Dostoyevski’de “Kant’çı Ahlâk ve Özgürlük” Üzerine

Dostoyevski’nin özellikle Suç ve Ceza isimli eserinde gördüğümüz “İyi-Kötü” çatışması bize Kant’ın “İyi isteme” buyruğunu hatırlatıyor. Kant’ın ahlâk felsefesine kısaca dokunmak gerekirse, “Dünyada, dünyanın dışında bile, iyi bir istemeden başka kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek hiçbir şey düşünülemez.”[1] Her türlü bencillikten uzak, tamamen iyi bir isteme Kant’taki ahlâk felsefesinin temel taşlarından biridir.

Suç ve Ceza’da Raskolnikov (Rusça, “raskolnik: aykırı görüşlü” sözcüğünden gelir) tamamen insancıl düşüncelerle hareket eder, insanlığın kurtuluşu adına bir eylemde bulunmak ister, saplantılı düşünceler içerisindedir ve sürekli bir gel-git halindedir. Sefalet içerisinde yaşayan Raskolnikov, “Neden iğrenç bir tefeci öldürülmesin ve parası ile birkaç fakir mutlu olmasın” gibi bir ülküyle hareket ederken vicdanî ahlâkı ise bunun tam tersini ister. Yani tefeci kadını öldürmemesi gerektiği yönünde bir baskı uygular ülküsüne.

Biz Dostoyevski’de “Ülkü” kavramına yabancı değiliz. Delikanlı’da da Arkadiy Dolgorukiy’in bir ülküsü vardır ve ülküsünü gerçekleştirmek için gözü hiçbir şey görmez. Raskolnikov ve Dolgorukiy arasındaki fark ikisinin de tamamen farklı ülküler peşinde olmaları. Raskolnikov tamamen dünyayı kurtarmayı ve fakirlere, ezilmişlere daha mutlu bir hayat yaşatmayı düşünürken Dolgorukiy bunun tam tersi bir şekilde “Cebim iki ruble gördüğü zaman bir başıma olmak, kimsenin buyruğunun altında olmamak isterim; çalışmaya, Bay Kraft’ı uğruna bir şeyler yapmaya çağırdığınız insanlığın o mutlu geleceği için bile olsa, çalışmaya yanaşmam ben”[2] şeklinde ifade eder ülküsünü. Yani biri bencillik üzerine kurulu bir ülkü, diğeri ise tamamen insanların mutluluğuna adanmış bir ülkü. Birbirinin tamamen zıddı iki kişilik. İki karakterde de görebildiğimiz en iyi şey, insanın bir şeyler yapabilir olması aslında. İnsanı hayvandan ayıran en büyük özellik onun “ yapabilme” özelliğidir. Bu iyi bir şey ya da kötü bir şey olabilir. Buna Heinz Heimsoeth çok güzel bir şekilde değiniyor. “Hayvanlar ahlâk bakımından iyi olan bir eylemde bulunamazlar.” Bundan dolayı hayvan bir şeyden sorumlu tutulamaz. Ancak insan iyi veya kötü bir şey gerçekleştirebilme hakkına sahiptir ve bu hakka sahipken “iyi için iyi”yi gerçekleştirmek onun ödevlerinden biridir. İşte bunu Raskolnikov’da ne kadar görüyoruz?

“İnsanın doğal, yani duyulara bağlı bütün güçleri kendi ‘beni’ne çevriktir. Bu güçler insanın doğal varlığının korunmasına yararlar. Her canlı varlık, sanki kendi için, kendi içinde dönüp dolaşır. Ahlâk motiflerinin, itmelerinin birleştikleri merkez, kendi dışımızda bulunan başka akıl sahibi varlıklardır.”[3] Ve hemen akabinde Kant’ın şu sözlerini paylaşır: “Giz dolu bir güç, bizim başkalarının iyiliğine yönelmemizi gerektiriyor.” Bu güç, insanın içerisindeki ahlâk duygusu ve bu duygunun insanların kendi ülküleri ile olan çarpışmalarını Raskolnikov ve Dolgorukiy’de çok iyi bir şekilde görebiliyoruz. Berdyaev’in belirttiği gibi suç işleyene gelen ceza dıştan gelen bir ceza değildir, hatta çoğu kez dıştan gelen cezaların caydırıcı etkileri bile olmaz suç işleyen üzerinde. İnsana gelen asıl ceza “Kendi içinde olan tanrısal bir ilke”, işte bu.

Dikkat edersek Raskolnikov tefeci kadını neden öldürdüğünü kendi de bilmez ya da bu ahlaksal amacın davranışı açıklayamadığını fark eder. İnsanlık adına işlenen bir cinayet ve bu fikre direnen ahlâksal vicdan arasındaki çarpışma.

İnsan, özgür olduğu için bir şeylerden sorumludur ve Dostoyevski insanın özgürlüğünün önüne kader ile set çekmiştir.[4] Berdyaev’in gayet iyi işlediği özgürlük bahsi, pırıltılı yorumlarla devam eder ve Raskolnikov, Stavrojin, Kirilov vs. karakterlerin tragedyaları birer özgürlük ilahisi olarak kitapta yerini alır. İncelemeye devam edersek Dostoyevski ve Kant’ın aslında aynı şeyi düşündüğü ancak temel karakter olarak farklı şeyleri seçtiklerini görürüz. Kant’ta “özgürlük” kavramı en önemli kavramlardan biri olduğu gibi aynı şekilde Dostoyevski’de de çok önemlidir. Kant, insanın içindeki “Buyruk” sayesinde “Özgürlük” kavramının gerçek olduğunu iddia eder ve bu şekilde yani o buyruğa uyup uymama hakkımızı kullanabilmemize bakarak “Özgürlük” kavramının varlığından bahseder. Kant’a göre insan özgür olduğunu kendi deneyimleriyle bilemez çünkü deneyimler, “Salt anlama yetisinin ilkelerine nedensellik ilkelerine bağlıdırlar.”[5] İnsan özgür olduğunu biliyorsa bu bilgi deneyimlerden gelmemektedir. Bu bilgi insanın içinde duyduğu “Buyruk”tan gelmektedir. İnsan bu buyruğa uymasa bile ona uyabilir, bu “-ebilme” özelliği bir bakıma insanda özgür olduğu bilincini uyandırıyor. Kısacası özgürlük, ahlâk yasasının ratio essendi’sidir[6] yani varlık nedenidir, düzenidir. Ahlâk’ı var eden özgürlük duygusudur ve özgürlük olmasa ahlâk da olmaz çünkü özgürlüğün olmadığı ve herkesin zorunlu olarak makine gibi çalıştığı bir toplumda “Ahlâk”tan bahsetmek mantıksız olur. Ahlâktan bahsedebilmek için öncelikle özgür bir fert olmalı önümüzde. Neticede zihni özgürlüne set çekmiş insanlar da yaptıkları şeylerden kınanmaz. Mesela sokakta yaşayan bir deli çırılçıplak dolaşınca kimse bunu ahlâkî noktada kınamaz. Burada bir nevi zorunlu bir yaşam vardır o deli için çünkü duygularını ve iradesini kontrol edemez ve sadece “Yapar” ancak neye göre ve ne için yapar tüm bunları bilmez. Kant için özgürlük transandantal bir olaydır ve bize algılayabilmemiz için verilmemiştir. Algılayabilmemiz için verilmiş olsaydı deneyim dünyasında algılayabilirdik. “Onu bize –doğanın değil, salt pratik aklın bir olayı olarak- ahlâk yasası, yok sayamayacağımız bir şekilde, fakat, sadece göstermektedir.”[7] Kant için “Özgürlük”ü özgürlük eden şey yani onun mütemmimi gelişigüzel olması değildir. Aksine bir zorunluluk olması özgürlük’ ü olumlu bir özgürlük haline getirir. Başıbozuk bir özgürlük olumsuz bir özgürlükten başkaca bir şey değildir. “Olumlu anlamda özgürlük bir ‘yasaya uymadır.”[8] Yani aslında bir bakıma disiplin de diyebiliriz buna.

Dostoyeski’nin özgürlük anlayışına gelecek olursak onda da aynı şeyi görürüz. Keyfi olan özgürlüğün bir süre sonra yitip gideceğini söyler , Dostoyevski. Ancak Kant’taki özgürlük anlayışına nispetle Dostoyevski’de ki farklılık “Özgürlük anlayışı”nın doğru yönetilebilmesidir. Dostoyevski’de bu anlayışı doğru yönetecek şey “Ruh”tur. Ruh, insanı eski düzenden yeni düzene taşıyacak bir vasıtadır onun gözünde. Berdyav der ki:

“Özgürlük bozularak keyfî bir davranış olmaya başlamıştır; bundan böyle boş, değersiz meydan okur bir kendi kendini kanıtlamaya dönüşmüş ve bireye yük olup çıkmıştır. Stavrojin ve Versilov’un özgürlüğü boştur, anlamsızdır; Svidrigaylov ile Fyodor Pavloviç Karamazov’un özgürlüğü kişiliği öldürür; Verhovenski’nin özgürlüğü suç işlemeye kadar varır; Kirilov’un şeytansı özgürlüğüyle İvan Karamazov’unki ise insanı öldürür. Görülüyor ki keyfi olan özgürlük, kendi kendini yok etmektedir; bunun eninde sonunda tutsaklığa yol açması ve insan yüzünü değiştirmesi özgürlüğün kendi yapısından gelen bir şeydir.”[9]

Bu uzun paragrafta da görüldüğü gibi Dostoyevski gelişigüzel bir özgürlükten yana değil. Kant gibi o da belli bir düzenden yana. Berdyaev buradan işaretle Dostoyevski’nin insan alınyazısıyla özgürlüğü karşı karşıya koyduğunu iddia eder. Yani bir alınyazısı, bir de özgürlük… İnsan gelişigüzel bir özgürlüğe sahip olduğu zaman özgürlük onu ele geçirmekte ve kişiliğini yok etmeye başlamakta. Yanlış yönetilen özgürlük Dostoyevski’nin kahramanlarını bir bir yere düşürmüştür ve Dostoyevski işte tüm bunlardan sonra yeni düzene geçişi ruh özgürlüğüne bağlamıştır. Dostoyevski için bu yeni düzen inanç ve bilinç özgürlüğü üzerine temelli bir özgürlük olacak ve her türlü inanç “kuşku ırmağından” geçecek. Keza Dostoyevski için özgürlük kendi kendini bitirir yani intihar eder aslında. Çünkü Dostoyevski için özgürlük bir şeyleri aydınlatamaz ve silinip yok olan özgürlüğün yerini bir zorunluluk alır. “Özgürlük bozulur, keyfî davranış olur; keyfî davranış da sınırlamaya dönüşür. Keyfî davrananlar, dinsel vicdan özgürlüğünü yok sayanlar, insan ruhunun özgürlüğüne inanmayanlardır.”[10]

Dostoyevski’ye göre başıbozuk bir özgürlük daima zorbalık getirecektir. Bu da her türlü ahlâkî şeyi yok saymak demektir. Zorbalığın olduğu yerde gözyaşı olacaktır. “Özgürlük, içinde, doruğa ulaşan bir şiddet öğesi taşır” diyen Berdyaev, Fransız İhtilâlinden örnek vererek “Sınırsız özgürlük”ün bir anda “sınırsız zorbalık”a dönüştüğünü ifade eder. Tüm bunlardan sonra gerekli özgürlüğün nasıl oluşacağını ise Tanrı’nın yolu ile ifadelendirir , Dostoyevski. “Deccal’in yolunda sadece zorbalığa gidilebilir. Tanrı’nın dışta kalacağı her birlik, her evrensel mutluluk fikri, insanı kendi kendini yitirme, ruh özgürlüğünü yitirme tehdidi karşısında bırakacaktır.”[11] Aslında Kant’ın ismini koyamadığı şeyi isimlendiriyor Dostoyevski. Mekanik bir zorunlulukla yönetilen dünyada, iyi ve güzelin zorla hüküm sürdüğü bir dünyada Tanrı olamaz. Bu tür bir dünya mekanik bir dünyadan başka bir şey değildir. İnsan ruhunun özgürlüğü ve Tanrı dışarı atılırken varılan sonuç, mekanik bir dünyadan başka bir şey olmuyor. Bu durumda Tanrı, özgürlüğün Ratio Essendi’si, yani varlık sebebi oluyor. Dostoyevski diyalektiğinde Tanrı olmadan özgürlük olmuyor. Bu durumda insanın ahlâkî kurallarını koyan yasa da direkt Tanrı ile alâkalı olup çıkıyor. Dostoyevski’de ahlâk ve ödevler tamamen Tanrı ile alakalı. Kant bu konuda sessizliğini korumuştur. Ona göre varlığı gizli bir güç insanların iyiliğine yönelmemizi istiyor. İşte Dostoyevski’de bunu isteyen gücün adı ortada: Tanrı.

Görüyoruz ki Kant için pratik aklın üç postulatı vardır:

1-) Ölümsüzlük

2-) Özgürlük

3-) Tanrı’nın varlığı

Dostoyevski kendi diyalektiğinde “özgürlük” kavramı üzerinden geri kalan iki postulatı da açıklıyor aslında ve tüm soruları da aslında yanıtlamış oluyor. Kant ise ucu açık bırakılmış birtakım ibarelerle bu işi kapatıyor. Keza yine Kant der ki: “İnsan ve genel olarak her akıl sahibi varlık, şu veya bu isteme için, rastgele kullanılacak sırf bir araç olarak değil, kendisi amaç olarak vardır; ve gerek kendine gerekse başka akıl sahibi varlıklara yönelen bütün eylemlerinde hep aynı zamanda amaç olarak görülmelidir.”[12] Sanki burada Nietzsche’vari bir hava var aslında. İnsan, üstün insana köprüdür değil de insan insana köprüdür, insan insan için amaçtır gibi. Peki, neyin amacı? İyi’yi gerçekleştirebilmenin amacı diyebiliriz belki de. Çünkü insan, en çok başka bir insanda iyi’ yi gerçekleştirebilir ve onun için mücadele edebilir. Raskolnikov’un tavrında Kant’taki bu yorumlama yok mudur? Ve Raskolnikov kendi özgürlüğünü yönlendiremediği için yok olmadı mı?

DİPNOTLAR:

[1] Kant – Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, s. 1

[2] Dostoyevski – Delikanlı, İletişim Yayınları, s. 105

[3] Heinz Heimsoeth – Kant’ın Felsefesi, Doğu Batı Yayınları, s. 54

[4] Berdyaev – Dostoyevski, Adam Yayıncılık, s. 57

[5] Heinz Heimsoeth – Kant’ın Felsefesi, Doğu Batı Yayınları, s. 133

[6] A.g.e. s. 134

[7] A.g.e. s. 135

[8] A.g.e. s. 135

[9] Berdyaev – Dostoyevski, s. 57

[10] A.g.e. s. 61

[11] A.g.e. s. 63

[12] Kant- Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, TFK Yayınları, s. 45

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir