Herakleitos ve Tanrı-İnsan Arasındaki Ontolojik Denklik

Herakleitos’ta tanrı kavramının insana içkin oluşundan daha önceki yazılarımızda bahsetmiştik, ancak bu içkinlik acaba bir ontolojik denkliği de beraberinde getirir mi? İşte bu yazımızda bu soruyu yanıtlamaya çalışacağız.

a) Herakleitos’ta insan kavramı

Her şeyden önce Herakleitos’ta “insan” kavramının derinlemesine bir yorumu gereklidir. Herakleitos için insan “kendini arayan”dır (B101). Bundan dolayı onun görüşünde insan, bir βλαξ ανθρωποσ (blaks anthropos) yani “alık bir insan”(B87) değil aksine ανθρωπων ο σοφότατος (anthropon ho sophôtatos)’tur yani “insanların en bilgesidir” (B83). Bundan dolayı her bir fert kendi şahsında insanların en bilgesi olmak için mücadele etmelidir. Bilmemiz gerekir ki Herakleitos’ta her şey iki çeşittir ve bunlar genelde birbirine zıt olan (siyah-beyaz, ölüm-yaşam) gibi kavramlardır. Onun için her şey bölünmüş/bölünmemiş veya yaratılmış/yaratılmamış şeklinde iki çeşittir. Yine de tüm bunlara rağmen Logos’a kulak vererek bu çokluktaki birliği gören kişidir ki asıl bilge de odur (B50). Bundan dolayı Herakleitos diyalektiği içerisindeki insanın bariz vasfı “bilgelik”tir ve bunun için verilen mücadeledir. Aynı zamanda halk tanrısal yasa için de mücadele etmelidir.

Bundan başka Herakleitos “kendini beğenmişliğin” de kutsal bir hastalık olduğunu belirtir (B46). Hiç şüphesiz ki burada insanın tanrılığa olan meylinin bir işareti vardır. Bilindiği gibi genelde dilimizde de “kibir” olarak geçen ve Arapça anlamı da “yükselmek” ile ilgili olan bu kelime insanın kendini beğenmişliği gibi bir anlama sahiptir. Hâlbuki genel inanışlarda da olduğu gibi kibirli olmak sadece Tanrı’nın gerçekleştirdiği bir “eylem”dir. Tanrıya içkin olan insan bundan dolayı “kendini beğenir” ve bu kendini beğenme sırf bu sebepten dolayı “kutsal bir hastalık” hüviyetini taşır. Yine o “yangından önce kibri söndürmek gerekli” (B43) diyerek bu kutsal hastalığa bir kez daha dikkat çekmeye çalışmıştır. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Herakleitos’un insan görüşünün ilk maddesi bir insanın kendini arayış içerisinde olmasıdır. İkinci olarak bu kişi “kibir” gibi kutsal hastalıklardan kendini arındırmalıdır. Üçüncü olarak da “çokluktaki birliği” görebilmelidir.

Yine Herakleitos’ta “anlayışsız” insanlara karşı katı bir nefret görürüz. Bundan dolayı anlayışsız bir insan tıpkı bir sağıra benzer; anlayışsız insanlar varken yoklardır (B34). Bu fragmanda da net bir şekilde gördüğümüz gibi Herakleitos diyalektiğinde, anlayışsız olan insanlar neredeyse varlığı dahi sorgulanan, dışlanmış kişilerdir. O’nun için en önemli şey “bilge” olmaktır çünkü bilge olmak aynı zamanda kader’i, tanrıyı ve evreni biliyor ve her an hareket halindeki şu evrenin arkasında yatan hakiki cevheri görüyor olmaktır. Yine o bu sebepten dolayı bilgeliği seven -ki bu dikkat edilmesi gereken bir tanımlama çünkü herkes bilge olamaz ancak bilgelik için mücadele eden ve bu mücadeleden hoşlanan insanlar- her işin erbabı olmalıdırlar (B35). Herakleitos’ta görünen şu ki onun dünya görüşünde her fert bir eylem adamıdır. Bundan dolayı mücadele içerisinde olmayan, aptal, sığ ve geri kafalı insanlar aslında onun için “yok” hükmündedir. Bundan dolayı onun önem verdiği şeylerin başında bir de bilge olmak ya da bilge olmak için mücadele etmek gelir.

Aynı zamanda onun için “inançsız insanlar” da konuşmasını ve dinlemesini bilmeyen kişilerdir ve azarlanmayı hak ederler (B19). Bundan dolayı onun insan felsefesinde “inançsız” kişilere de yer yoktur çünkü çoğu zaman inançsızlık, tanrısal olan harmoniyi/uyumu görmeye de engeldir (B86). İnançsızlık gözleri kör eden bir inattır ve bundan dolayı inançsız kişiler tanrısal olan şeyleri göremez, hissedemez.

Herakleitos’un insan felsefesinde görünen o ki “bilgelik” yolu çok zorlu bir yol ve bu yolda ele geçecek şeyler de çok fazla değil çünkü güzel şeyler her zaman ele çok geçmez. Altın kazanlar toprağı derinlemesine kazar ancak çok az bir altın bulur (B22). Bundan dolayı bilgelik de böyledir. İnsan çok uğraşır ancak yine de eline bir şey geçmeyebilir. Herakleitos için en önemli şey, bilgelik için verilen mücadeledir. Bundan dolayı belki de Herakleitos’ta hoş olan şey bilgelik’in kendisinden ziyade bilgelik için verilen uğraşıdır çünkü onda bilgelik gerçekten ulaşması çok zor bir makamdır.

Herakleitos’ta βλαξ ανθρωποσ (aptal insan) olmayan kişi bir hayvan gibi “çamurdan, bakımsızlıktan” ya da “kirlenmekten” keyif almaz. Çünkü βλαξ ανθρωποσ (aptal insan) olmayan kişi zariftir ve zariflik tüm hayvani sıfatlardan arınmış olmayı gerektirir (B13). Domuzlar temiz suyun aksine çamurdan keyif alırlar (B13), tıpkı bunun gibi doğal olarak βλαξ ανθρωποσ (aptal insan) da çamurdan keyif alacaktır çünkü sığdır ve derinlemesine bir bakış açısına sahip değildir. O, bir diğer fragmanında da tıpkı hayvanların zevklerinin farklı olması gibi “bilge insan” ile “aptal insan” arasında da bir zevk farkı olacağını bu şekilde ifade etmiş olur. Eşekler samanı altına tercih eder( B9) çünkü samandan zevk alırlar, onları saman doyurur. Bilge insanı da “tanrısal olan”a kulak vermek ve tanrısal yasa için mücadele etmek doyurur.

Herakleitos’ta üzerinde durulması gereken bir diğer kavram da “ruhları barbar olan insanlar”dır.[1] Keza ona göre ruhları barbar olan insanlar için “gözler” ve “kulaklar” kötü tanıklardır. Daha önce de belirttiğimi gibi Herakleitos’ta duyusal bilgi ve akılsal bilgi arasında belli bir ayrım var diyemeyiz ancak yine de o duyu verilerinin güvenilirliğini reddetmez ve bunu tek bir şarta bağlar: insan ruhunun güvenilirliğine. Tanrısal ateş kavramını tekrardan hatırlamamızda fayda var. Herakleitos için kişinin ruhundaki tanrısal ateş derecesinde bir güvenilirliği vardır. Tanrısal ateş ne kadar çok ise ruhun güvenilirliği ve doğal olarak duyu verilerinin güvenilirliği de o kadar çoktur. Yine bilge insandaki bu bilgelik de bu bilgeliğini ruhundaki tanrısal ateşin oranına muhtaçtır. İşte Herakleitos felsefesinin bu görüşleri ileride tanrı-insan arasındaki ontolojik denkliğin yorumlanacağı ana nokta olacaktır. Yine “amaç” kavramı da[2] bu ontolojik denkliğin sorgulanacağı bir diğer fragman olacaktır. Ancak Herakleitos’un insan felsefesine yönelik incelememiz bitmiş değil.

Ona göre ruh yıldızlardaki özün kıvılcımıdır. Aslında bu konu nükleosentez konusu ile beraber işlenebilir. Nükleosentezden de kısaca bahsedelim. Yıldızlarda iki veya daha fazla atomun bir araya gelerek kendilerinden daha büyük bir element oluşturmalarına nükleosentez denir. Yıldızlarda nükleosentez hidrojen ile başlar. İnsan vücudunun da belli başlı atomlardan müteşekkil olduğu düşünülürse Herakleitos’un “ruhun özünün kıvılcımlarının” bulunduğu mekân olarak yıldızları işaret etmesi çok kayda değer bir durumu oluşturur. Yine o güneşin de akılsal bir kütle olduğunu belirtir. Ateş aynı zamanda tanrının farklı bir görüntüsüdür. Yıldızlar da güneşin parçalarıdır. Yıldızlar nükleosentezin başladığı yerdir. İnsanlar bu durumda güneşin parçalarında meydana gelen birleşimlerden oluşur. En azından bir kısmı bu şekilde oluşur diyebiliriz. Bundan dolayı bu konu ayrı bir yazı sebebi olabilir ancak şimdi Herakleitos’un insan görüşüne devam etmemiz gerekiyor.

Kısaca bu konuyu noktalamamız gerekirse şunu söyleyebiliriz: Herakleitos’ta insan iki çeşittir: bilge olmaya çalışan ve çalışmayan. Herakleitos’ta “mutlak” bilgelik”ten söz etmemiz mümkün değil. Bundan daha önce de bahsetmiştik. Bilge olmaya çalışan insan zariftir, tanrısal yasa için mücadele içerisinde bulunmalıdır ancak mücadele etmeyen insan, bilgelikten pay alamayan (Δαίς) insan doğal olarak yok hükmündedir. Heraklitos’ta bir insanı tam (τέλος) yapan şey ruhundaki tanrısal ateş ve tanrısal yasa için vermekte olduğu mücadeledir.

b) Herakleitos’ta tanrı kavramı

Herakleitos’taki en karışık kavramlardan birisi de tanrı’dır çünkü onda (onun fragmanlarında) tanrının birçok vasfını farklı farklı isimler içerisinde görürüz. Bu kimi zaman Logos’tur, kimi zaman ateş’tir, kimi zaman evren’dir ve her zaman insana içkindir. Ateş, evren, logos vs. bunların tümü aslında tanrının insan ruhundaki veya evrendeki farklı farklı görünüşleridir. Aslında hepsi temelde tektir. İşte bundan dolayıdır ki bu çokluktaki birliği görenler, farklı farklı suretler arkasındaki tek tanrıyı görenler gerçek bilgeliğe yaklaşmış olan insanlardır. Herakleitos felsefesinde tanrı, her şey demektir.

Öncelikle Herakleitos Logos’un daima var olduğunu belirtir (B1) ve bu varlık var olduğu halde insanların büyük bir kısmı anlayışsız haldedir. Bundan dolayı o şöyle der:

« διο δει επεσθαι <ξυνωι, τουτεστι τωι> κοινωι. ξυνοσ γαρ ο κοινοσ. του λογου δ’ εοντοσ ξυνου ζωουσιν οι πολλοι ωσ ιδιαν εχοντεσ φρονησισ. »

“Ortak olanı takip etmek gerekir ki o geneldir. Logos ortak olsa dahi yine de çok kişi kendi düşüncesi varmış gibi yaşar (B2).”

Bu fragmandan net bir şekilde gördüğümüz gibi Herakleitos’ta tanrı aslında ortaktır. Zaten Herakleitos’un bilge olmaya aday fertlerden beklediği de insanların “ortak olan”a davet edilmesidir. Ortak olan aslında çokluktaki birlik’tir ve o birlik de tanrıdır. İnsanlar, bu birlik’e ulaşmalıdırlar. Yine metinde geçtiği gibi Logos ortak olduğu halde insanlar yine de kendi düşünceleri varmış gibi yaşar. Şimdi bu kelime burada, “Logos” kelimesinin “düşünce” anlamı kastedilerek kullanılmıştır. Yani Herakleitos tanrı’yı aynı zamanda “düşünce” ile de özdeş kılmıştır. Bir önceki konumuzda da işlediğimiz “tanrı’nın düşünce ile özdeşleştirilmesi” olayı Ksenophanes’ten itibaren başlayan bir durumdur. “ουλοσ δε νοει” yani “o tümüyle zihindir/düşüncedir” diyen Ksenophanes, tanrının yine aynı şekilde sırf zihninin gücü ile (Geistes Denkkraft) evreni dalgalandırmakta olduğunu belirtmişti. İşte Herakleitos’un bu ikinci fragmanında tıpkı Ksenophanes’te olduğu gibi “tanrı-düşünce özdeşleştirilmesi”ne benzer bir mevzuu yakalamış oluyoruz. Öyle ki Logos yani “düşünce” herkeste ortaktır ve doğal olarak tanrı da ortaktır ve ancak yine de insanlar tüm bu ortaklığa rağmen kendi düşünceleri varmış gibi yaşar. İnsanlarda düzeltilmesi gereken de öncelikle budur. Yine bir diğer fragmanında da insanların tanrı heykellerine yakarışlarının ne kadar manasız (B5) olduğunu söylerken de aslında bu şekilde tanrı’nın içimizde, zihnimizde olduğunu belirtmeye çalışıyor gözükmektedir. Birisinin evle konuşması gibi bir heykele yalvarmak da bundan farksızdır. İşte Herakleitos bunları da eleştirmektedir.

Herakleitos aynı zamanda “her yaratığın tanrı’nın vuruşuyla idare edildiğini” de belirtir (B11). “παν γαρ ερπετον πληγηι νεμεται” cümlesindeki bazı kelimeler ise incelemeye değer. Öncelikle πληγηι (pletei) kelimesi “vuruş” anlamından ziyade “üflemek” anlamına da gelir. Bu bir kenarda dursun. Metindeki ερπετον (herpeton) kelimesi de “yaratık” anlamına gelir. “Üflemek” kelimesi de “ruh” kelimesini çağrıştırır (ψυχε). Burada dikkat edersek her yaratık tanrı’nın ruhuyla idare edilir gibi bir yorum da ortaya rahatlıkla çıkar. Zaten öğreniyoruz ki Herakleitos ruhun soluma duyusu olduğunu da belirtir. Ona göre ruhlar soluk alıp verdiği için akıl sahibidir (B12). O halde tanrı (νοει) ruhuyla yaratıkları idare eder. Herakleitos’ta tanrı bir bakıma noetiktir.

Tanrı hiçbir zaman batmayandır (B16). Bundan dolayı ondan kaçmak da mümkün değildir. O, düşünülür ışıktan kaçmanın imkânsızlığını belirtirken yine tanrı’nın “düşünsel” kısmına göndermede bulunmuştur. Yine metindeki[3] νοητόν (noeton) yani “düşünülebilir” kavramı direkt olarak “tanrı tümüyle zihindir/düşüncedir” fragmanını hatırlatıyor. Herakleitos’ta tanrının “zihin/düşünce” (Geist/Vernunft) ile olan ilişkisini bir kez daha görmüş oluyoruz. O, hiç batmayan bir güneştir çünkü güneş de “akılsal (νοερον) bir kütle” idi (A12). Ateş, tanrısaldı ve güneş de en büyük ateş olduğuna göre tanrı’nın farklı bir görüntüsü olabilirdi. Bundan dolayı bizce en büyük ateş olan güneş aynı zamanda akılsal (νοερον)’dır. Burada da tanrının zihin/düşünce (intellectual) ile olan ilişkisini gözlemlemek gayet mümkün.

Herakleitos “ruhun Logos’u” sayesinde kimsenin ruhun sınırlarına ulaşamayacağını söyler çünkü ruhun Logos’u çok derindir (B45). Burada da görüldüğü üzere bu durumda ruhtaki düşünce (Logos) çok derin olduğu için ruhun sınırlarına ulaşmak da mümkün olmuyor. Ruhtaki bu Logos’a ruhun sınırlarını belirleyen bir yapı gözüyle de bakılabilir çünkü Logos’un derinliği dolayısıyla ruhun sınırlarına ulaşmak mümkün olmuyor.

Herakleitos’un en meşhur fragmanına gelecek olursak o fragmanda tanrı’nın da insanın da tek şeyden meydana geldiğini görürüz: savaş. Ona göre savaş her şeyin babasıdır (B53) ve bu savaş kimilerini tanrı kimilerini ise insan eder. İnsanı köle de hür de eden bu savaştır. Savaş’ın her şeyin krallığı olduğunu belirtir Herakleitos. Demek ki her şey kaos’tan meydana gelir. Tanrı da insan da bu kaos’un bir ürünü. Aslında bu fragman incelendiği zaman hiç beklenmedik bir sonuç ortaya çıkıyor. Herakleitos bize Logos’un hep var olduğunu belirtiyordu ancak şimdi ise savaş’ın bir krallık olduğunu ve bu savaş’ın insanı insan tanrıyı ise tanrı yaptığını savunuyor. Burada söylenebilecek tek şey belki de bu savaşın ruhlarımızda cereyan eden varoluş savaşı olduğudur. Bilge bilgelik için mücadele edip savaşırken tanrı da ortak olan mücadelesi için savaşır βλαξ ανθρωποσ (blaks anthropos)’larla. Çünkü Herakleitos her zaman karşıtlardan en büyük uyumun meydana geldiğini söyler. Ona göre görünen ahenkten daha güçlü olan bir ahenk daha vardır ki o da görünmeyen ahenktir (B54). Peki, görünmeyen ahenk nedir? İşte bizce görünmeyen bu ahenk herkesin ruhunda cereyan eden varoluş savaşı ve bu savaşın/krallığın getirdiği uyum. Tanrı da bu savaş ile tanrı olur çünkü en büyük uyum tanrıdır ancak bu uyum karşıtların mücadelesine bağlıdır. Gerçi, her şeyde tek’e gittiğimiz zaman tüm zıtlar tek bir varlıkta toplanacaktır çünkü nihayetinde zıtlar birleşe birleşe tek’e gelir ve tek’te en büyük uyum oluşur: o da tanrı. Ancak tanrı da savaş ile tanrı oluyorsa bu durumda yine de en büyük uyum savaştır.

Yine Herakleitos’a göre iyi ve kötü (και αγαθον και κακον) bir’dir (B58). Bu da aslında savaş’ın en büyük uyum olduğuna bizi götüren farklı yollardan birisidir. Öyle ki savaşta “iyi ve kötü” birdir, tanrı da insan da, hür de köle de orada karşılaşır bu kavramlarla ve savaş bazen hürü köle ve köleyi hür kılabilir. Demek ki iyi ve kötü bir’dir.

Herakleitos her şeyi ebedi ateşin yönettiğini ifade eder (B64). Bu ateş “akıllı” bir ateştir. Metinde geçen φρόνιμος (phronimos) kelimesi “akıllı, aklı başında” gibi anlamlara gelir. Yine “prudent” yani “öngörülü” anlamı da vardır ki bu da tanrısal ateşin aynı zamanda ne kadar δαιμωνιον (daimonion) yani “providentia divina” olduğunu gösteriyor; tanrısal öngörü. Bu durumda görüyoruz ki ateş de bir bakıma δαιμων (daimon)’dur. Bu durumda tanrı da δαιμων (daimon) ile bir alaka içerisinde bulunuyor. Önceki metinlerden de hatırlarsak karakter’in daimonik yapısı da kader’in daimonik oluşu ile beraber her şeyi toptan bir δαιμων (daimon) evrenine götürüyor aslında. Yine Herakleitos ateş’in her şeyi yakalayıp yargılayacağını belirtir (B66). Evrende polis de hâkim de tanrı yani ateştir. Yine bir diğer fragmanda da (B67) tanrının gece-gündüz, soğuk-sıcak olduğu belirtilir, bundan dolayı tanrı, karşıtların yeridir. Bu durumda tüm karşıtlar tanrı’dan zuhur eder ve yayılır. O halde tanrı karşıtların mebdeidir.

Logos üzerine olan bir diğer değişik fragmanda ise “bütünü yöneten” Logos’tur (B72). Ona göre “her gün karşılaştıkları şeyler” onlara yabancı görünmeye başlıyor. Herakleitos’un burada kimden bahsettiği metin içerisinde belli olmasa da “insanlara” yönelik bir yorum yapılmış olma ihtimali daha yüksek duruyor. Burada görüyoruz ki Logos aynı zamanda bütünü de yönetmekte. Metinde “bütün” olarak kullanılan kelime ὄλα (hola) şeklinde geçmekte. Anlamı “bütün, her şey”dir. Yani Logos her şeyi yönetmektedir. İnsanlar Logos ile sürekli beraber bulunuyorlar ancak ondan ayrıldıkları zaman onu unutuyorlar. Fragmandan çıkarabileceğimiz şeyler bundan ibaret.

Şimdi amaç kavramına değinmemiz gerekiyor. Herakleitos’ta tanrının veya tanrısal olanın (θειον) bir amacı vardır ancak insani olanın bir amacı yoktur. “Amaç, gaye” olarak kullanılan kelime γνωμασ (gnomas)’tır. Önceki sayfalarda bunun anlamı üzerinde durmuştuk. “Erek” anlamına da gelen bu kelime bize insani mizacın bir amacı olmadığını söylemekte. Mizaç yani karakter kelimesi belki en çok üzerinde durduğumuz kelimelerden bir tanesi. Tıpkı Aristoteles’in de dediği gibi:

Έπι δέ τό ού ένεχα τέλος, τοιούτον δέ ό μή αλλού ένεχα, άλλά τάλλα έχειου (τά μετά τά φυσικά, 994b9).

Amaç, kendi uğruna olunan şeydir. Bundan dolayı “kendi uğruna olunan şey” başka şey uğruna olamaz, ancak başka şeyler onun uğruna olabilir (Metafizik, 994b9). Burada “amaç, erek” olarak kullanılan kelime ise τέλος (telos) kelimesidir. Amaç, kendisi uğruna olunan şey olduğu için insani mizacın da amacı yoktur. Hâlbuki tanrısal olanın var, neden? Çünkü insani mizaç daha çok βλαξ ανθρωποσ (blaks anthropos)’u çağrıştırırken tanrısal mizaç ise daha çok ανθρωπων ο σοφότατος (anthropon ho sophôtatos)’tur yani “insanların en bilgesi”ni çağrıştırır. Bundan dolayı rahatlıkla söyleyebiliriz ki insani mizaç tanrısal mizaç gibi bir amaç barındırmaz çünkü ancak kendisi için olunan (tanrı) bir şey amaçtır ve doğal olarak buna en yakışan tanrısal mizaçtır.

Herakleitos’un tanrı anlayışına kısaca son vermemiz gerekiyor çünkü bundan sonra insan-tanrı arasındaki ontolojik denklik konusuna temas edeceğiz. Görüldüğü üzere Herakleitos’ta tanrı çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Bu bazen evren, bazen ateş, bazen logos, bazen her şeyi yöneten yasa şeklinde devam etmektedir. Tanrı, kendisinden zıtların zuhur ettiği bir mebde’dir, bir başlangıçtır ve belki de mead’dır yani son’dur da. Tanrı’nın bu durumu yukarıda da gördüğümüz gibi kendisini amaç kılmakta ve kendisi uğruna yaşanan bir hayatı da değerli olarak görmekte.

Herakleitos’ta tanrı “değişirken dinlenir” (B84a) çünkü hareket (κινησισ) de durgunluk (ηρεμια) da onda meydana gelmektedir. Bundan dolayı o sürekli bir değişim (κινησισ) içerisindedir çünkü ondan sürekli zıtlar zuhur etmektedir ancak sürekli de bir dinlenme (ηρεμια) halindedir. Tanrı’da zıtlar birdir, o değişirken dinlenir.

c) Tanrı-İnsan Arasındaki Ontolojik Denklik

Aslında tanrı-insan arasındaki ontolojik denklik konusu aynı zamanda biraz Aristoteles konusudur. Aristoteles için iki varlık ontolojik olarak aynı seviyede değilse aynı aktivitede de bulunamazlar. Bundan dolayı tanrı-insan arasındaki aktivite birbirinden farklı seviyelerde zuhur eder. Belki de bundan dolayı “insan için bazı şeyler iyi bazı şeyler kötü” iken tanrı için “her şey” iyidir çünkü arada belli bir seviye farkı vardır ve bu seviye farkının başlıca sebebi de ontolojik denksizliktir.

Herakleitos tanrı-insan arasındaki ontolojik denksizlik kavramına bir fragmanında şu şekilde değinir:

“En bilge insan bile bilgelik, güzellik vd. bakımından bir maymun gibi görünür tanrı karşısında” (B83). Bu fragman sayesinde de görüyoruz ki Aristoteles’in Herakleitos’tan yıllar sonra sanki ilk kez temas etmişçesine yorumlanan bu teolojik görüşü aslında çok önceleri Herakleitos’un fragmanları içerisinde saklı olan şeylerden biriydi. İşte biz bundan dolayı Herakleitos’ta bir oku-geç veya çevir-geç tipi bir baştan savmacılığa karşıyız. Herakleitos’un yukarıdaki fragmanında da görüldüğü üzere insan bilgelik ve güzellik gibi şeyler bakımından tanrı karşısında bir maymun gibidir. Yine maymunların en güzeli de bir insan karşısında en çirkindir (B82). Bu demektir ki aradaki ontolojik farklılıklar aynı zamanda şuur seviyesi farkını da beraberinde getirmiş oluyor. İşte bundan dolayı da mesela bir insan maymunun tavrını yorumlayamazken bir insan da tanrının davranışını yorumlayamıyor. Bunun en büyük sebebi de aradaki ontolojik fark oluyor. Ancak bir maymun terbiyecisi nasıl ki bir maymunun kızgın ya da mutlu olduğunu anlıyorsa –çünkü o senelerce maymunları eğitmiş ve onlarla beraber yaşamıştır- aynı şekilde bilgeliğe yakın olan insan da –belki- tanrının bazı davranışlarını yorumlayabilir. Çünkü bilgeliğe yakın olan insanın bir amacı vardı çünkü o kendisi için olunan şey (tanrı) için mücadele ediyordu. Bunun gibi aradaki ontolojik fark ne kadar yüksek olsa da bir insan da belki bazı şeylerin çıkarımında bulunabilir. Buna şöyle bir misal verebiliriz:

Bir toplumda insanların günah olarak gördüğü şeyler çok artınca o toplumun başına bir bela gelebilir ve insanlar da bunu tanrıya bağlarlar. Bunun gibi genelin görüp idrak edebildiği bazı şeyler nasıl varsa bilge olan kişinin de doğal olarak görüp anlayabildiği veya tahminde bulunabildiği bazı şeyler vardır. Bundan dolayı tanrı-insan arasındaki ontolojik denksizlik belli bir iletişim denksizliğini de beraberinde getirmiş olmaz. En azından bu Herakleitos teolojisinde bu şekildedir.

Bilge insandaki bu bilgelik de bu bilgeliğini ruhundaki tanrısal ateşin oranına muhtaç olduğu için bu da tanrı-insan arasındaki ontolojik denksizliğe bir örnektir. Tanrı-insan arasında bir denklik olmadığı için kişilerin ruhundaki tanrısal ateş oranında bir bilgelik söz konusu olmakta. İşte aslında bu da şunu göstermekte: bir insan ne kadar bilge olursa olsun yine de tanrının gerçekleştirdiği bir eylemi bütünüyle anlayıp idrak edemez çünkü ruhundaki tanrısal ateşin oranının ne kadar yüksek olduğunu yine tanrı bilir ve belki de o oranı ona bağışlayan da tanrıdır.

Tanrı için her şey güzeldir, adildir (B102) çünkü çemberin çevresinde başlangıç ve son beraberdir (B103). Bu da göstermektedir ki her şey tek bir yöne doğru gitmektedir veya her şey tek bir yerden zuhur etmektedir: tanrı. Evet, bu fragmandan da görüyoruz ki tanrı başlangıç ve sondur. Zıtlar ondan zuhur ettiği gibi her şey tekrardan ona döner. Herakleitos insanların her istediklerinin gerçekleşmesinin iyi bir şey olmadığını belirtir (B110) çünkü insanlar kendileri için neyin iyi olup olmadığını veya başlarına gelen olayları yalnızca ruhlarındaki tanrısal ateş oranında bilebilirler. Bu da her şeyin bir muğlaklık ile sonuçlanmasına sebep olur.

Bilge, doğaya kulak vererek hakikati söylemeli ve yapmalıdır (B112). İşte Herakleitos felsefesindeki tanrı-insan ve onların arasındaki ontolojik denklik durumu bundan ibarettir. Bir insan ne olursa olsun ontolojik olarak tanrı ile denklik durumunda değildir ve bundan dolayı aktiviteleri birbirini kapsamaz ancak bilge bir insan yine de ruhundaki tanrısal ateşin çok olmasından dolayı bir şeyler sezebilir. Yine de ne olursa olsun bilge insan dahi tanrının aktivitelerini tam manasıyla idrak edemez ve asıl hakikat de tanrının aktivitelerinin bu idrak edilemez oluşudur. Bilgenin doğaya kulak vererek söylemesi gereken hakikatin de bu olduğu çok tartışılması gerekmeyen bir durum olarak durmaktadır. Herakleitos’ta tanrı insana içkindir hatta doğaya içkindir ancak onun faaliyetleri sadece kendisi tarafından idrak edilebilir ve insanlar onun faaliyetlerine yönelik söz hakkına sahip değildir. O, yakalayandır ve yargılayandır ve bundan dolayı da sorumlu tutulamaz çünkü aslında o her şeyin de yegâne temsilcisi konumundadır. O, iyinin ve kötünün de temsilcisidir, yazın ve kışın da temsilcisidir çünkü tüm zıtlar onda meydana gelir. Zıtlar ki hakikate talip olanların peşinden gitmesi gereken de budur.

Dipnotlar:

[1] «Κακοί μάρτυρες άνθρώπαιν όφθαλμοί καί ώτα βαρβάρους ψυχάς έχόντων.»

[2] «ήθος γάρ άνθρώπειον μέν Ούκ έχει γνώμας, θείον δέ έχει.»

[3] «λησεται μεν γαρ ισωσ το αισθητον φωσ τισ, το δε νοητον αδυνατον εστιν»

Bir cevap yazın

Araç çubuğuna atla