Eylem-Niyet İlişkisi Çerçevesinde Kant’ın Ahlak Metafiziğine Bakış -1

Antik Yunan filozoflarından günümüz filozoflarına kadar herkesin tartışmış olduğu “ahlâk nedir?” ve “ne olmalıdır?” sorularının cevabını hiç şüphesiz en ciddi Kant vermiştir. Onun ahlâk felsefesi kendisinden sonraki filozofları etkilediği gibi kendisinden önceki yorumları da silip süpürmüştür.

Ahlak felsefesinden bahsedeceksek öncelikle Eudaimonism kavramını bilmeliyiz. Eudaimonism insan eylemlerinin son ereğini mutluluk olarak gören bir anlayıştır. Bütün Antikçağ etiği eudaimonist’tir. Bunu Demokritos’a kadar götürebiliriz ve Demokritos bu konuda öncü sayılır. [1]

Her insan topluluğu, mutluluk için, yarar ve faydaya ulaşmak için çaba gösterir. Dünyadaki tüm canlılar kendi rahatlıklarını düşünürler. Kant ise insan davranışlarının son ereğinin “mutluluk” olduğu konusunda katı bir çizgiye sahiptir. Kant’ın ahlak felsefesi bu görüşle, bu faydacı ve mutluluk odaklı görüşle savaşmıştır. Teknik pratik akılla salt pratik aklı birbirinden kesin çizgilerle ayıran Kant, teknik pratik aklı bilgiyi kullanan ve ondan yararlanan akıl olarak tanımlar. Ancak salt pratik akılda ise iradeyi yöneten, eğilimler ve istekler değil, aksine aklın kendisidir. Eğilimleri ve istekleri noktasında her insanı mutlu edecek şeyler ortaya koymak mümkün değildir, herkesi mutlu edecek şeyler başka başka şeylerdir. Salt pratik akıl, iradenin kendi kendisini yöneten ilkelerini ortaya koyar. Kant için salt pratik aklın alanı insanın ahlâk bilgisinin alanıdır. Salt pratik aklın kritiği de Kant’ın ahlâk felsefesidir. İyi ve kötünün arası eylemin niyetinde aranır. Kant’a gelinceye kadar hiçbir etiğin yapamadığı yüksek derecede bir niyet…[2]

Kant için bir niyetin iyi olup olmadığı iradenin doğal bir eğilim tarafından mı yoksa yalnızca salt pratik aklın ilkeleri tarafından mı yönetildiği ile alakalıdır. İrade doğal bir eğilim tarafından yönetildiği takdirde bu niyet “iyi bir niyet” olmaz. Bir niyetin “iyi niyet” olması için yalnızca salt pratik aklın ilkeleri tarafından yönetilmiş olması gerekir. Salt pratik aklın ilkeleri yalnızca “yapmalısın” buyruğu ile, bir gereklilik sonucu ortaya çıkarlar. Kant “bağlanma” (obligatio) kavramını ahlak felsefesinin temel taşlarından biri olarak belirtmişti. Heimsoeth’e göre işte “yapmalısın!” buyruğunun anlamı, bu obligatio’da aranmalıdır.

Öncelikle “hipotetik (hypothetisch) buyruk” ile “kategorik (kategorisch) buyruk”tan bahsetmek istiyorum. Kant bu buyrukları Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde şu şekilde tanımlıyor:

“Şimdi, eğer eylem sırf başka bir şey için -araç olarak- iyi olacaksa, buyruk koşullu (hypothetisch) olur.”[3] Yani açıklamak gerekirse hipotetik ilkelerde her zaman gizli bir “eğer” bulunur. “Sigara içme” gibi. Bu buyruk “çıkar” ile ilgilidir. “Eğer sigara içmezsen ileride sağlıklı bir hayatın olur” gibi. “Eğer” çoğu kez söylenmese de buyruğun anlamında gizlidir. Bundan dolayı Kant için bu akıl salt pratik akıl değildir, bilakis “teknik pratik akıl”dır. Çünkü buradaki akıl yarar ve çıkarın hizmetindedir. Bu akıl doğal olarak bağlı bir akıldır ve kendiliğinden davranamaz.

Gelelim kategorik buyruklara:

“….kendi başına iyi, dolayısıyla kendiliğinden akla uygun olan bir istemenin ilkesi olarak zorunlu olduğu tasarımlanırsa, o zaman kesindir.”[4]

Buradan da görüldüğü üzere “kategorik buyruklar” bambaşkadır. “Küfür etmemelisin!” buyruğunda gizli bir “eğer” yoktur. Buyruklardan herhangi birinde gizli bir “eğer” olursa o buyruk ahlaki bir buyruk olamaz. Çünkü Kant’a göre ahlaki buyruklar kategoriktir, zorunludur ve hiçbir yarar ve çıkarın hizmetinde olmaz. Kategorik buyruklar her şartta insanların buyrulanı yapması gerektiğini belirtir. “Bunlar salt pratik aklın sentetik a priori yargılarla dile getirilen yasalarıdır.”[5] Yine görüyoruz ki salt aklın temel fenomeni olan kategorik gereklilik, ahlak alanının olmazsa olmazıdır.

Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde de geçtiği gibi Kant’a göre ahlak buyruklarında pratik bir gereklilik kavrayamayız. Ancak bu pratik gerekliliğin kavranılmaz olduğunu kavrarız. Ona göre bu “insan aklının son sınırlarına varmaya çabalayan bir felsefeden beklenebilecek yeterli bir sonuçtur.”[6]

Kant, doğal gereksinimlerden gelen ilkelerle ahlaklı eylemleri karşı karşıya koyar. Salt pratik aklın ilkelerinin yönettiği istemelerden gelen bu ahlaklı eylemler, “ödeve dayanan eylemler” olarak adlandırılır. Ödev ve eğilim birbirine karşıttır ve Kant için ödev buyruğunun yönettiği bir irade, “iyi niyet”e dayanır. Kant, ödev ile eğilim arasındaki karşıtlığı “form ve madde” ile gösterir. Kant epistemolojisinde bilginin maddesi duyu verileridir ve bilginin formu da salt algı formları olarak zaman-mekân ve anlama yetisinin kategorileridir.[7] Heimsoeth’tan öğreniyoruz ki ahlak dünyası ile zaman mekan içindeki evren karşı karşıyadır.

Kant, ahlak yasasını kısa bir şekilde ifade eder. “Birçok kez, kesin bir biçimde, kendi ahlâk felsefesinin, yeni ahlâk amaçları, ilke ve idealleri otaya atmak istemediğini; sadece, eskiden beri, çok çeşitli yasa ve yasaklar şeklinde insanlar arasında geçerliliği olan ilkeleri yenibaştan ve temelli olarak ifade ettiğini söyler.”[8] Ve en yüksek ahlâk yasasını da şu sözleriyle ifade eder:

“Öyleyse kesin buyruk bir tek tanedir, hem de şudur: ancak, aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun. (…) Eyleminin maksimi sanki senin istemenle genel bir doğa yasası olacakmış gibi eylemde bulun”[9] İşte bu ahlak bakımından herhangi bir şeyi yargılamanın baş koşuludur. “Eylemimizin bir maksiminin genel bir yasa olmasını isteyebilmemiz gerekir; bu, genel olarak onu ahlaksal yargılamamızın kuralıdır.”[10] Kant, daha ileride de yapılacak tavrın öyle olmasını ister ki bu tavırda “insanlığı (insan olmayı) hem kendinde hem de başka insanların her birisinde, her zaman bir amaç olarak alasın; fakat asla salt bir araç olarak kulanmayasın”. Heimsoeth’a göre bu, bir insandan iş bakımından yararlanılmaması anlamına gelmemekte. Aksine her iş yerinde, her yardımda insanlar kullanılır. Kant, sadece insanın bir araç olarak görülmemesi gerektiğini belirtiyor. Her insana, sırf insanlığından dolayı saygı duyulması gerektiğini belirten Kant, insanı kendi başına bir amaç görmemiz gerektiğinden bahseder. Daha sonra Kant, biraz önce bahsettiğimiz “ödev ve eğilimler” karşıtlığını ümitsizce acılar çeken bir hasta üzerinden verir:

“Bir dizi felaketler yüzünden umutsuzluğa düşmüş biri, yaşamaktan bıkar usanır, ama intihar etmenin kendine karşı olan ödevine ters düşüp düşmediğini kendine soracak kadar aklı başındadır. Şimdi şuna bakıyor: eylemlerinin maksimi acaba genel bir doğa yasası olabilir mi? Maksimi ise şudur: daha uzun sürdüğünde yaşam, hoş şeyler vaat etmekten çok felaketler getireceğe benziyorsa, ben sevgisinden dolayı onu kısaltmayı ilke ediniyorum. Şimdi de, bu ben sevgisinden çıkan ilkenin genel bir doğa yasası olup olamayacağı sorusu kalıyor. Burada çok geçmeden görürüz ki, belirlenimi yaşamı geliştirmek olan aynı duyuşla yaşamın kendisini yok etmenin yasa olduğu bir doğa, kendi kendisiyle çelişir ve doğa olarak varolamaz; dolayısıyla o maksimin genel bir doğa yasası olabilmesi olanaksızdır, sonuç olarak da en üstün ödev ilkesiyle tamamen çatışıyor.”[11] Buradan net bir şekilde gördüğümüz kadarıyla insan, her eyleminde kendisini bir araç olarak değil de aksine bir amaç olarak görmelidir. Sırf çektiği acılar yüzünden kendisini öldürmek isteyen biri, kendi varlığını mutluluk için araç gören birinden farksız değildir ve kendi insanlığına karşı olan ödevi ile çelişmiş durumdadır çünkü bahsedilen ferdin kendi insanlığına karşı olan ödevi, varlığını bir mutluluk aracı olarak görmemesi ve eğilimlerine uymaması gerektiğidir.[12] Peki, buradan yola çıktığımızda karşımıza şu soru çıkar: İnsanı ödeve zorlayana nedir? Bu hiç şüphesiz, insana buyuran ve ondan bir şeyler bekleyen akıldır.

Kant, bizi harekete geçiren şeyin ne olduğu sorusuna içerden gelen bir duygu olduğunu belirttiği “saygı duygusu” ile ifadelendirir. Ona göre duygular, salt maddi isteklerden kaynaklanır. Ancak sadece “saygı” duygusu özel bir duygu olmak durumundadır çünkü insanın içinden gelir. Kant, saygı duygusunun kaynağını akıl olarak ifadelendirir ve dışarıda aramamamız gerektiğini söyler. Ahlak yasaları bizden, tüm eylemlerimizde, insanların kişiliğindeki “insanlığa” saygı duymamızı istiyordu.

İşte Kant’ın ahlak yasasının temel formüllerinden biri olan insanlığa saygı ile görebildiğimiz şey her insanın değerinin, “şey”lerinden değerinden kat be kat yüksek olduğudur. Kant’ın dediği gibi “şeylerin fiyatı vardır, kişilerinse onuru”.[13] Ve işte sırf bu sebepten, kişiler sadece istekler ve eğilimler tarafından yönetilmediği için ahlak kararlarının bir süjesidirler. Eudaimonism sadece sübjektif amaçlar için çaba harcamamız gerektiğini ve bunların hayatımızdaki erek olduğunu iddia eder. Ancak salt pratik akıl, insanın istemelerini yönetir ve objektif amaçlar koyar. Ve öyle ki bu amaçlar, Heimsoeth’e göre, akla dayanarak, kendi kendisini yöneten bir varlık olmaktır.[14]

Ne olursa olsun bizim amaçlarımızı yöneten, ahlak yasasına ve insanlığa duyduğumuz saygı olmalıdır.

Not: Metni okuyacak herkesin bilmesini isterim ki Heimsoeth’in “Kant’ın Felsefesi” isimli eseri bu metni yazarken başucu eserimiz olmuştur ve her satırda ondan bir iz bulmanız mümkündür. Ve önümüzdeki yazı dizisinde de Heimsoeth’in “Kant’ın Felsefesi” isimli eserindeki gibi sıralamaya göre bu konuyu işleyeceğiz.

[1] Bkz: Bedia Akarsu – Ahlak Öğretileri -1, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, s. 13

[2] Heinz Heimsoeth – Kant’ın Felsefesi, s. 119, Doğu-Batı Yayınları

[3] Kant – Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 31, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları

[4] A.g.e. s. 31

[5] Heinz Heimsoeth – Kant’ın Felsefesi, s. 120, Doğu Batı Yayınları

[6] A.g.e. s. 121

[7] A.g.e. s. 122

[8] A.g.e. s. 123

[9] Kant – Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 38, TFK Yayınları

[10] A.g.e. s. 41

[11] A.g.e. 39

[12] Bkz: Heinz Heimsoeth – Kant’ın Felsefesi, s. 125, Doğu Batı Yayınları

[13] A.g.e. s. 126

[14] A.g.e. s. 127

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir