Gülsin Onay : Müzik insanı olağanüstü zengin bir müzik alemine taşıyor, bu yolda harcanacak her çabaya değecek

 

Zarafetin ve yeteneğin vücut bulduğu Türk müzisyen Gülsin Onay, 12 Eylül 1954’te İstanbul’da doğmuştur. Dinleyiciyi büyüleyen piyanistin ünü dünya çapında yayılmıştır ve  aynı zamanda da dünyanın dört bir yanında konserler vermiştir. Alman bir baba ile Türk bir annenin çocuğu olan Gülsin Onay, annesi Gülen Erim gibi çok yetenekli bir piyanist olmuştur ve müziğe gönül vermiştir. Babası Joachim Resuch da müzikle ilgilidir. Müzisyen bir aileden gelmenin şansı ile Gülsin Onay ilk piyano eğitimini annesinden almıştır. İlk konserini henüz 6 yaşındayken TRT İstanbul Radyosu’nda vermiştir. 12 yaşına geldiğinde Ulvi Cemal Erkin vasıtası ile Paris Konservatuvarı’na gönderilmiştir. Böylece ailesi ile Paris’e yerleşen Gülsin Onay, 16 yaşına geldiğinde konservatuvarı birincilik ile bitirmiştir. Fransa’da, Almanya’da ve İngiltere’de yaşamıştır. Gülsin Onay bugüne kadar önemli müzik merkezlerinde, İngiliz Kraliyet Flarmoni, Orkestrası  Philharmonia Orkestrası, Japon Filarmoni Orkestrası, Viyana Filarmoni Orkestrası gibi, dinleyiciler ile buluşmuştur. Aynı zamanda da önemli müzik festivallerinde konserler vermiştir. Gülsin Onay’ın Chopin yorumları Polonya Üstün Hizmet Nişanı’na layık görülmüştür. 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi ve 2007 yılında Hacettepe Üniversitesi tarafından Fahri Doktora ile onurlandırılmıştır. Müzisyenliğinin yanı sıra 2003 yılında UNİCEF Milli Komitesi tarafından iyi niyet elçisi seçilmiştir. Başarılı müzisyen Gülsin Onay’ın 20’yi aşkın albüm kaydı mevcuttur ve konserlerine devam etmektedir. Bizler de Gülsin Onay ile yoğun konser temposuna rağmen kısa bir röportaj gerçekleştirme imkanı bulduk ve Mozartculture ailesine ayırdığı vakit için hem de müziğin ruhunu bizlere aktardığı için teşekkürlerimizi sunuyoruz… Okuyucularımıza eşlik etmesi için de Gülsin Onay’ın yorumladığı Chopin Nocturne Op. 9 No. 2’yi bırakıyoruz…

 

 

– Hayatında enstrümanı ile bir yere gelmek isteyen genç müzisyenlere tavsiyeleriniz neler?

 

Öncelikle bu mesleği seçtikleri için kendilerini tebrik etsinler. Dünyanın daha güzel bir yer olması için yapılabilecek en güzel işlerden biridir müzisyenlik. Çünkü müzik insanın içindeki iyiliği arttırır..

Şunu bilsin genç müzisyenler; yolun sonu çok güzel. Müzik insanı olağanüstü zengin bir müzik alemine taşıyor. Bu yolda harcanacak her çabaya değecek… Etrafınızda bu konuda size destek verebilecek insanları toplayın. Köstek olanları hayatınızdan çıkartın. Muhakkak dünyayı takip edin. Farklı hocalarla çalışmanın yollarını araştırın. Size en uygun olanı bulun. Zihninizi size zarar veren olumsuz düşüncelerden arındırın. Hayat dünyanın her yerinde zor. Siz olağanüstü bir yeteneğin sahibisiniz. Bunu ziyan etmeyin. Ve şunu bilin; o muhteşem müzik aleminine ulaşabilmek için çalışmaktan başka, kestirme bir yol yok. Sabırla ve azimle çalışmak gerekiyor.

 

– Büyüdüğünüz yerde insanların müziğe karşı bakış açısı ve ilgisi sizi nasıl etkiledi?

Ailem müzikle uğraştığı için, kesinlikle olumlu yönde etkiledi. Çok küçük yaşta yeteneğim fark edildi. Yeteneğimi geliştirmem için her türlü olanak ve destek sağlandı. İmkanları yaratmak için ailem her zaman yanımdaydı. Bu çok çok önemliydi.

Annem piyanist, babam da kemancıydı. Bebekken ninni yerine Beethoven sonatlar, Mozart sonatlar dinleyerek büyümüşüm. Onca eseri küçücük yaşta dinlemiş ve canlı dinlemiş olmak çok farklı bir kazanım. Piyano eğitimime erken yaşlarda annem ile başladım. 1959 yılında Üstün Yetenekli Çocuklar Yasası kapsamında bir sınav açılacağını radyoda duyan dayım anneme haber vermiş. O zaman 5 yaşındayım. Müzisyen ailem zaten müziğe yeteneğimin farkında.  

Annemden sonraki ilk hocam altı yaşındayken çalışmaya başladığım Maria Teresa Rodriguez oldu. Solfej ve piyano öğretmenimdi. Daha sonra Türkiye’nin en tanınmış piyano öğretmenlerinden, besteci Ekrem Zeki Ün’ün eşi Verda Ün ile çalıştım. 6660 sayılı “Harika Çocuklar Yasası” sınavına girdim. Jüride Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses vardı. 40 dakikalık bir resital çaldım. 12 yaşındaydım. Sınavı kazandım. Ankara’da Mithat Fenmen ve Ahmet Saygun ile kontrpuan, armoni, müzik kültürü ve orkestrasyon çalıştım. Oradan da Paris’e giderek Paris Konservatuarı’nda Pierre Sancan, Nadia Boulanger ve Monique Haas gibi önemli hocalarla çalışma imkanı buldum.  Ne mutlu bana ki okulu 16 yaşındayken Piyano ve Oda Müziği dallarında birincilikle bitirdim.

 

– Ahmet Adnan Saygun ile çalıştınız, bu isim size ne ifade ediyor? 

Kişilik olarak bakıldığında Saygun gerçekten bitmez tükenmez bir hazine. O kadar derinliği ve her konuda o kadar engin bir bilgisi vardı ki, hiçbir zaman sadece yüzeysel bilgi edinmekle yetinmediğini görürdünüz. Öyle ki bir konuyu yüzde yüz bilmeden “ben bunu biliyorum” demezdi. Bunu ben inanılmaz bir özellik olarak görüyorum.

Saygun, onun o engin hazinesinden yararlanmak ve bunu samimiyetle yapmak isteyen, yetenekli bir insan gördüğünde, ona bütün bilgilerini aktarmak için adeta can atardı. Bunun için günlerini dahi verirdi. Ben de hakikaten, o tevazudan dolayı dersimi aldım ve o atmosferi pek çok defa yaşadım.

Benim Saygun ile yaptığımız çalışmalardan öğrendiğim en önemli şey:  çalışma disipliniydi.

Saygun’u yitirmek benim için çok büyük bir kayıp oldu. Ancak eserleriyle bu güzel ilişkiyi sürdürüyorum ve inşallah onun ruhunu şad ediyorum.

 

-Fransa, Almanya, İngiltere ve Türkiye’de bulundunuz ve yaşadınız, bu yerlerde bulunmak müziğe bakış açınızı değiştirdi mi ve size nasıl bir bakış açısı kattı?

Dünyayı görmek, farklı gelenekleri kültürleri gözlemlemek insanı zenginleştiriyor elbette.. Bu kitaplardan okuyarak elde edebileceğiniz bir tecrübe değil, bence. Gittiğim her şehirde, mümkün olduğunca toplu taşıma kullanmaya özen gösteririm. Böylece insanları ve oradaki hayatı gözlemleyebiliyorum. Ve sonra konserde o insanlarla daha gerçek bir iletişim kurabildiğimi hissediyorum..

 

-Paris’te yaşadığınız yıllarda amatör olarak tiyatro ile ilgilendiniz, tiyatronun sizin için önemi nedir?

Tiyatro çok sevdiğim bir uğraştı gerçekten.. Başka kimliklere, duygu durumlarına, hallere bürünmek müthiş etkileyici bir çalışma.. Bu kadim sanat dalına amatörce de olsa bulaşmış olmak beni çok mutlu ediyor.. Oyunculuk hayalini kurduğum bir işti gençken.. Ama iyi ki piyanist olmaya karar vermişim.. Dost meclislerinde yaptığım taklitlerle yetinebiliyorum…

 

-Hiç sizi gerçekten zorlayan ve ara vermek istediğiniz ya da bu işi bırakmak istediğiniz bir zaman oldu mu?

Hayır, hiç öyle hissetmedim. Aksine müzik beni yaşama bağlayan, zorlandığım her anımda imdadıma yetişen bir ilaç oldu.

 

-Size göre Türkiye’de müziği icra eden biri olarak işinizin zor kısmı nedir?

Sanıyorum, her işte olduğu gibi, insan ilişkileri, zaman zaman organizasyonların yaşadığı olumsuz koşullar, önyargılar.. Hayata her zaman olumlu bakmaya çalışan bir kişi olarak, sevgiyle ve iletişim kanallarını her kesimden insanla açık tutarak, olası zorlukları aşabildiğimi düşünüyorum. Bu nedenle büyük zorluklar yaşadığımı söyleyemem.

 

-Birçok yerde konser verdiniz, unutamadığınız bir konser anınız var mı? 

Birçok anım var elbette. Konser esnasında teli kopan piyanolardan, en konsantre anımda, pat diye kapağı kapanan ve gerçek bir şok yaşamam neden piyanoya kadar.. Bir keresinde Japonya’da, elçiliğin güvenlik alanında saatlerce mahsur kalmıştım. Tabii cep telefonu vs de olmadığı için, kimseye haber veremedim, yardım çağıramadım. Görevlinin beni fark edip çıkartıncaya kadar geçen saatler boyunca, kafamda seslendirdiğim konçertoları unutmam imkansız…

 

-Müzik sizde aileden gelen bir şey fakat bunun dışında ilgilendiğiniz alanlar veya profesyonel olarak yapmak istediğiniz bir iş var mı?

Bana her meslek bana cazip geliyor.. Küçükken doktor olmak isterdim, genç kızlığımda matematik çok ilgimi çekti, tiyatro merakımsa hiç sönmedi ama sanırım müzik hayatımı tamamen kaplıyor…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir