Duyguların ve İç Dünyanın Ön Plana Çıkarıldığı Sanat Akımı; Ekspresyonizm

13307478115_3825c3a147_b

Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan Ekspresyonizm akımının Türkçe karşılığı olan dışavurumculuk; duygu ve düşüncelerin hiçbir etki ve tesir altında kalmaksızın dışa vurulması olarak tanımlanmıştır.

Dışavurumculuk; hayatta var olan çirkinlikleri, güzelmiş gibi gösteren sanat anlayışının, insanları kandırmak olduğunu savunur ve bu durumu kesinlikle reddeder. Dışavurumculuk, hayatta bulunan gerçeklerin sadece güzel yanlarının olmadığını, çirkin taraflarının da var olduğunu ve anlatılması gerektiğini savunur. Hayatın tozpembe olarak anlatılmasına karşıdır. Dışavurumculuk, seçtiği yöntemlerin temeli bakımından romantizm akımına benzer, ancak aslında akımdan oldukça farklıdır. Bu akımda, dış dünyada var olan tüm gerçeklerin, iç dünyanın süzgecinden geçirilerek aktarılması temel amaçtır. Doğal olanı doğal ve olağan olarak anlatılmalıdır anlayışı, 1900’lü yıllarda ortaya çıkan ekonomik kriz ve onun paralelinde gelişen savaş doğrultusunda, insanlara gösterilmek istenen gerçek dışı dünyaya karşı çıkmış bir akımdır. En başta Freud’un karşı çıktığı bu akımı, müzikte G. Mahler, Schönberg gibi besteciler müziğe aktarmışlardır.

Dışavurumculuk müziğinde, a tonal yapı; gerginliğin ve hüznün ne zaman geleceği gibi durumların kestirilememesi gerçek bir önem arz etmektedir. Dışavurumculukta, belirli kurallara bağlı kalarak anlatılmak istenenin yumuşatarak verilme çabası yoktur, hiçbir zaman olmamıştır. Aksine, anlatılanın gerçekliği için bu kurallardan uzak durularak, daha çok iç dünyanın gerçekliği anlatılmak istenmektedir.

Resim sanatında da şiddetin, gerçekliğin ve gerilimin temelinde de, dışavurumculuk akımı bulunmaktadır. Resimlerin yoğunlukta kullandığı bu akımda; iç dünyanın gerçekliğini anlatma ihtiyacı, renklerle sağlanmaktadır. Bu görüşte önemli olan şey kişinin ruhsal durumudur. Doğa ikinci planda kalmaktadır. Bu akımın sanatçıları, kendilerini boğan, ezen, ıstıraplarını sanatlarına sokmuş bir halde, haksızlıklara olan isyanlarını yeni bir renk ve biçim görüşüyle anlatmak istemişlerdir. Yapıtlarında kadın vücutlarını çekinmeden çirkinleştirdikleri gibi insan yüzlerini korkunç, iğrenç ifadeli karnaval maskeleri halinde yapıyorlardı. Çizgiler kaprisli, kullandıkları renkler ise fovist ressamlarınki gibi cesaret barındırır. Bu anlayışın ilk izleri Vincent Van Gogh ve Edvard Munch’un yapıtlarında görülmektedir. Diğer temsilcileri ise Ernst Ludwig Kirchner, Emil Nolde, Georges Rouault, Amedeo Modigliani’dir.

Bozulmuş çizgiler, şekiller ve abartılı renklerle sanatçının duygusal dünyasını aktarmayı hedefler. XIX. yüzyılın gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğine sahip bir bakış açısı içerir. Edvard Munch’un “Çığlık” tablosu, bunun belirgin bir örneğidir.

Temeli insani değerlere dayalı olan akım, ruhbilimciler, yazarlar, felsefeciler, ressamlar, besteciler gibi aydınların; dünyadaki doğruları anlatma biçimi olarak sığındıkları yöntemdir.

Ekspresyonist Ressamlar ve Tabloları;

1. James Ensor (1860 – 1949)

James-Ensor-The-Intrigue-1890-min
The Intrigue, 1890

Resimlerine gerçek dışı korkunç öğeler sokmuş, karnaval maskeleri, figürler ve iskeletlerden yararlanmıştır. Eserlerinde izlenimci ve realist yöntemleri kullanarak maske ve hortlaklar yapan Ensor’un inanılmaz fantezilerinde, gerçekler yerini iskeletlere bırakmış, maskelerin ve giysilerin arkasına gizlenmiş ölümü sıkça vurgulayan korkulu bir dünya ortaya çıkmıştır. O dışavurumcu olsun diye resim yapmıyordu, kendisinin ruhsal durumunu doğrudan doğruya yansıtan, içinden fışkıran düşgücünün dürtüsüyle hareket ediyordu. Bu haliyle de Van Gogh ve Edvard Munch’e yaklaştı.

2. Edvard Munch (1863 – 1944)

edvard-munch-ciglik-min.jpg
Çığlık, 1893

Munch bu en tanınmış tablosunda hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri anlatır. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. Bir köprünün üzerinde, korkulukların hemen yanında yüzü bize dönük bir insan, yüzünde büyük bir dehşet ifadesiyle başını ellerinin arasına almış bağırmaktadır. Ne var ki sanki bu haykırışı duyan yoktur, geri plandaki iki kişi sakin bir biçimde köprünün tepeden baktığı körfezi, limanı ve tepeleri seyreder gibi görünmektedirler. Bu anlamda resim bize korkunun yanı sıra yalnızlık, terk edilmişlik duygusu da verir. Adeta bütün dünya, haykıran kişinin üzerine yıkılmaktadır ve o tek başınadır. Bunlardan başka bir şey daha dikkatimizi çeker. Gökyüzü çok büyük bir yangın varmış gibi kırmızı, sarı tonlarındadır, fakat ortada ne yangın vardır, ne de yangınla beraber olması gereken siyah dumanlar. Ara ara biraz mavinin göründüğü bu tuhaf gökyüzü, kuzey ışıklarını andırır biçimde katman katmandır.

3. Gustav Klimt (1862 – 1918)

gustav-klimt-opucuk-min.jpg
Öpücük, 1907-1908

Öpücük, Klimt’in en ünlü eserlerinden birisidir. Sanatçının altın çağının doruk noktası olarak belirtilen bu resminde süslemeci renklerle, parıldayan altın varakla ve soyut desenlerle birlikte ideal bir dünyaya çağrışım yapmakta olduğu düşünülür. İlk bakışta mutlu bir çiftin birbirleriyle olan tutku dolu aşkına şahitlik edilse de, erkek figüründe egemen bir tavır, kadında ise utançla karışık bir ifade dikkat çeker. İki aşığı saran altın renkli çerçeve onları dünyadan soyutlamaktadır. Çiçekli bir zemin üzerinde duran bu çift zeminin en uç kısmında betimlenmiş ve kadının ayaklarına neredeyse uçurumdan düşüyormuş gibi bir hareket verilmiştir. Figürlerin yerleşimi ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiye gönderme yapar gibidir. Erkek figürünün elbisesinde daha büyük karelerin, kadın figürünün elbisesinde ise renkli ve yuvarlak şekillerin kullanılması ile farklı iki cinsiyete vurgu yapılmak istenmiş olabilir. Ayrıca figürlerin bir araya gelerek oluşturduğu şekil, erkek cinsel organına da benzetilmekte, kadın figüründe ise doğurganlığa ait sembollere yer verilmektedir.

4. Emil Nolde (1867 – 1956)

Emil-Nolde-Two-Women-in-a-garden-min.jpg
Two Women In A Garden, 1915

Ekspresyonizmin öncü isimlerinden biri olan Emil Nolde’nin eserleri, diğer ekspresyonistlerde olduğu gibi görünenin dışında anlamlar taşıyan zengin içerikli çalışmalardır. Emil Nolde her türlü geleneksel ustalığı bir yana bırakarak, ilkel diyebileceğimiz yalın bir resim tekniği oluşturmuştur. Eserlerinde nesneden bağımsız seçilmiş coşkulu renkleri, masklara benzeyen figürleri ve bir takım simgeleri kullanmıştır. Naif ve saflığı bozulmamış bir anlayışla, yaşam ve sanatı bütünleştirmiştir. Yalın ve abartılı doğa tasvirleriyle kent yaşantısına karşı çıkmış, evrenselliği ve nesnelliği betimlemek için rengi, nesneyi tanımlama işlevinden uzaklaştırmıştır.

5. Ernst Ludwig Kirchner (1880 – 1938)

Ernst-Ludwig-Kirchner-Street-min.jpg
Street, Berlin (Straße, Berlin), 1913

Die Brücke adlı sanat topluğunu 1905 yılında arkadaşlarıyla beraber kuran Kirchner, bu grupla birlikte geçmişin sanatıyla geleceğin sanatı arasında köprü oluşturmayı hedeflemiştir. Modern kent insanının yapay, ikiyüzlü ve kasvetli hallerine dikkat çeker. Karşılaştığı bu yaşama duyduğu nefreti içten gelen bir çığlıkla biçimlendirir. Sanatı bazen neşeli, bazen kederli ama hep canlı ve o zamanın yansımasıdır. Günlüklerinde kalabalıklar içinde olduğunda bile hep yalnız ve hüzünlü bir hayat sürdürdüğünden söz eder. Kendini yurtsuz, terk edilmiş ve toplumsallaşamamış olarak duyumsar. Endişeleri, karamsarlığı ve melankolisi portrelerinden ve resimlerinden anlaşılabilir. Ya­şadıkları çevreden konular seçer, kent yaşamı görünümleri, doğa görünümleri, dostlarının portreleri ve daha sonraları da sirk ve dans salonları görüntüleri ve hepsinden çok çıplak kadın resimleri…

 

Genel içinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir