Estetik Tavır Alma ve İntuition Arasında Kadın ve Erkek

Estetik kavramının tanımı üzerine binlerce şey yazılmış, ne olduğu ve olacağı ile ilgili yorumlar yapılmış, yapılmaktadır. Ancak biz “estetik” kavramının tanımını yapmaktan ziyade genel bir tanım üzerinden “estetik tavır alma” ve Croce anlayışı bir “intuition” yani “sezgi” çerçevesinde “kadın ve erkek” bahsini yorumlayacağız.

“Est scientia cognitionis sensitivae” yani “estetik, duyusal bilginin bilimidir”.[1] Duyusal bilgiler açık ve seçik olmayan bilgilerdir. Duyusal bilgilerde hep bir müphemlik hâkimdir. Yani estetik tavır alma da doğal olarak müphem bir davranıştır.

“Estetiğin aradığı yetkin bilgiye, doğruluğa gelince, gnoseologia inferior’da yetkinlik, doğruluğun synonima’sı olan bir kavramla dile gelir; bu kavram, güzellik (pulcritudo)’tir .”[2]

Estetik, “ars pulcre cogitandi”dir yani “güzel üzerine düşünme sanatı”. Ve bizim konumuz burada âşık olmak durumunun da bir estetik tavır alma olayı olup olmadığıdır.

Âşık olmak, tam anlamıyla bir ars pulcre cogitandi’dir. Estetik tavır almak, bir doğa harikası karşısında tamamen o doğa harikasını izleyerek, sırf o doğa harikasını izlemekten doğan hazdır veya o güzel heykeli seyrederken (contemplatio) meydana gelen harikulâde duygudur. İnsan, tüm bu duyguları aynı zamanda âşık olduğu sırada hisseder. Yani âşık olduğumuz bir kadını seyrederken biz sırf o kadını seyrettiğimiz için veya seyrettiğimiz şey sırf o kadın olduğu için bize haz verir. Tıpkı her ressamın çizimlerinin bize hoş gelmemesi gibi. Mesela Munch’un tablolarını seyrederken harikulade duygular yaşarız ancak bir Picasso bize bu tadı vermeyebilir. İnsan, contemplatio sırasında sırf “o şey” yüzünden haz alıyorsa ve o hazzı tatmak için contemplatio fiilini icra ediyorsa orada bir estetik tavır alma durumu söz konusudur.

Estetik bilimine bu ismi kazandıran A. G. Baumgarten, estetik biliminin insanın duyusallığına dayandığını gördüğü için bahsi geçen bilime bu ismi vermiştir. Estetik kelimesi Grekçe “aisthesis” ya da “aisthanesthai” kökünden gelir. “Aisthanesthia” sözcüğü “duyu ile algılamak” mânâsına gelirken “aisthesis” sözcüğü de “duyum, duyulur algı” mânâsına gelir.[3] Yani estetik, müphem duygulara dayanan bir bilim. İşte Croce tarzı bir “estetik” tanımı bizim işimize bu sırada yarıyor. Croce’ye göre estetiğin konusu (intuition) “sezgi”dir. Sezgi en bireysel, en yalın bilgi şeklidir. Ancak algının verdiği bilgi ile aynı anlama gelmez sezgisel bilgiler. Algılar bize gerçek olanı verirler ancak sezgiler gerçekliği bildirdikleri gibi hayâlî şeyleri de bildirebilirler. Bundan dolayı sezgisel bilgiler biraz da müphem bilgilerdir. Tam anlamıyla ruhsal bir eylem olan “sezgi”, Prof. Dr. İsmail Tunalı’ya göre “sezgi olarak ifadedir (expression).” Yani tamamen objektifleştirme ve dışlaştırmadan ibaret bir durum. Hayâlî olanı dışa vurmak…

Aşk, ruhun maddede gördüğü sevgiliyi kendi dünyasında (expression) ifade etmesidir. Yani aşk tamamen sezgisel bir durumdur çünkü hayâlî olanı ifade etmede bize en faydalı olan şey sezgidir. Gerçekliğin ötesinden bize kıvılcımlar getiren bir bilgi türüdür sezgi. Zaten aşk da gerçekliğin ötesinde cereyan eden bir duygu durumudur. Çünkü hiçbir realite bizi aşk kadar sarsamaz. Sırf seyretmekten dolayı duyulan haz, sırf o olduğu için onu seyretmek… Yani günbatımının sırf Florya’dan hoş gelmesi, ille de oradan izlenmesi gibi garip bir durum. Milyonlarca kadın içerisinde sadece onu seyretmek, ona bakmak, ondan hoşlanmak, ruh dünyasında (expression) ifade edilip objektifleştirilen muazzam bir varlık.

Tunalı şöyle devam ediyor:

“Estetik varlığı, sadece, süje ve estetik-obje belirlemez; onu meydana getiren bir varlık da estetik değer ya da güzeldir. Her estetik olay belli bir estetik değeri ortaya koymak ister. Bu değer, güzel değeri ya da ideasıdır. Güzel de estetik fenomene zorunlu olarak katılır. Bir estetik obje karşısında estetik bir tavır alan süje, bu tavrını bir estetik değer olarak dile getirir: ‘Bu şiir güzeldir’, ‘Bu tablo güzel değildir’ gibi. Güzel dediğimiz şey, o halde nedir? Güzel, bir değer, bir idea, bir eidos (öz) olarak düşünülebileceği gibi orantı, simetri, düzen gibi estetik objenin niteliği olarak da belirlenebilir. Aynı şey çirkinlik için de söylenebilir.”[4]

Yukarıdaki paragraftan anlaşılacağı üzere “güzel” kavramı da estetik fenomene zorunlu olarak katılıyor. Her estetik olay belli bir estetik değeri ortaya koymak ise bu durumda âşık olmak da estetik bir olay olduğu için o da estetik değeri ortaya koymaktır. Buradaki estetik değer, güzel ideası oluyor ve “güzel” kavramı estetik fenomene katılıyor. Güzel kavramını biz, “eidos” olarak düşünüyoruz. Yani “öz”. Estetik tavır alan kişi, “öz” ile alâkalı olan bir şeyi estetik fenomene katarak estetik varlığı meydana getiriyor. “Öz” kelimesi bize ruhu tedai ettiriyor. Yani contemplatio fiilini icra eden ruh, estetik tavır aldığı “varlık”ı (expression) kendince yani sezgisel olarak ifade ederek kendi özünden olan bir şeyi o “varlık” ile özdeşleştiriyor ve ortaya estetik tavır alma ve estetik varlık meydana geliyor. Yani tamamen duyusal bilgilere dayanan, müphem bir varlık ortaya çıkıyor. Bu durumda “âşık olma” durumunda “güzel” kavramı önemli bir vazife görüyor çünkü estetik tavır alan kişi, ruhunun özünden gelen güzel kavramını sadece O’na yakıştırıyor ve ruh, sadece onu seyretmekten zevk alıyor.

Seyretmek ile alâkalı kısa birtakım şeyler söylemek istiyorum. Bir köşk farz edelim. Biz bu köşke yalnız ondan hoşlanarak, ondan haz duyarak bakalım. “Bu bakış tarzı, yapıya, köşke hiçbir soru sormadan, salt seyretmek için yönelir, ondan hoşlanmak, haz duymak için onu seyreder. Yapının ne tarihselliği ne sanat değeri ne de ekonomik değeri gibi sorular onu hiç mi hiç ilgilendirmez; onu, köşkü seyretmek için seyretmenin dışında hiçbir şey ilgilendirmez. Böyle bir tavır almaya da estetik tavır alma denir.”[5] İşte buradaki “seyretmek” fiili bizi ilgilendiren asıl kısmı teşkil ediyor.

“Theos” kelimesi, “bakma, izleme, seyretme, seyir; görünüm, manzara; gösteri; tiyatrodaki gösteri, şenlik seyredilen yer, özellikle tiyatroda izleyicilerin bulunduğu kısım” mânâsına geliyor. “Theoros” kelimesi de “seyreden” mânâsına geliyor. Buradan da “therio” kelimesine geliyoruz; “Manzara esasında seyretmek” şeklinde ifadesini buluyor bu kelime.[6] Şimdi burada “auto-telos” kavramına da değinmemiz gerekecek. “Auto-telos” demek “ereği kendinde olan” demektir. Yani “estetik tavrın auto-telos’u vardır” demek, estetik tavır ereği kendinde bulunan tavır demektir, kendi ereği dışında bir başka ereği olmayan tavır demektir.[7] Bir müzik yapıtını sırf o müzikten zevk almak, haz duymak için dinliyorsak, o zaman bu tavrın ereği kendi içinde bulunur ve böyle bir tavır için “auto-telos’u vardır” denir. Ancak bir müziği dilimizi geliştirmek veya müzik kültürümüzü zenginleştirmek için dinliyorsak o zaman böyle bir tavır estetik değerden tamamen uzak bir hal alır. Friedrich Schiller auto-telos kavramını çocukların oyun oynamasına benzetir. Schiller, estetik olanı kendine özgü bir dünya olarak anlar.[8] Ki bu tanım tam anlamıyla âşık olmak durumunu çok iyi renklendiriyor. Âşık, âşık olduğu kişiyi kendi “sezgi” dünyasında “ifadelendirerek” kendine özgü bir dünya içerisinde yaşatmaya başlar estetik tavır aldığı kadını ve sezgilerinin sağladığı sırf o “ifadeler” yüzünden de sürekli ondan haz duyarak seyretmeye, theoria icra etmeye başlar.

“Seyretmek” kelimesi Yunanca “Theos” kelimesinde ifadesini buluyordu: “tiyatrodaki gösteri, şenlik seyredilen yer.” Auto-telos, Schiller ve oyun… Theos, şenlik, oyun, auto-telos… Garip bir duruma girmiş oluyoruz burada aslında çünkü bu demek oluyor ki âşık kişi ruh dünyasında bambaşka oyunlar içerisinde savrulurken estetik tavır aldığı varlığın hareketlerini de “sezgi” yüzünden yanlış yorumlamaya başlayabilir. Bu yanlış yorumlama durumu kişinin “haz” duymasını engellemese de bazen sırf estetik varlık yüzünden ıstırap çekmeye de başlar.

Kant’a göre estetik olanı “duygu” belirler. Âşık olunan kişi, aynı zamanda “estetik” olandır, ruhumuza estetik gelendir. Estetik tavırda insan bir uyum meydana getirir, harmoni oluşur. Biz bu uyuma “duygusal harmoni” adını verebiliriz belki de.

Tekrar Tunalı’ya dönersek:

“Böyle estetik tavır alan bir kişi, bütün kişiliği ile ilgi kurduğu ve öznel (sübjektif) olarak yaşadığı o sanat yapıtının varlığına yönelmiştir. Onu böyle bir durumda uyaracak olsanız, sanki bir başka dünyadan uyanır gibi olacaktır.

Aynı şeyi çocuk oyunlarında görürüz. Bir değneği at ya da bir tahta parçasını uçak yapan çocuk, hayal ve kurgularıyla içinde biricik kahramanın kendisi olduğu bir dünya yaratır.”[9]

Sevilen kişi karşısında estetik tavır alan bir kişi, tüm varlığı ile ona yönelmiş bir vaziyettedir ve onu seyrediyordur, yani theoria icra ediyordur. Aynı zamanda bir oyun oynuyordur. “İki şey ister gerçek bir erkek; tehlike ve oyun. Bu yüzden ister kadını, en tehlikeli oyuncak olarak.” der Nietzsche. Theoria nedir? “Manzara esasında seyretmek…” Âşık olmak, estetik tavır almak ise ve âşık olmak oyun oynamak ise bu durumda estetik tavır almak da oyun oynamak oluyor. Bu durumda tüm dünya oyun içinde oyun oluyor veya çevremizde gördüğümüz her şey bir oyunun parçası hâline dönüşüyor. Doğal olarak bizler de başka insanların oyunları içinde bir parça hâline dönüşüyoruz yavaşça ve tüm dünya hafif hafif, hissettirmeden -belki de- oyuna dönmeye başlıyor. Çocukluktan başlayan ve farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz bu estetik tavır bize gizlice maskeler sunmaya başlıyor ve bizler maskelerimizden kurtulamıyoruz. Hangi ben gerçek ben? Buna hangimiz gerçek ve yürekten bir cevap verebilir?

Dipnotlar:

[1] Prof. İsmail Tunalı – Estetik, s. 14, Remzi Kitabevi, 17. Basım, Eylül 2017, İstanbul

[2] A.g.e. s. 15

[3] A.g.e. s. 13

[4] A.g.e. s. 21

[5] A.g.e. s. 24

[6] Prof. Dr. Yalçın Koç – Theologia’nın Esasları, s. 11, Cedit Neşriyat, 1. Basım, Mayıs 2008, Ankara

[7] Prof. İsmail Tunalı – Estetik, s. 25, Remzi Kitabevi, 17. Basım, Eylül 2017, İstanbul

[8] A.g.e. s. 25

[9] A.g.e. s. 26

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir