak insan yapısının derinlikleri ile ahlâk kavramının doğuşu ve beraberliği… Ahlâk ile insan bedeni arasındaki alâka nedir? Dostoyevskici bir görüş olarak ahlâk ve insan? Tabii ki bu konuyu işlerken de temel alacağımız kitap Berdyaev’in eseri olacak.

Berdyaev Dostoyevski Antropolojisi ile ilgili olarak şunları belirtiyor:

“Dostoyevski, antropolojisiyle, insan yaradılışının son derece dinamik olduğunu göstermektedir.”[2] İnsan varlığının derinliklerinde tamamen statik bir durum söz konusu değil. Aksine insanın derinliklerinde muazzam bir akış söz konusu. Ben bu durumu Herakleitos’un “Her şey akar” ifadesine benzetiyorum. İnsan varlığının derinliklerinde muazzam bir akış gerçekleşmekte ve bu akış bize ahlâkî birtakım normlar oluşturmakta. Bu ahlâkî normlar bedenin derinliklerinde gerçekleşen savaş neticesinde ortaya çıkmakta. “İnsan ruhunun son derinliklerinde boğuşur Şeytan ve Tanrı. Çünkü kötünün yaradılışı da ruhsaldır ve Tanrısallıkla Şeytan arasındaki savaş alanı, insan doğasının çok derinliklerinde gömülüdür; bu her zaman için böyle olmuştur.”[3] Yani her şey gele gele tek bir noktada bütünleşiyor: Tanrı ve Şeytan. Dostoyevski’de bu her zaman böyledir. Ruhun derinliklerinde gerçekleşen Tanrı ve Şeytan’ın savaşı doğal olarak bizde birtakım fikirler oluşturur ve bu fikirler de ahlâkî görüşler olarak yaşantımıza yansır.

Yaşantımızı bu görüşlere göre oluştururuz.
Ruhun merkezi kalptir ve kalpte meydana gelir Şeytan ve Tanrı’nın savaşı. Kalp, bir muharebe alanıdır. Bu her şey için böyle. İnsan âşık olduğu zaman da kalp muharebe alanıdır, nefret ettiği zaman da böyledir. Kalp, içeride meydana gelen savaşın kıvılcımlarından oluşan fikirlerin zihinde şimşek gibi çakmasıyla ahlâkî normların ilk köklerinin filizlendiği bir mekân ve bu mekân bizim için çok kutsal. Dostoyevski’de her zaman kalbi yaralı bir insan vardır. Hiç değişmeyen bu altın kural bize kitaptaki ana karakteri de bu şekilde vermiş oluyor aslında. Kalbinden en çok kan akan en önemli karakterdir.

İnsan ruhunun derinliklerinde gerçekleşen savaş bize güzelliği getirecektir çünkü “Dünyayı güzellik kurtaracak.” Ancak Berdyaev’in de dediği gibi; güzellik, Herakleitos’un ırmağının akıntısında sürüklenir.[4] Herakleitos için her şey akar, hiçbir şey durağan değildir ve savaş, her şeyin babasıdır. Yani ruhumuzun derinliklerinde gerçekleşen bu savaş her şeyin babası konumunda çünkü hayatımızı düzenleyen her ahlâkî norm buradan meydana çıkmakta. Kimilerini intihara sürükleyen bu savaş kimilerini de güzelliğe götürebiliyor. Ve güzellik, estetik yaşantının da temelini oluşturuyor.

Bir önceki yazımda işlediğim bir konuydu estetik. Tunalı şöyle diyordu:

“Güzel dediğimiz şey, o halde nedir? Güzel, bir değer, bir idea, bir eidos (öz) olarak düşünülebileceği gibi orantı, simetri, düzen gibi estetik objenin niteliği olarak da belirlenebilir. Aynı şey çirkinlik için de söylenebilir.”[5]

Güzellik, insan ruhunun özü, eidos’udur. İnsan ruhunun özünde bulunan güzellik, akıntı içerisinde kaybolmakta. Ahlâkın da temelini oluşturan (pulcritudo) güzellik kavramıdır. Her şey “güzel” içindir, bize “güzel” gelen içindir ama bu güzellerden biri hakiki “güzel” olmak zorunda. Bu da birbiri içine girmiş bir ton soruyu beraberinde getirmekte.

Herakleitos der ki: “Bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın, öylesine derindir ruhun logos’u”.[6]

Logos, akıl, kural gibi mânâlara gelir. Logos’un temelinde yer alıyor “pulcritudo”. Bizce logos, ruhun kalbi gibi bir şey, çünkü ruhun kalbinde gerçekleşen savaş bize vermekte güzeli ve güzel ruhta olduğuna göre, ruhun kalbi de “logos” olduğuna göre her şey logos’tan meydana geliyor. Bize ahlâkî kurallarımızı veren logos’tur. Zıt kutupların savaşı neticesinde ortaya çıkan kurallar bütünü… Şimdi, bu konu ile alâkalı olarak Karamazov Kardeşler’den Mitya’ya kulak verelim:

“Güzellik… Dehşet verici, korkunç bir şey! Dehşet verici çünkü tanımsız bir şey, Tanrı bazı bilmeceler ortaya attığı için tanımlanması da olanaksız. Burada kıyılar birbirine yaklaşır, BÜTÜN ÇELİŞKİLER BİR ARADA YAŞAR. (…) Sırlar korkunç derecede çok! Bu kadar çok bilmece yeryüzünde insana zulüm ediyor. (…) Güzellik! Yüreği yüce, zekâsı yüksek bir insanın bile söze Meryem Ana idealiyle başlayıp Sodom idealiyle sözünü bitirmesine katlanamıyorum. Ruhunda Sodom idealini taşıdığı hâlde Meryem Ana idealini de reddetmeyen ve bu idealle gerçekten yüreği yanan, lekesiz gençlik yıllarındaki gibi gerçekten yanan biri daha da korkunçtur. Hayır, insanoğlu geniş, hatta çok geniş, ben olsam daraltırdım. Bu ne iştir böyle, şeytan bile içinden çıkamaz! Akla rezillik olarak görünen şeyi yürek tam bir güzellik sayıyor. (…) Güzelliğin sadece korkunç olmakla kalmayıp aynı zamanda sırlarla dolu bir şey olması korkunç. Burada Şeytan Tanrı’yla çarpışıyor, SAVAŞ MEYDANI İSE İNSANLARIN YÜREĞİ.”[7]

Görüldüğü gibi Dostoyevski Karamazov Kardeşler’de Mitya’nın ağzından bizim söylemek istediklerimizi dile getiriyor. Güzellik aynı zamanda korkunç bir şey. Şeytan Tanrı ile çarpışıyor ve savaş meydanı insanın yüreği.

Tamamen Herakleitos’çu bir dinamizmin hâkim olduğu Dostoyevskici insan görüşünde kalp, çatışmanın merkezinde yer alır. Dostoyevski, Berdyaev’in belirttiği gibi güzellikte tüketen bir hareketlilik görmekte. Aynı zamanda Tanrı ve Şeytan’ın muharebeleri gibi trajik çatışmalar da görüyor. Güzellik, varlığını insan vasıtası ile göstermekte. İnsan olmasa güzellik olmayacak. Güzellik de doğal olarak varlığını ahlâkta bulacak çünkü ahlâkî olmayan şey güzel değildir. Aslında Dostoyevski’de gördüğümüz şudur:

Herakleitos benzeri bir dinamizmden söz eder Dostoyevski bizlere. Zıt kutupların savaşı kalbimizde cereyan eder. Ruh ve nefs savaşı gibi Tanrı ve Şeytan savaşı. Ve “güzellik” o kadar hareketlidir ki onda bizi tüketen bir şey vardır. Yorucudur, korkutucudur, tesir altına alıcıdır. Güzellik, tam anlamıyla yıkıcıdır. Ancak yapıcıdır da çünkü ahlâkî kurallarla birbirine sıkı sıkıya bağlanmış durumdadır. Güzellik, şeytanı yıkıcı bir kavramdır, Tanrı’yı ise güçlendirici. Yani güzellik yıkıcı ve yapıcı bir kavramdır. Güzelliğin Tanrı’nın bir yansıması olduğunu düşünürsek durum daha da karışır. Bu kadar büyük bir laf etmeyeceğiz. Şimdi Herakleitos’un ahlâk görüşüne dönelim tekrardan.

Bedia Akarsu Herakleitos’un ahlâk görüşü ile ilgili şu bilgileri veriyor bize:

“Herakleitos’a göre evren, boyuna akan bir süreçtir, başı sonu olmayan bir değişmedir, hiç durmayan bu değişme içinde kalan, sürüp giden hiçbir şey yoktur. Her şey akar. (…) Evrene hükmeden Logos’tur, kanundur, düzendir, akıldır. Bu evren kanununu, bu logos’u dile getiren de Herakleitos’a göre, polarite (kutupluluk)’dir. Logos’un içeriği kutuplu karşıtlar hâlinde hiç sona ermeyen hareketle gelişip serpilir. Evren bize bir yandan sürüp giden bir hareket, öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür.”[8] Ve Herakleitos bizi çok sarsıcı bir olgu ile karşı karşıya bırakır: Yazgı.

“Mutlu olmak insanın kendi elindedir; dünya hep olması gerektiği gibidir. İnsanın mutluluğu kendini dünya düzeni içinde bulması ile mümkündür, bu da insanın ruhunun daimonca olması ile ilgilidir, daimonca olmasına bağlıdır. Yani insanın mutluluğu kendi iç durumuna bağlıdır. Daimon burada dış anlamda değil, iç anlamda alınyazısıdır.”[9]

Erkeğin alın yazısı kadındır, kadının erkek. Burada yine eski yazıma dönmüş oluyorum. Dostoyevski’nin eserlerinde gördüklerimiz ruhun kendi yazgısının iç tragedyaları aslında. Kadın, erkeğin iç tragedyasıdır demiştim. Pulcritudo ve kadın. Âşık olmak, güzel üzerine düşünme sanatıdır. İç anlamda alınyazısıdır demek, kadın demektir benim için. Dostoyevski’de her şey “kadın” mevzusuna çıkıyor aslında dikkatli bakınca. Çünkü ruh sahiden dinamiktir, akışkandır ve ruhu bu akışkanlıktan tek mahrum eden kadındır.

Mevzuu özetlemek gerekirse Dostoyevski’de insan görüşü tamamen çatışık bir görüştür. İnsan, sürekli çatışma hâlindedir, ruhunun derinliklerinde fırtınalar kopar. Tanrı içimizdedir, ama Şeytan da içimizdedir ve ikisi içimizde savaştıkça bizler ahlâk üretiriz. Her şey akar, ruhumuz da dahil olmak üzere ve biz gerçek mutluluğu ruhumuzun daimonca olmasında buluruz, yani iç anlamda alınyazısı… Ruhumuz bir kadına tutulduğunda mutlu oluruz, hareket kesilir, her türlü ahlâkî üretim durur, artık her şey o olmuştur ve biz onunla durağanlaşmak isteriz. Tanrı’yı ve Şeytan’ı unuturuz. Tanrı ve Şeytan’ı unutursak biz, biz olmaktan çıkarız ve O oluruz. Bizi hangisi mutlu edecek peki?

“Olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu!”

DİPNOT:

[1] Herakleitos – Fragmanlar, s. 45, Alfa Yayınları, 1. Basım, Kasım 2014

[2] Berdyaev – Dostoyevski, Adam Yayıncılık, 1. Basım, Mayıs 1984, s. 42

[3] A.g.e. s. 43

[4] A.g.e s. 44

[5] Prof. İsmail Tunalı – Estetik, s. 21, Remzi Kitabevi, 17. Basım, Eylül 2017, İstanbul

[6] Herakleitos – Fragmanlar, s. 123, Alfa Yayınları, 1. Basım, Kasım 2014

[7] Dostoyevski – Karamazov Kardeşler, s. 155, Can Yayınları, 5. Basım, Şubat 2016, İstanbul

[8] Bedia Akarsu – Ahlâk Öğretileri 1, s. 17, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1970

[9] A.g.e. s. 18

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir