Site Loader

  Monet, Cezanne, Manet gibi isimlerin öncüsü olarak gösterildiği empresyonizmde (izlenimcilik olarak da anılır), sanatçı doğadaki unsurları duygularının izdüşümünde işler. Fiziki çevrenin duygusal izlerini – yahut adından anlaşıldığı gibi izlenimlerini- sanatçı fırçasında somutlaştırır da diyebiliriz. Fransa’da doğan bu akımın işlenişi coğrafya ve sanatçıya göre çeşitlilik gösterir ki bu farkı sanat eserini incelediğinizde fark etmek çok zor değildir. Fırça vuruşlarının keskin ayrımını hemen fark edebilirsiniz. Belverede’de (Viyana) esere bakmanın izleyicinin fiziki konumuyla sıkı korelasyonunu o kadar iyi anlamıştım ki…Özellikle de bir izlenimci sanatçıya bakıyorsanız. Van Gogh’a yaklaştıkça darbelerle pürüzleşen eserden vuruşları duymaya başlarsınız mesela. Pat pat pat pat… Kunsthalle Hamburg’da modern resmin babası olarak anılan Cezanne ve onun etkisinde izlenimci eserler veren Paul Gauguin ile Van Gogh’u karşılaştırma fırsatını henüz buldum. Bir dönem birlikte çalışmalarının aksine Gauguin eserlerinde bir o kadar sakin. Kişiden kişiye değişiyor demiştik. Hastalığının ilerlemesiyle fırçasını sertleştirerek empresyonizmi post hale getiren Van Gogh’u örnek verebilir miyiz? 

Monet
Palais des Beaux-Arts de Lille
Paul Gauguin,
Hamburg Sanat Müzesi
Vincent Van Gogh
The Plain of Auvers (1890), Belvedere Museum
Detaylar..

Biraz da eserleriyle benim çok ilgimi çeken, yakından da izlemeye fırsatı bulduğum bir sanatçıya değinmek istiyorum: Max Liebermann. 1847-1935 yılları arasında yaşayan Liebermann Alman empresyonizminin en önemli isimlerinden biri kabul ediliyor. Bir dönem yönettiği Prusya Sanat Akademisi’nden, büyüyen Nazi damarı sebebiyle ayrılan Liebermann’da bir izleyici olarak en ilgimi çeken şey renkleri ve gölgeleme tekniğini kullarak empresyonizm etkisinde –neredeyse- hyperrealism’i andıran eserler vermesi. Hiperrealizmde eserin fotoğraf mı yoksa bir tablo mu olduğunu ayırt edemeyecek kadar gerçeklik vardır. Liebermann’da kastettiğim öyle keskin bir gerçeklik değil tabii ki. Fakat “fotoğraf çekiyormuş gibi” boyaması ve portre çalışmalarında da alışılanın aksine büste odaklanmanın ötesinde arka planı detaylarıyla vermesi bazı eserlerinde bana bu akımı da hatırlattı. Eserlerine direkt aktardığı bu gerçeklik aslında Liebermann’ı izlenimcilik çizgisinde ne kadar kuvvetli duyuşları olduğunu da gösteriyor. 

Yaşamı boyunca kendisi dahil olmak üzere ( yukarıda görüldüğü gibi ) birçok tanınan ismin portresine renk üfleyen Liebermann, sanat çevresinde saygı gören biriydi. Nazi baskısı sebebiyle medyada ölüm haberi dahi duyurulamayan bu önemli ismin eserlerine dünyanın bir çok yerinde rastlayabilirsiniz. Ben Liebermann’la Hamburg’da tanıştım, daha önce tanımıyordum. Bu gösteriyor ki – İlber Hoca’nın da değindiği gibi – seyahatlerde müzeleri ve sanat galerilerini ziyaret etmek seyahat öncesinde, esnasında ve sonrasında not alarak bol bol okuyarak araştırmak kadar önemli. St. Petersburg’da, New York’ta, Berlin yahut Paris’te yolunuz müzelere düşerse umarım içli bir nefesle Max Liebermann’ı tadarsınız.

Kaynakça: Sanat Kitabı, Alfa Yayınları // Hamburger Kunsthalle

zeynebtem

New Media::Psychology::Cultural Studies

Sanat tarihini, edebiyatı ve kültürel gezileri çok sever; Bremen'de yaşayan bir yogidir.

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla