GÜNAH KEÇİSİ: KAPİTALİZM

İnsanoğlu –tam olarak- ne zaman birlikte yaşamaya başladı bilinmez ama uzunca bir müddet müşterek bir yaşam içerisinde olduğuna dair pek bir şüphemiz yok. İçimizde inzivaya çekilip münzevi hayatı seçmiş olanlarımız olsa da kahır ekseriyetimiz bir arada yaşamaya devam ediyor. Elbette ki bir arada yaşamak birçok parametreyi de beraberinde getirdi. Küçük topluluklardan kabilelere, kabilelerden aşiretlere, aşiretlerden devletlere geçtiği tahmin edilen insanoğlu bu büyümenin beraberinde hukuk sistemlerini, sanatı, ticareti, tedrisatı, mekanik aletleri ve daha birçok mefhumu icat etti. Gittikçe daha komplekslice bir hal aldığını varsaydığımız insanoğlu ekosisteminde, insan ilişkileri her daim mühim oldu.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidini temel aldığımızda fizyolojik ihtiyaçlarımızı münferit olarak karşılayabileceğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz, tabii bariz fiziksel özrümüz mevcut değilse. Piramidin ikinci basamağından itibaren türdeşlerimize ihtiyaç duymaya başlıyoruz denilebilir. Bu basamakla birlikte toplum olgusu oluşmaya buna müteakip de kompleks bir hal almaya başlıyor demekte bir sakınca görmüyoruz. Toplumun oluşmasıyla birlikte toplumun temel birimi olan fert kendi çıkarlarını savunma ve muhafaza etme arzusunda hareket ediyor ve bu da ferdin temel haklarından mülkiyet hakkını fark etmesine sebebiyet veriyor. Bu hakkın ekseninde toplumsal kuralların inşa olunmaya başlaması, hukuk sistemlerinin neşretmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Mülkiyet hakkı yani usus, fructus, abus (kullanma, yararlanma, tasarrufta bulunma) evrensel hukuk sistemlerinin gözettiği başat bir haktır -bu olguyu kabul etmek istemeyen birtakım mütefekkirler mevcut olsa da bu cedelleri yazıya ihtiva etmeyi lüzumsuz buluyoruz. Bu hakkı savunmak ise devlet ve dolayısıyla hükümetin öncelikli görevidir. Bu hakkı vatandaşlarına tanıyan devlet sistemlerinin ekonomi politikası da mevzu bahis edilen haktan müstakil olarak değerlendirilemez. Bu hakların “gerçek” manada korunduğu bir devlet düzeninin ekonomi politikasının “serbest piyasa ekonomisi” olması ise takdir edersiniz ki kaçınılmazdır. Maliki olduğu mülkiyet üzerinde mutasarrıf olma hakkı tanınan “serbest piyasa ekonomisi” bu yolla insanlara tercih hakkı sunmaktadır. Tercihlerin sınırı, sayısı değişebilmektedir fakat bu sunulmadığını bizlere göstermez.

“Kapitalizm sanatı öldürdü” lafzı –özellikle- şu zamanlarda ziyadesiyle dile getiriliyor. Peki, bu durum realiteyle ne raddede bağdaşıyor? Evvela kapitalizmden kast edilen ya da daha açık bir ifadeyle bağdaştırdığımız dönemi netleştirmek elzem. Adam Smith, “Wealth of Nations (Milletlerin Zenginliği)” eserini kaleme aldığı dönemde yeni bir düzen tahayyül etmiyor, var olan düzeni mülahaza ediyordu. Kapitalizmin başlangıcı hakkında iktisatçılar arasında muhtelif fikirler mevcuttur- bu tartışmalardan müstakil kalmayı yazının sıhhati için zaruri görüyorum. Burada nokta-i nazarımıza göre şirketleşmenin had safhaya çıktığı serbest piyasa ekonomisine ciddi önem izafe edilmeye başlandığı 17-18.yüzyılları milat olarak almakta bir sakınca görmemekteyiz.

Küçük-büyük şirketlerin ciddi önem kazandığı dönem Avrupa’sında sanatın durumu birçoğumuzun malumudur. Barok dönemi, Neo-klasizmi, Rokokoyu, Romantizmi bünyesinde barındıran dönem bu yıllara tekabül eder. Yüksek sanat icralarının had safhada olduğu dönemi kapitalizmden müstakil görmek ise mesnetsiz olacaktır. Zira bazı iktisat tarihçilerinin kapitalizm için milat olarak kabul ettikleri Sanayi Devrimi, İngiliz mühendis -aynı zamanda mucit- James Watt’ın buhar makinesini icadıyla başladığı noktasındaki genel kabul de mutabık olunduğunu söyleyebiliriz. Buhar makinesinin icadı ise 1764’tür.

Günümüze dönecek olursak, sanatın durumunun vahim olduğunu söylemek pek zor olmasa gerek. Peki, bunun müsebbibi kapitalizm midir? Değilse neden değildir yahut ne kadar tesiriyeti mevcuttur?  Ne idiğü belirsiz hilkat garibelerinin övülüp, sanat diye pazarlandığı modern dünyanın bu pespaye halinin mülahazatını yaparken birtakım filozof, mütefekkir, arkadaş ve entelektüelden etkilenip onların görüşlerinin ekseninde kendi fikirlerimizle harmanladığımız ve bunun neticesinde birkaç tespitle bu sorulara cevap verebileceğimizi ümit etmekteyiz.

Birincisi bunun müsebbibini kapitalizme bağlamak tamamen tarihselci bir ifadedir. Dönemin “tini” kavramını tamamen yok saymıyoruz, buna mukabil bu durumun olayın izahatını yapmak hususunda yeterli olmadığını, olamayacağını söyleyebiliriz. Ferdin iradesini yok hükmünde görmeyi kabul etmediğimizi ifade ediyoruz ve daha evvelden bahsettiğimiz kapitalizmin bize seçenek sunma durumunu önemsediğimizi ve sanat icra ederken bu durumun da önem kazandığını söylemekte bir sakınca görmüyoruz. Burada bir örnekle bu durumu açıklığa kavuşturacağımıza kaniyiz. İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünde kurulan “Matematik Köyü’nden” hemen herkes haberdardır. Bu yapılaşmayla “modern” şehirlerimizdeki yapılaşma mukayese etmeyi ve insan iradesinin ortaya konulan eserdeki önemini görebileceğimizi düşünüyoruz. Bu hususta çarpık ve çirkin bir yapılaşma ortaya koymaktan imtina edinen Sevan Nişanyan ve fikirdaşlarının tercih hakkını güzelden ve sanatı olandan yana kullandıkları aşikârdır.

İstanbul’daki “çirkin” yapılaşma

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nesin Matematik Köyü, Şirince

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkinci mesele burada dönemimizin mütefekkir ve entelektüellerinin mütemadiyen çizdikleri olumsuz tablodur. Dünya’nın birçok yönden eskiye nazaran iyiye gittiğini görmeyi inkâr eden fikirler ve umutsuzlukla müteşekkil perspektiflerden hayata bakmanın bu tip bir sanat dünyasının şekillenmesinde ve tecessüm etmesinde etkili olduğu kanaatindeyiz.  Elbette ki dünyada her şey muazzam değil ve çözülmesi gerekilen birçok problem mevcut fakat bu durum yaşam standartlarımızın arttığı realitesini inkâr etmemize sebebiyet vermemelidir.

Üçüncü husus ise burada sanatı icra edenler kadar sanatın alıcısının da entelektüel ve kültürel birikiminin de mühim olduğunu söyleyebiliriz. Yüzlerce yıllık hanedanlıkların, feodal beyliklerin, yüksek burjuvazinin ahfadına icra edilen sanatın, ucuzlamasının kültürel anlamda yetersiz burjuvazi ve avama yönelik üretilmeye başlanmasının da bu noktada sanatta kalite kaybının yaşanmasına sebebiyet verdiğini ifade edebiliriz.

Hülasa kapitalizm sanatı öldürdü ifadesi absürt bir lafzadır. Kapitalizmin bu meselenin “salt” müsebbibi olduğu iddiası mesnetsizdir. Rasyonel düşünmekten aciz yahut ufak hesaplar peşinden koşma gayretinde olan fertleri bu noktada suçlamak daha hakiki bir yaklaşım olacaktır.

 

 

 

Kaynakça:

https://evrimagaci.org/photo/tr/maslowun-ihtiyaclar-hiyerarsisi

http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQnVoYXJfbWFraW5lc2k

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir