Gerçek Yürüyor Onu Hiçbir Şey Durduramaz Emile Zola

Emile Zola; döneminde, suçun gölgesi altında kalan insanların sesi olmuş; insanları, sokulan düşünce kalıplarından kurtararak gerçeğin endişesine uyandırmış olan yazardır.

Emile Zola’nın vasiyet niteliğinde olan kitabı Gerçek, dönemin adaletsizliğine karşı bir başkaldırıdır. Ancak Dört İncil Dizisinin dördüncü kitabı olacak Adalet’i yazmaya ömrü yetmemiştir.

Kitapta, Akıntıya kapılmış sardalya sürüsünde tersine yüzmeye çalışan tek bir balığın mücadelesine tanık oluyoruz… Her yenilgi daha sağlam doğrulukla, git gide büyür ve inanılmaz bir işkenceyle gerçeği doğurur. Her şey orataya çıkar. Yapılan her hata cezasını bulur ama kaybedilen zaman yerine getirilemez.

Kitap asıl olarak Dreyfus Olayına dayanır. Emile Zola’nın L’Aurore gazetesinde Suçluyorum başlığıyla yayınlanan yazısı bu olaya verilen en sert eleştiri olma özelliğine sahiptir. Yazar kendini kitabın baş kahramanı olan Marcla özleştirmiştir. Bu yüzden yazarın düşüncelerine bütün çıplaklığıyla hakim olabiliyoruz.

Dreyfus Olayı

1894 yılında Yüzbaşı Alfred Dreyfus; Alman Elçiliğinde bulunan imzasız bir mektubun el yazısına benzetilmesiyle itham edilerek suçlanmıştır. O dönem Avrupa’da yaygın olan yahudi düşmanlığı Dreyfus’un suçlanmasında büyük rol oynamaktadır.

Olay Paris’teki Alman Elçiliğinde hizmetçi olarak çalışan Fransız gizli servisine bağlı bir kadının çöp sepetinde bulduğu imzasız bir mektubu merkeze göndermesiyle başlar. Alman askeri ateşesine yazılan mektupta Fransa’ya ait bilgilerin verilmesi vaad edilmektedir. Mektuptaki el yazı Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un el yazısına benzetildiği için tutuklanır. Hazırlık soruşturmasında lehine yeni deliller bulunmasına rağmen suçlu olarak kabul edilerek Şeytan Adası’na gönderilir.

1896’da Alman Subayından Easterhazy adındaki Fransız binbaşısına yazılan bir mektubun müsveddesi ele geçirilir. Fransız gizli servisinin yaptığı soruşturmada Dreyfus’un el yazısı olarak bilinen mektubun Easterhazy’a ait olduğu ortaya çıkar. Genelkurmay, basın baskısı nedeniyle Easterhazy’e dava açmak zorunda kalır. İki gün süren davada Easterhazy beraat eder. Beraat kararından sonra Emile Zola’nın L’Aurore gazetesinde ‘Suçluyorum’ başlığıyla yayınlanan Cumhurbaşkanına açık mektubu Fransada büyük yankı uyandırır. Zola, yüksek rütbeli subayları görevlerini kötüye kullanmakla suçladığı için Zola’ya orduya hakaretten dava açılır. Kendi davasında dahi Dreyfus olayından söz edilir.

Hükümet değişikliğinden sonra Alfred Dreyfus davası tekrar gündeme gelir. Easterhazy hakkında soruşturma yürütmüş Yarbay Picquait, Easterhazy’nin suçunu itiraf ederek hapishanede intihar ettiğini bildirir. Dreyfus, askeri mahkemede yargılanıp yine suçlu bulunur fakat cezası hafifletilir. Yedi yıl sonra 1904 yılında dava yeniden gündeme gelerek 1906’da verilen kararla Dreyfus beraat eder. On iki yıl önce sökülen nişanları aynı yerde yapılan törenle yeniden takılır ve ayrıca Legion d’Honneur nişanı verilir.

Gerçek

(Kesitler)

Adalet ancak ve ancak gerçekteydi. Mutluluk da ancak ve ancak adaletteydi. Bir ulus, önce aileleriyle toplumunu kurtarırdı. Sonra, bütün vatandaşlarına tam bir eğitim verir ve ancak o zaman yerleşmiş gerçek ve adaletin hüküm sürdüğü bir ulus olma hakkına sahip olabilirdi.

Kadının erkeğin eşit koşullarına sahip olabilmesi için eğitilmesi gerekmişti ve bu temel gereklilikti; insanın mutluluğunun temel koşuluydu çünkü erkeği sadece özgür bir kadın kurtarabilirdi. Kadın papazın hizmetçisi, suç ortağı, gericiliğin elinde bir araç, aile içinde bir casusluk ve kavga aracı olarak kaldıkça erkek de esaret zinciriyle ona bağlı kalıyor kendini kurtarabilmek için ciddi bir çaba gösteremiyor. Yalancı dogmaları öldürmek bunları kullanarak yaşayanları dağıtmak ancak bilgi sayesinde mümkündü. Tarlalardan alınan ürünler gibi beyinlerin gelişmesi de bilgiye bağlıydı. Bilgi maddi ve manevi bütün servetin kaynağıydı.

Mutluluk hiçbir zaman cehalette olmamıştı, bilgideydi mutluluk…

Bilim her türlü gelişmenin temel koşuludur. Ancak adalet anlayışı ve düşüncesi olmadan insanların mutluluğu için bir şey yapabilmek mümkün değildir.

Öğretmenin değeri neyse okulun değeri de odur. Okulun değeri neyse bucağın değeri de odur. Bu gerçek hiçbir zaman bu kadar açık seçik bir örnek olarak görülmemiştir.

Cehalet, dar bir bencilliğe daha sonra da aşağılık bir alçaklığa dönüşüyordu. Bütün zihinler zifiri bir karanlık içindeyse bunun nedeni belliydi.Büyük olasılıkla yönetimsiz, yarım yamalak, ciddi bilimsel temeli olmayan eğitim, ancak zekanın zehirlenmesine yarıyordu ve daha endişe verici bir yozlaşmaya götürüyordu.

İnsanları eğitmek, onları gerçek yoluyla adalete götürmek yetmiyordu; insanın tutkuya yenik düşmemesi gerekiyordu. Tutkunun insanları zavallı çılgınlar gibi birbirlerine düşürmemesi gerekiyordu.

Bir cevap yazın