ERKEN ÇÖKEN KARANLIK: İNTİHAR

“Gözlerini hangi yöne çevirirsen çevir ızdırabını sona erdirecek araçlar görürsün. Şu uçurumu görüyor musun? Özgürlüğe giden yol aşağıda. Şu denizi, şu ırmağı, şu kuyuyu görüyor musun? İşte özgürlük orada, dipte. Şu ağacı görüyor musun, bodur, kurumuş, meyvesiz? Fakat dallarından özgürlük akıyor. Kendi boğazını, yüreğini, gırtlağını görüyor musun? Özgürlüğe giden yolu mu soruyorsun? Bedenindeki herhangi bir damar!” Dedi Seneca ve bileklerini keserek ölemedi… Banyo buharında boğdu kendini…

İnsanın, birçok insan tarafından en anlaşılmaz bulunan eylemlerinden biri: İntihar. Kendi katilini infaz etmek…

Felsefeciler, sosyologlar, psikologlar tarafından yapılmış birbirini kapsamayan ve her vakaya uymayan, istisnalar sunulabilen birçok intihar tanımı var. Nispeten en kapsamlı olanı ise: ‘Kişinin ölümle sonuçlacağını bildiği bir eylemi gerçekleştirerek kendini öldürmesi.’

Suicide (intihar) kavramının ortaya çıkışı oldukça yeni sayılır. Latin kökenli kelimelerden oluşmasına rağmen, Latince değildir. İngilizce’de suicide olarak ilk kullanım tarihi 1662’dir.

Ortaçağda Latince’de sui homicido ya da sui ipisus homicidum deyimleri kullanılırdı. İntihar kavramı dilimize Tanzimat döneminde girmiştir. Bu dönemde Türkçe’ye çevirilen eserlerde kendini katletmenin yerine intihar kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime Arapça’da kurban anlamına gelen nahr kelimesinden meydana gelmiştir. Günümüzde bazı eserlerde ise intihar yerine öz-kıyım ya da öze-kıyım gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır.

Bugün; sosyolojik ve felsefik açıdan defalarca ele alınmış intihar mevzusunu, bu dallarda sık kullanılan düşünce metodundan ziyade deneysel ve istatistiksel verilere dayanan psikiyatrik açıdan ele alacağız. İntihar olgusunu ırk, iklim, kalıtım gibi nedenlerden soyutlayıp milliyet, medeni hal, dinsel ilişkinlik gibi sosyal kıstasları kullanarak anomi kavramını ön plana çıkaran sosyolog Durkheim’ın aksine intihara bu yönleriyle de değineceğiz.

Seneca’nın dediği gibi, “Ölüm her zaman yakınımızda olmuştur ama kendini ilk öldürenin bunu neden yaptığı hâlâ bir sırdır.” Ani bir dürtü ya da uzun süren bir hastalık mıydı, ölümü emreden bir iç ses miydi, düşman kabile tarafından yakalanma utancı veya korkusu muydu, umutsuzluk muydu, tükenmişlik miydi, baskı mıydı? Hiç kimse bilmiyor… Albert Camus’ye göre ise intihar en temel soru olmalı: “Hayat yaşamaya değer mi değmez mi?”

Evrimsel perspektiften bakıldığında Homo neanderthalensis diye bilinen saldırgan toplumsal varlıklar olan ve bilişsel bakımdan karmaşık aletler yaptıkları bilinen avcı türler vardı.[3] Acaba hangi noktada uçlara varan pervasızlıklar bilinçli ölüme dönüştü? Şiddet, pervasızlık, toplumsal olandan aşırı uzaklaşma ve kendine zarar verme sadece türümüze özgü değil fakat eylemi gerçekleştirenin kendi varlığı ve intihar eylemi üzerindeki bilinci göz önünde bulundurulduğunda intihar bize özgüdür belki de…

Eski toplumların intihara bakışı kültürden kültüre değişiklik gösterse de toplumlar genelde intiharı önleyici kural ve kabullenişlere sahiptir. Örneğin Yuit eskimoları âdetlerinde biri üç kez ölmek istediğini dile getirirse akrabaları ölmesine yardım etmek zorundayken[4] yahudi gelenekleri “kötü ruhlu olanı erdemlinin yanına gömmemek” için intihar edenleri tecrit edilmiş mezarlıklara gömmeyi uygun görürdü.[5]

Pek çok sanatçı ve düşünür kendini öldürmüş olsa da intihar birçok düşünür tarafından zavallı bir eylem olarak ifade edilmiştir. Aristoteles intihara “Korkaklık ve devlete karşı yapılmış bir eylem” gözüyle bakıyordu. Locke, Rousseau, Kierkegaard gibi filozoflar da intiharın her türlü toplumsal ya da dinsel kabulüne sövüp sayıyordu. Dante İlahi Komedyasında intihar edenleri insan olarak dahi tasvir etmemişti; onlardan, cehennemin 7. katına mahkum edilen ve sonsuza dek acı çekecek kanayan ağaçlar olarak bahsetmişti.

Dini kurallar ve toplumsal düzenlemeler de genelde intiharı caydırıcı kılmaya yöneliktir. Aziz Augustinus, kilise için hazırladığı resmi bir tezde intiharın hiçbir zaman haklı çıkarılamayacağını çünkü Tanrı’nın “Öldürmeyeceksin” diyen altıncı emrinin ihlal edildiğini yazmıştır.[6] Keza İslam’da da intihar Kuran’da[7] yasaklandığı gibi, cana kıymak yedi helak edici günahtan biri sayılmıştır.[8]

Gerek dinlerde olsun gerek kültürel değerlerde bu kadar katı kurallarla men edilmesi aslında intiharın sonucunun ve geri dönülmezliğinin katı kesinliğine dayanır.

Peki intihara bakış zamanla değişti mi? Elbette, daha önceleri intihar zayıflığın bir sonucu olarak görülürken pozitif bilimlerin gelişmesiyle intiharın patolojik yönü ele alınmaya başlandı ve artık kişisel bir günah olarak değil, dengesiz bir zihnin eylemi olarak kabullenildi. Robert Burton’ın The Anatomy of Melancholy adlı eseri ve John Donne’nin Biathanatos’u bilimsel açıdan bir dönüm noktasıdır. Donne eserinin önsözündeyse şunu itiraf eder: “ Ne zaman dertler üzerime hücum etse, hapishanemin anahtarını ellerimde tuttuğumu düşünürüm ve hiçbir çare kılıcım kadar çabuk sunmaz kendini kalbime.

Peki intiharın toplam ölümler içindeki yeri neresi? ABD’de intihar, gençlerin başlıca ölüm nedenleri sıralamasında 3. yüksek öğrenim öğrencilerinde ise 2. sırada. İntiharın dehşet verici boyutunu anlamak için şunu belirtmek gerekir: 1961-1973 yılları arasında 35 yaş altındaki 54.708 insan Vietnam Savaşında hayatını kaybetmişken, aynı yaşlardaki 101.732 kişi aynı zaman aralığında intihar etmiştir. Neredeyse iki katı! 1987-1996 yıllarındaki intihar sayısı ise, AIDS salgınından ölenlerden 15.000 küsür fazladır.[9]Bu yönüyle intihar ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

Savaş ve AIDS yüzünden meydana gelen ölümlerin toplumda yarattığı öfke, intihar edenlere gösterilenden çok fazla ve belirgin olmuştur, oysa intiharların ardındaki dehşet ve çaresizlik de en az ötekilerde olduğu kadar gerçektir.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden psikiyatr Eli Robins, 1950 lerde standartlaşmış bir görüşme biçimi geliştirmiş ve bunu St. Louis’de birbirini takip eden 134 intihar vakasının geçmişe dönük sosyal çevre temelli araştırmasını yürütmek için kullanmıştır. Şimdi psikiyatride bir klasik olan bu çalışma, intihar edenlerin hemen hepsinde ruh hastalığı olduğunun en açık göstergelerinden biridir.[10]

İntihar fikri ile eylemi arasındaki çizgi göründüğü kadar net değildir. Potansiyel olarak ölümcül bir dürtü hiç harekete geçmeden önlenebilir ya da çok kararlı olmayan bir teşebbüs ve ölüm tehlikesi tamamen birileri tarafından bulunup engellenme ve hayatta kalma beklentisiyle gerçekleştirilebilir. Çoğu zaman insanlar hem yaşamayı hem de ölmeyi isterler; birbirine zıt hisler ise intihar eylemini besler. Aslında “intihar teşebbüsü”ne dair net bir tanım yoktur zira bireyin intihara kararlılık düzeyini belirlemek için pek çok şey aynı anda hesaba katılmalıdır. Fakat yine de intihar yöntemi, zamanlaması, sebebi, intihar notunun içerikleri, teşebbüs için hazırlık düzeyi gibi bilgileri ihtiva eden bir test mevcuttur. Tabi bu intihar ile intihar teşebbüsü arasındaki ilişkinin muğlak oluşunu değiştirmiyor. Meseleyi ilginç kılan ise: Kadınların intihar teşebbüsü erkeklerden neredeyse üç kat fazlayken ölümle sonuçlanan intiharların oranı erkeklerde dört kat fazladır![11]

İntihara giden her yol kendine özgüdür: Çok özel, bilinemez ve korkunçtur. İntihar failine göre kötü olasılıkların en sonuncusu ve en iyisidir; yaşayanların bir yaşamın bu son bölgesinin haritasını çıkarma çabası can sıkıcı ve tamamlanmamış bir taslaktan öteye gitmez… Fakat genç bir erkeğin noel notundan anlam çıkarmak; bilgisayarının ekranına “Sizi çok seviyorum. Üzgünüm. Çok çalışın” yazan üç çocuk annesinin; metro treninin önüne atlayan başarılı iş adamının; kendini laboratuvarından aldığı siyanürle öldüren yüksek lisans öğrencisinin; bir polis memuruna oyuncak tabancayla nişan alarak kendi ölümüne yol açan on beş yaşındaki siyahi gencin davranışından anlam çıkarmak bize düşüyor… İntihar öncesinde bırakılan bu notlar etkileyici olabilir, içimize işleyebilir ya da yakıcı bir mizah sergileyebilir fakat asla tipik olmazlar. Aslında intihar edenlerin yaklaşık dörtte biri not bırakır ve bu notların, arkalarında yazılı hiçbir şey bırakmayanların da duygularını temsil edip etmediği bilinmez.[12] Uzun süren ruhsal ızdırapla beraber sinir, heyecan ve umutsuzluk intihar notlarının ortak temalarıdır.

Ağır ruh hastalıklarının kendine ve başkalarına verdiği hasarın farkında olmak ve tekrar başlayacağından korkmak pek çok intiharda kesin rol oynar.[13] Dr. Barton’ın intihar notuna yazdığı gibi: hayattaki zorluklar intiharı ancak hızlandırır, intihara sebep olmaz. Şansın yaver gitmemesi, ölümler, boşanmalar hepimizin başına gelen felaket ve hayal kırıklıklarıdır ancak çok azımız bunlara tepki olarak kendini öldürür.

Kayıp ya da düş kırıklığı ne kadar büyük, utanç ya da reddedilme ne kadar etkili olursa olsun psikolojik ızdırap veya stresin tek başına intihara sebep olduğu pek nadirdir. Ölme kararı büyük ölçüde olayların yorumlanışında yatar ve sağlıklı pek çok zihin hiçbir yıkıcı olayı intihar gerekçesi olarak yorumlamaz. Nasıl ki zayıf bir bağışıklık sistemi enfeksiyonlara açık ise depresyondaki ya da manik zihin de yaşamdaki kötü olasılıkların istilasına açıktır.

Uyku-uyanma düzeni, biyolojik ritim ruh sağlığında büyük rol oynar. Stres, bazı ilaçlar, ısı ve ışıktaki kayda değer değişimler vücudun ritmini bozarak özellikle genetik meyli bulunan bireylerde intihara götürebiliritesi en fazla olan hastalıklardan mani ve depresyona yol açabilir.[14] Özellikle depresyondan muzdarip ergenlerin yetişkinliğe eriştiklerinde intihar etme olasılıkları diğerlerine göre oldukça yüksektir.[15]

İntihara meyilli hastalara çözmeleri için bir dizi problem verildiğinde muhtemel çözümleri üretme kabiliyetlerinin daha zayıf olduğu da görülmüştür.[16] Düşünceleri daha sınırlı ve sabittir, kavradıkları seçenekler tehlikeli biçimde daralır ve ölümü tek alternatif olarak görürler. Kısaca intihara eğilimli insanlar, seçenekleri yararsız veya yokmuş gibi görecek biçimde bir düşünce felcine uğrarlar.

Reçete ilaçlarına bağımlı insanların intihar oranı alkol bağımlılarından yüksektir fakat alkol daha fazla insan tarafında tüketildiğinden çok daha fazla intiharın sorumlusudur.

Araştırmacılar intihar eden hastaların üçte birinin psikiyatrik olmayan bedensel hastalıklardan da mustarip olduğunu saptamıştır; bununla birlikte bu tür hastalıkların kendini öldürmeyen psikiyatrik hastalardaki yaygınlığına baktıklarında psikiyatrik olmayan bedensel hastalıkların aynı şekilde ya da daha yaygın olduğu tespit etmişlerdir.[17]

İntiharın genetik meyli olduğu düşüncesi esasında manik depresyonun ve depresyonun genetik meylinden gelmektedir. Araştırmalar bazı ailelerde intiharın dikkat çekici derecede yoğunlaştığını ortaya koymuştur. Manik depresyonda asıl ilginç olansa intihar riskinin en yüksek olduğu periyotlardan birinin hastanın kurtulmak üzere olduğu dönemler olmasıdır. Taburcu edildikten hemen sonra intihar eden hasta sayısı da oldukça fazladır.[18]

Beslenmenin vücut ritmindeki etkisi göz önüne alındığında intihara etkisi tahmin edilebilir. Otuzdan fazla çalışma, yeme bozukluğu olanların yüzde birinin intihar ettiğini ortaya koymuştur.

İntihara dair şaşırtıcı detaylardan biri de başlıca ruhsal hastalıklardan biri olan obsesif kompülsif bozukluğun, sebep olduğu düşük hayat kalitesine rağmen benzersiz biçimde yüksek intihar riski taşımamasıdır. Hatta bu tip hastalardaki intihar oranı sağlıklı insanlardan daha azdır.[19]

İntihar yöntemi milletten millete değişiklik gösterir, Durkheim’ın da dediği gibi. Tabii bireyden bireye de. Ruslar asmayı, İngilizler zehri, İtalyanlar silahı tercih ediyor mesela çoğunlukla. Seçilen intihar tipinin kişilik özellikleriyle bir korelasyonu saptanmamıştır, zeka düzeyiyle de.

İntiharın edebiyatta ve filmlerde romantik bir eyleme dönüştürülmesi, intihar oranları için ciddi bir etmendir. Japonya’daki Mihara Dağı, San Francisco’nun Golden Gate köprüsü ölümün cazibeli hale getirilmesi sonucu intihar merkezi haline gelmiş bilindik mekanlardır.

Hayvanat bahçelerinde ve kümeslerde, küçük mekanlara sıkıştırılan hayvanlarda intihar gözlenmiştir ve bu fare deneyleriyle netleştirilmiştir. Yoğun nüfus bazı farelerin intihar etmesine sebep olmuştur.

Bütün bunlar dışındaki en önemli bulgu ise seratonin işlevindeki anormalliklerin intiharla ilişkili oluşudur. Kemirgenler ve insan dışındaki primatlar üzerinde yapılan çalışmalarla, seratonin iletimi baskılanan bireylerin daha saldırgan ve dürtüsel oldukları gözlemlenmiştir. [20] Aynı zamanda seratonin salgılanmasının genetik faktörlere bağlılığı düşünülünce genetik meyle bir dayanak daha ekleniyor. Ayrıca düşük intihar oranına sahip obsesif bireylerde seratonin düzeyinin fazla olduğu da saptanmıştır. İntihar oranının çok düşük olduğu hamilelik döneminde de yüksek seratonin faaliyeti vardır.

Kolesterol seviyesi ve intihar arasında bir korelasyon gözlense de bağlantıları net bir şekilde ortaya konmamıştır henüz. Kolesterol seviyesi yüksek bireylerde intihar oranı çok azdır. Düşük kolesterolün düşük seratoninle ilişkilendirildiği çalışmalar vardır.

Şiddet ve intihar atasında da bir ilişki söz konusudur. Cinayetten sonra gelen intiharlar üzerine yapılan çalışmalar bunu desteklemektedir.[21]

Kadınların intiharları PMS dönemlerinde yığılma göstermektedir ki bu da düşük östrojen seviyesiyle bağdaştırılır.

Mevsimsel etkiye bakıldığında ise intiharlar beklenenin aksine ilkbahar ve yaz aylarında yığılma gösterir. Gün olarak ise pazartesinde. Genelde insanlara yeni başlangıçlar sunan bu dönemlerde intiharın artışı, bireyin yeni başlangıçların ümidi ve heyecanını taşımadığını, pazartesiyi pazardan ayırt edemediğini fark etmesiyle açıklanabilir.

Totalde intiharın nedenleri kişinin mizacında, genetik eğilimlerinde, ağır psikiyatrik hastalıklarda ve akut psikolojik streste yatar. Buna mani olmak ise zannedildiği kadar kolay değildir zira intihar umutsuzluğundan geri dönmenin rahat bir yolculuk olduğunu ileri sürenler, bu yolculuğa hiç çıkmamış olanlardır. Ciddiye almadığımız bir ölme arzusu hemen herkesi bi’ yoklasa da günlük hayatta, intihar eğilimi ciddi bir halk sağlığı problemidir, psikiyatrik destek gerektirir.

Dorothy Parker, Özet adlı şiiri:

“Usturalar canını yakar,

Nehirler rutubetlidir,

Asitler iz bırakır,

Uyuşturucudan kramp girer,

Tabancalar yasal değil,

İlmikler çözülebilir,

Gazların kokusu iyi değil,

BELKİ DE EN İYİSİ YAŞAMAK!”

-KAYNAKÇA-

[1]http://www.wiki-zero.net/m/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci5tLndpa2lwZWRpYS5vcmcvd2lraS_EsG50aWhhcl8oa2l0YXAp

[2]http://www.intihar.de/nedir.htm

[3] B.B. Beck, Animal Tool Behavior (New York:Garland Press, 1980); W. C. McGrew, Chimpanzee Material Culture (Cambridge, İngiltere: Cambridge University Press, 1992)

[4] A.H. Leighton ve C. C. Hughes, “Notes on Eskimo Patterns of suicide”

[5] H. Cohn, “Suicide in Jewish Legal and Religious Tradition”

[6] Aziz Augustinus, “The City of God”

[7]Kuranı Kerim 4/29

[8] Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45; Müslim, İman, 144

[9] R. J. Kay, “Erken Çöken Karanlık”, çev. Emine Bademci, 2000

[10] E. R. Robins, G. E. Murphy, R. H. Wilkinson, S. Gassner ve J. Kayes, “Some Clinical Considerations in the Preventation of Suicide Based on a Study of 134 Successful Suicides”

[11] R. N. Anderson, K. D. Kochanek ve S. L. Murphy, “Advence Report of Final Mortility Statistics”, 1997

[12] E. Shneidman, “Voices of Death”

[13] H. Warnes, “Suicide in Schizoprenics”

[14] T. A. Wehr, D. A. Sack ve N. E. Rosenthal, “Sleep Reduction as a Final Common Pathway in the Genesis of Mania”

[15] M. M. Weissman, S. Wolk, R. B. Goldstein, “Depressed Adolescents Grow Up”

[16] C. Neuringer, “Rigid Thinking in Suicidal İndividuals”

[17] A. Steinbeck, K. A. Achte ve R. X. Rimon, “Physical Disease, Hypochondria and Alcohol Addiction”

[18] Sir T. S. Clouston, Clinical Lectures on Mental Disease

[19] N. L. Gittleson, “The Relationship Between Obsesions and Suicidal Attempts”

[20] D. Brunner ve R. Hen, “İnsights into the Neurobiology of İmpulsive Behavior from Seratonin Receptor Knockout Mice”

[21] D. J. West, “Murder Followed by Suicide”

Hanife Rumeysa Aslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir