EDEBİYAT VE SANATTA SENDROMLAR (1) :

1-HİPERGRAFİ

Bilimdeki ismiyle Geschwind Sendromu, beyindeki temporal lobda oluşan epilepsi haliyle ortaya çıkar. Bu epileptik nöbetler esnasında bilişsel fonksiyonlarda farklılaşma olur; hipergrafi (aşırı yazı yazma), aniden ortaya çıkan ve aşırıya kaçan dinsel düşünceler veya işitsel sanrılar gibi anormal bulgular görülür. (Geschwind & Waxman, 1975.)

Bu hastalıktan müzdarip bir kişi yazmak için kitapları, duvarları ve hatta mobilyaları bile kullanabilir. Kalem ve kağıdı yoksa şayet vücudunu yaralayarak kendi kanı ile ve hatta buna cesaret edemiyorsa dışkısı ile yazmaya başlar. Rus yazar Dostoyevski hipergrafinin tüm belirtilerini taşıdığından Norman Geschwind bu sendroma Dostoyevski Sendromu demiştir.

Bu sendroma yakalanmış en ünlü sanatçı, Hollandalı ressam Vincent Van Gogh’dur. Kardeşi Theo’ya en kısası 6-7 sayfa uzunluğunda 200’e yakın mektup yazmıştır. 1872 ile 1890 yılları arasında kaleme aldığı toplam mektup sayısı ise 902’dir. Gogh, Theo dışında kendisi gibi ressam olan Paul Gauguin ve Emile Bernard‘e de mektuplar yazmıştır.

Özellikle Şubat 1888’de Güney Fransa’daki Arles’e taşındıktan sonra kardeşine yazdığı mektupların sayısı oldukça artmıştır. Mektuplarında da yazmaya olan karşı konulmaz hevesini kardeşine sürekli açıklamaktadır. Hayatının son dönemlerini intihar düşüncesi ile geçiren Gogh, Eylül 1889’da Theo’ya duygularını şu şekilde aktarmıştır:

’’Krizden önce acıdan ziyade korku hissediyorum…Tıpkı intihar etmeyi düşünen ve suyu soğuk bulup tekrar kıyıya çıkmak isteyen biri gibi tüm gücümle iyileşmeye çalışıyorum.”

Discovery, Tales Of Death serisinde yayınladığı Van Gogh belgeselinde, ressamın kardeşi ile olan mektuplaşmalarına da yer vermiştir.

Amerikalı yazar Arthur Crew Inman 17 milyon kelimelik günlüğü ile bu sendromu taşıdığı düşünülen yazarlardan. Günlük, daha sonrasında Daniel Aaron tarafından düzenlenerek ‘’The Inman Diary’’ ismiyle Amerika’da piyasaya sunulmuştur. Ayrıca Alice in Wonderland’ın yazarı Lewis Caroll’un da eskizlerinden yola çıkılarak aşırı yazı yazma hastalığından müzdarip olduğu söyleniyor.

54 yaşındaki nörolog ve yazar Alice Flaherty bir dönem ABD basın ve medyasına konu olmuş hipergrafi hastalarından bir diğeri. İlgi duyanlar, yazar hakkında yazılmış ‘’Quirky Minds: Hypergraphia: A River of Words’’ adlı makaleyi okuyabilirler. David Sylvian’ın 2014 yılında çıkardığı Hypergraphia: The Writings of David Sylvian kitabı da sendrom hakkında yazılmış önemli otobiyografik eserlerden biri.

Alice Flaherty

Konuyla alakalı filmlerden ise en bilineni 2000 yapım Quills’tir. Başrollerini Kate Winslet ve Geoffrey Rush’ın paylaştığı filmde Marquis De Sade’yi canlandıran Rush, kağıt bulamayınca kanıyla kıyafetlerine, sonrasında ise dışkısı ile duvarlara yazı yazmaktadır.

‘’Yazmasam deli olacaktım.’’ Sait Faik Abasıyanık

Yazmamış olsaydım, sağaltılamaz bir alkol bağımlısı olurdum.” Marguerite Duras

Eğer yazmamış olsaydım, katil olabilirdim.” Emil Michel Cioran

‘’Yazmak için yaşadım, yaşamak için yazdım.’’ Samuel Johnson

2-OTHELLO SENDROMU

Othello sendromu, bir diğer adıyla Patolojik kıskançlık, adı üstünde kıskançlık ile ilgili bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu sendrom insanın sevdiği kişiyi uç noktalarda sahiplenerek, onu sevgi ve kıskançlığından öldürecek raddeye gelmesidir. Gereğinden fazla, bireylere zarar veren kıskançlığın Othello Sendromu’na dönüşmemesi için, zamanında önlemler alınması gerekir.

Sendrom, adını Shakespeare’in dünyaca ünlü oyunu ‘’Othello’’ dan alır. Oyunun başkahramanlarından Othello, karısı Desdemona’yı büyük bir aşkla sevmektedir. Ancak karısı Othello’nun kendisine aldığı ilk hediye olan mendili kaybetmiştir. Tam bu noktada Othello, karısının mendili kaybetmesinden kuşkulanmaya başlar.

Yemin ederim, bilmeden üst üste aldatılmak, aldatıldığından kuşkulanmaktan çok daha iyi… Her gece rahat uyuyordum, tasasızdım, yerindeydi keyfim. Ah, bundan sonra elveda gönül rahatlığına! Elveda rahat! Elveda huzur!” (s.118)

Mendili ele geçiren Iago, Othello’nun Desdemona’ya olan güvenini sarsacak bir plan yapar ve planını başarıyla hayata geçirir. Kıskançlığından kendini yiyip bitiren Othello, önce Cassio’yu, sonra karısını öldürür. Bu arada her şeyin Iago’nun planı olduğu ortaya çıkar. Bunun üzerine Othello kendini öldürür ve Iago idama mahkûm olur.

Rus yazar Tolstoy’un romanı Kreutzer Sonat da karısının kendisini genç bir kemancı olan Truhaçevskiy ile aldattığını düşünen Pozdnişev’in hikayesini anlatır. Pozdnişev’i yiyip bitiren bu şüphe ilk zamanlar onu korkutsa da, kahraman hikayenin ilerleyen zamanlarında kıskançlığın yarattığı endişe ve öfkeden beslenen bir insan haline gelir.

‘’Sessizce yaklaşıp ansızın kapıyı açtım. Yüzlerindeki ifadeyi hatırlıyorum. Hatırlıyorum çünkü bu ifade bana acı dolu garip bir sevinç veriyordu. Korku ifadesiydi bu. Bana gereken de buydu. Beni gördükleri ilk saniyede yüzlerinde beliren o umutsuz korku ifadesini asla unutmayacağım. ‘’ (s.100)

Othello Sendromu’nda bütün bir zihni ele geçiren kuşku ve kaygı söz konusudur, kişi işini yapamaz hale gelir. Gerçeklik algısı bozulmuştur, aldatıldığına ya da terkedileceğine dair senaryolar ürettikçe kıskançlık krize, öfkeye dönüşür. Sahiplenme duygusu had safhadadır, kıskandığı kişinin kendisine ait olması dışında bir alternatifi yoktur. Bozulan gerçeklik algısıyla sürekli dehşet duygusu ve öfke patlamaları yaşar. Bu noktadan sonrası şiddettir ve öldürmeyi denemek an meselesidir.

3-STOCKHOLM SENDROMU

Rehinelerin, kendilerini esir alanların duygularını anlama noktasına gelmeleri ve kendisini rehin alan kişilerle geçirdikleri sürenin sonunda onlara yardımcı olmaya başlaması ve nihai olarak da onlarla özdeşim kurmalarına Stockholm Sendromu denmektedir. Rehineler saldırganla özdeşleşir ve hatta hayatta kalma duygusu ile onunla beraber hareket etmeye başlar. Bu durum kurbanın kendi kararı doğrultusunda gerçekleşen bir olay değil, şiddetin direk olarak doğurduğu sonuçlardan bir tanesidir.Rehin alma, tecavüze uğrama, taciz, savaş gibi birçok durumda Stockholm Sendromu’na rastlanır.

İlk kez psikiyatr Bejerot tarafından tanımlanan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından 6 gün boyunca rehin tutulan banka görevlisi bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır ve mahkemede soyguncunun lehinde ifade vererek savunma ücreti için para toplar.Sonrasında ise nişanlısından ayrılarak soyguncunun hapisten çıkmasını bekler. Soyguncu serbest kaldığında ise evlenirler.

Olay sırasında telefonla basına konuşan rehinelerden Kristin Emmark’ın ‘’Asıl korktuğum polis. Biz burada iyi vakit geçiriyoruz” demesi ülkede büyük etki yaratmıştır. Olay, ülkede :’’ Soyguncular bankadan para çalamadılar fakat bazı insanların kalbini çaldılar.’’ şeklinde yorumlanmıştır.

 

Sendromu konu alan en ünlü şarkı İngiliz rock grubu Muse’nin 2003 yılında çıkardığı Stockholm Syndrome’dur. Kitty Thomas’ın 2010 yılında yayınladığı Comfort Food da tartışmalara yol açan bdsm türünde bir roman. Stockhol Sendromu’nu ele aldığı söylense de okur tarafından beğenilmemiş, yalnızca kadına şiddetin olduğu bir hikaye şeklinde yorumlanmıştır. Romanın Goodreads puanın da 3.76 olduğunu belirtelim.

Senaryosunda Stockholm Sendromu’na yer vermiş filmlere bakacak olursak , Andrew Niccol’ün 2011 yılında çektiği ve başrollerini Amanda Seyfried ve Justin Timberlake’in paylaştığı In Time filmini örnek vermek mümkün. Ayrıca son dönemde parlayan, Netflix’in İspanyol yapım dizisi La Casa De Papel de Denver ve Monica ikilisi üzerinden bu sendromu keyifli bir şekilde işliyor.

Sendromu konu alan başlıca filmler :

1-Môjû- 1969

2-Il portiere di notte– 1974

3-Mavi Boncuk– 1975

4-Patty Hearst – 1988

5- Átame! – 1989

6-A Life Less Ordinary – 1997

7-Buffalo’66 – 1998

8-The Last Samurai – 2003

9-Highway– 2014

10-In Time – 2011

Bir cevap yazın