GDO'DAN ÖNCE, GDO'DAN SONRA AŞK

Merhabalar!

Bugünkü yazımızda geçmişten günümüze uzanan aşk hikayelerini, kadın-erkek ilişkilerini ve onların sanata olan katkılarını ele alıp küçük bir iç hesaplaşma yapalım mı?

Sanatın, o hayranlıkla dinlediğimiz şarkıların, ağlayarak izlediğimiz filmlerin, soluksuz okuduğumuz hikayelerin en büyük yandaşı yeri gelince de en büyük düşmanı kim?

Aşk tabi ki..

Örneğin; Truvalı Helen ve Prens Paris’in dillere destan yasak aşkı zamanında nice ocaklar söndürdü, ne yetimler ne öksüzler bıraktı arkada. Şimdi hikayeyi az buçuk hepiniz biliyorsunuzdur. Truvalı Helen bin kişinin istediği ama Menelaus’un aldığı efsanelere göre Zeus’un kızı olduğu iddia edilen dünya güzeli bir hatun ama demişler ya ”insanın kendi güzel olacağına bahtı güzel olsun”, diye. İşte Truvalı Helenin yaşadıkları da tam öyle. Mutsuz bir evliliğin içinde 10 yıl yaşadıktan sonra sen kalk Paris’e aşık ol bütün her şeyi arkada bırakıp ona kaç, sonra ver elini Truva savaşı! Aşk işte her şeyi yaptırıyor..

Peki ya Shakespeare’nin Romeo Juliet oyunu… İkisi de sevdiği insan ölünce yaşamak için bir saniye bile düşünmediler. Romeo zehri içti, Juliet kendini tam kalbinden hançerlerdi, hikayeleri yürekleri dağladı. ”Ölüme gidiyoruz dedin de mazot mu yok dedik” felsefesini doğurdu.

Ya da Ferhat ile Şirin hikayesine ne demeli? Adam aşkı için dur durak bilmeden dağları deldi, dolayısıyla günümüz erkeklerin çıkması gereken çıtaları baya bi’ yükseltti, tripler attık. ”Ferhat aşkı için dağları deldi, sen benim için Gratis’e bile gelmiyorsun.”, dedik. Nice delikanlı Black Friday’lerde heder oldu.

Gelelim favori çiftim Hürrem ile Sultan Süleyman’a. Hürrem köle olarak geldiği sarayda padişahın nikahlı karısı olarak çıkan çok güçlü bir kadın. O zamanlar bırak nikahı, adamı ikinci kez görebilirsen göbek atarsın ama kadın nikah kıydırmış, helal olsun. Süleyman’ın gittiği savaşlar yüzünden ayrı oldukları zaman birbirlerine yazdıkları aşk dolu mektuplarla hayranlık, evlat katliamıyla da tam ibretlik. Adeta Müge Anlı’daki aşk hikayeleri gibi olay, aşkın en tehlikeli, en hırslı ve en kanlı haliydi Hürrem’le Süleyman.

Az önce yazdığım, bazıları gerçek bazıları kurgu olan bu bütün hikayeler dinlediğimizde ”evlerden ırak”, deyip tahtaya vuracağımız olaylar. Bunların hepsi yaşanırken arkada bir sürü savaş, entrika, gözyaşı bıraktı. Hatta yetmezmiş gibi yaşandıktan veya yazıldıktan yüzyıllar sonra bile popüler kültürdeki yerini korudu. Yeni filmler, diziler, kitaplar yarattı. Sanat aşkı, aşk ise savaşı doğurdu.

Günümüz savaşlarını ele alalım şimdi de.

Bazen ne kadar iyi, ne kadar kusursuz olursan ol. Bu savaşı kaybedersin. Nedenler duymak istersin. Sana ”Sen hep kusursuzdun”, ”Sana nasıl nedenler sunayım?” derler. Madem öyle, ”niye böyle bir tanem?” dersin. Cevap vermezler, veremezler. Ne diyecek sana? Sen de hala anlamadıysan, geçmiş olsun. Cevap aslında cümlenin içinde. Bir nevi deveyle diken hikayesidir.

Bence, zaten önemli olan kazanmak ya da kaybetmek değil. Yani elbette gönül ister ki cenk meydanından elimde bir tektaşla çıkayım. Düğünde ”oğlan bizim, kız bizim”, ”çatlasın kaynanası” şarkısıyla beraber zafer nidaları atayım. Ama madem bu olmuyor, olmayacak. En azından karşındaki mertçe, dürüst bir şekilde sevgisini kuşanıp savaşsın istiyorsun. Ama ne yazık ki sonradan bir görüyorsun ki karşı taraf silahsız. Sana ilk başlarda toplarla, tüfeklerle, şiirlerle, çiçeklerle, tam teçhizat geliyor ama hepsi kuru sıkı. Sonradan fark ediyorsun. O yüzden destansı aşkları okuyup, dinleyip, umutlanmamak lazım. Çünkü artık ne uğruna ölünecek bir Romeo, ne bütün her şeyi bırakıp peşinden gidilebilecek bir Paris, ne de bizler için dağları delecek bir Ferhat var. Onların hepsi GDO’suz dönemlerde vardı. Bize de çürük yumurtalar kaldı.

Yazımı Yaşar Kemal’in çok sevdiğim bir sözüyle noktalamak istiyorum;

“O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın p*çine kaldık.”

İyi günler.

Genel içinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir