Site Loader

Gerçeküstü hikayelerin yazarı Japon romancı Murakami, milyonlar tarafından okunan bir yazar olmasına rağmen sahip olduğu üne şaşırıyor. Nobel favorisi olarak gösterilen yazar, kitaplarının okuyucuları neden özellikle kaos dönemlerinde cezbettiğini bizlere anlatıyor.

Haruki Murakami’yi sabah koşusu için geldiği Central Park’ta bir kadın durdurur ve “Afedersiniz,”der, “fakat siz ünlü Japon romancı değil misiniz?” Bu tuhaf soruya kendi tarzında cevap veren Murakami, kadına “Hayır, ben yalnızca bir yazarım ve sizinle tanışmak zevkti!” der ve ardından el sıkışırlar. “İnsanlar beni böyle durdurduğunda oldukça garip hissediyorum çünkü ben sadece sıradan biriyim. İnsanların benimle neden tanışmak istediklerini anlamıyorum.” diyor Murakami.

Bu yanıtı, aşırı tevazuyla yorumlamak ya da bu yanıttan yazarın sahip olduğu ünden rahatsızlık duyduğu çıkarımında bulunmak doğru olmaz. Öyle ki; 69 yaşındaki Murakami, dünya çapında sahip olduğu bu ünden ne rahatsız olmakta ne de bu ünün keyfini (beklenileceği üzere) sürmekte. O; daha ziyade kendi bilinçaltından türeyen gerçeküstü hikayelerle, bu hikayelerin milyonlarca okuyucu tarafından bir solukta okunduğu gerçeğini şaşkınlık içinde izlemekte. Tipik bir Murakami baş karakterinin bağımsız bir gözlemci; yani kendi halinde, sosyal olarak içe dönük, çoğunlukla otuzlarında isimsiz bir adam olması hiç de tesadüf değil. Gelen esrarengiz bir telefonun ardından ya da kayıp bir kedinin peşinde iken; patlayan köpeklerin, koyun kostümü içindeki adamların, gizemli genç kızların ve yüzü olmayan insanların olduğu paralel bir evrenin içine giren bir adamdan bahsediyoruz.

Murakami’nin bu büyüleyici edebi formülünün okuyucuyu özellikle politik kaos dönemlerinde cezbettiğine dair bir teorisi var. “1990larda Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla başlayan değişim sürecinde Rusya’da oldukça popülerdim -büyük bir karmaşa vardı ve kafası karışan insanlar kitaplarıma yöneldi,” diye açıklayor Murakami. “Almanya’da da Berlin duvarı yıkıldığında büyük bir düzensizlik vardı -ve insanlar benim kitaplarımı beğendi.” Eğer bu teori doğruysa; Trump Amerikası ve Brexit Britanyası, Murakami’nin 14. romanı Komutanı Öldürmek için verimli bir market olacaktır.

Kitabın konusunu özetlemeye çalışmak başarısız bir girişim olacaksa da; kitabın isimsiz anlatıcısının, yakın zamanda karısı tarafında terk edilmiş, doğu Japonya’nın dağlarında her şeyden uzaklaşmaya çalışırken incelikle işlenmiş bir maceranın içine düşen kederli bir portre ressamı olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Gece kendiliğinden çalan bir zil, bir yeraltı mabedi, kuyular ve diğer gizli odaların yanı sıra (bir Murakami markası) kayıp kediler ve tavan arasında bulunan bir resmin tuvalinden çıkan konuşkan, yarım metre boyunda bir samuray askeri bu maceranın bazı ögeleridir. (Gençlik çağından beri F. Scott Fitzgerald tutkunu olan yazar için, bu ögeler Muhteşem Gatsby eserine bir saygı duruşu niteliğindedir; ve bu, roman ilerledikçe daha belirgin bir şekilde görülebilir.)

Murakami’nin eserlerinin politik kaygının hakim olduğu dönemlerde daha popüler olduğunu söylemek yanlış olmaz: kitapları, okuyucu üzerinde büyüleyici ve hatta yatıştırıcı bir etki bırakmakta, hikayenin tuhaf gelişimi ve içerdiği duygusal monotonluk, okuyucuya gerçek dünyanın aşırılığından kaçmayı sağlayacak bir sığınak sunmaktadır. Yazar, Koşmasaydım Yazamazdım’da koşma eylemini aşırı hislenmekten soluk aldıran bir eylem olarak methetmektedir.

Fakat, Murakami’nin eserlerindeki fantastik içeriklerin ne anlama geldiğini (ya da gelmesi gerektiğini) bize söylemesini beklememeliyiz. O, bilinçaltındaki dip kayalarda çalışır: eğer bir görüntü bu karanlık kuyudan çıkarsa, doğası gereği anlamlı olmak zorundadır ve yazar olarak kendisinin görevi, bu görüntüleri analiz etmek yerine kayda geçirmektir. (Analizler, “zeki insanların işi”dir, der gülümseyerek. “Ve yazarlar, zeki olmak zorunda değildir.”) Örneğin, 2002 romanı Sahilde Kafka’da, balıkların gökten dolu gibi yağdığı bir sahne var. Bu sahneye dair Murakami şöyle diyor, “İnsanlar bana soruyor, ‘Neden balık? Ve neden gökten düşüyorlar?’ Herhangi bir cevabım yok. Sadece bende gökten bir şey düşmesi gerektiği fikri oluştu ve kendime sordum: gökten ne düşmeli? Sonra cevap verdim: ‘Balık! Balık iyi olurdu.’”

Altmışlı yıllarda, eğer çabalarsak dünyanın daha iyi olabileceğine inanırdık. Günümüzde insanlar artık buna inanmıyor ve bu oldukça üzücü.

Kitaplarındaki yoğun Amerikan kültürü ile ilgili referanslar nedeniyle, “Japon edebiyat dünyasında adeta siyah bir koyundum,” diyor Murakami. “Savaşın hemen ardından doğmuş olmamız nedeniyle Amerikan kültürüyle büyüdük: Jazz ve Amerikan popu dinleyip, Amerikan TV showları izlerdim -bu benim için başka bir dünyanın kapısıydı. Zaman içinde yavaş yavaş kendi stilimi buldum. Ne Japon ne de Amerikan stili -kendi stilim.”

“İnsanlar kitaplarımın tuhaf olduğunu söylüyor, fakat bu tuhaflığın ötesinde daha iyi bir dünyanın olması gerekiyor. Okuyucununsa daha iyi bir dünyaya varmadan önce bu tuhaflığı deneyimlemesi gerekiyor. Hikayelerimin temel yapısı budur: Işığa ulaşmadan önce karanlıktan geçmelisiniz.”

Murakami’nin kahramanları hikayenin sonunda çok şey öğrenmiş olduları, mükemmel mutluluğu yakaladıkları bir noktaya varmazlar, yine de içinde bulundukları dengesiz rüya aleminden daha ılımlı ve sakin bir yere geçiş yaparlar. Hayat belki sürekli olarak ve sonsuza dek tuhaf işleyebilir; fakat Murakami’nin kitapları, bize kabusların mutlaka sona ereceğini söylüyor. Yani sizin de sonunda kayıp kedinizi bulmanız mümkün.

Çevirmen: Canberk İrimağzı

Kaynakça: Burkeman, Oliver. Interview with Haruki Murakami. Erişim tarihi: 9 Temmuz 2019. https://www.theguardian.com/books/2018/oct/11/haruki-murakami-interview-killing-commendatore

MozartCultures

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla