HUZURSUZLUĞUN SENFONİSİ

Kimliksiz birer ruhtan ibaretiz, tıpkı diğerleri gibi.

Rotasız çıktığımız yollar, her seferinde amacından sapmış birer kabullenişe dönüşüyor, tıpkı diğer yollar gibi.

Yolun başında dönüp bakmaya tenezzül etmediklerimiz, bizden birer parça haline geliyor; tıpkı gökkuşağının güzelliğiyle sarhoş olup unutulan ama hemen ardından, hala orada olduğu fark edilen yağmur gibi.

Bu uzun yol boyunca ayak tabanlarıma batan dikenler, tek bir nefesle, ruhumu bedenimden ayıracak hale getiriyor. Yolun yarısında şuursuzca azat ettiğim nefesim, bir cesedin üzerine atılan toprak kadar soğuk.

Beden ve ruhun ayrıldığı noktada telaşlı çehreme bir gölge düşüyor; sanki gerçekleşecek bir felaketi önceden hisseder gibiyim. Uzaklardaki bir tepeden yavaşça başını uzatan güneş, adım adım bedenime yaklaşıyor. Ayaklarıma değen sıcaklıkla gevşeyen bedenimi, sarıp sarmalıyor. Yorgunluktan çöken gözaltlarıma uzanıyor elim. Aynaya bakmasam da gittikçe yüzüme yayılan çöküşün izlerini hissedebiliyorum. Göz kapaklarım yavaşça aşağı inerken, bilinçaltım zamanın büküldüğü bir ana hapsoluyor ve zarifçe yere uzanan siluetime, yukarıdan bakıyorum.

Bedenime dolanan sarmaşıkları göremeyecek kadar körmüşüm. Sırtımı yasladığımda hissettiğim rutubet, koca bir bataklıkmış. Etrafıma ördüğüm ihtişamlı duvarlar korkaklığımın en güzel şaheseriyken bununla övünmüşüm. Doğru anı beklerken kaçırdıklarım duvarların arasından süzülerek ufuğa doğru yol almış ve ben, beni çağıran seslere kulaklarımı tıkadığım her an aklımın kuytu köşelerinde hapsolmuşum.

Ruhumun derinliğini kavrayamayacak kadar sığ sularda yürürken başka bir gökyüzü hayal etmişim. Yakaladıklarım elimde, kaçırdıklarım ise aklımda kalmış. Doya doya izleyemediğim yıldızların altında yatan solgun bedenim, şimdi mi huzura kavuşacak?

Tarifi olmayan bir huzursuzluk var üzerimde. Peşimi bırakmayan gölgeler geçmişin yüküdür belki de. Düşlerime yaklaştığımı sandığım anlarda nükseden bu duygulara boyun eğmiş bir vaziyetteyim. Üzerime dikilen bir çift göz neden bu kadar korkutur ki beni?

Bir umut kırıntısı aramaya mecali kalmamış huzursuz ruhlar gibi dolaşıyorum ortalıkta. Saydam bedenime bir ışık demeti isabet ettiğinde sanki uzaklardan gelen davetsiz bir misafirmiş gibi reddediyorum aydınlığı ve tam içimden, en canlı noktalarımdan, ışığın kırılmasını izliyorum. Kırılırken farklı renklere bürünen ışığa sırtını dönmüş olanlar, ışığı kucaklayanlardan farkları olmadığını biliyorlar. Onlar her gece ağıt yakarken, gözyaşlarının bir kelebek kadar kısa ömürlü olduğunu biliyorlar ve yine onlar, varoluşun dayanılmaz ağırlığı altında ezilirken en az gözyaşını dökecek olanlar.

İçimdeki bütün taşlar yerinden oynamış gibi. Hiçbir şey yerli yerinde değil. Kalanlar perişan halde, gidenler ise dönmeye niyetli değil. Kimse ihtiyaç duyulan kelimeleri fısıldamıyor. Şimdi sorsam, “Yaşananlar yalandan ibaret değil.” diyebilir misiniz?

Ölümcül bir hastalığa yakalandığıma eminim. Günün ilk ışığıyla doğup, karanlık çöktüğünde ise yavaşça ölüyorum. Ne akıtacak gözyaşım ne de içimi titretecek bir kalbim var bu gece. Toprağın soğukluğu tüm bedenimi ele geçiriyor, sonunda aşkı bulmuş gibi dalıyor gözlerim, gittikçe somutlaşan yalnızlığıma dayanamıyor âciz kalbim. Çürüklerle dolu bedenim, masalının mutlu sonunu uzaklardan gelen bir ezgide duyuyor. Bu masalda iyi ve kötüye yer yok; pek bilmediğim, hiç görmediğim, bazen sevmediğim ama yine de benim olanlar var. Kilitli kapıların arkasında saklananların ortaya çıktığı bu masalda, mutlu sona yer yok.

One Reply to “HUZURSUZLUĞUN SENFONİSİ”

  1. Thinkerbell

    Şimdilik sadece gökyüzüne bakıp her şey normalmiş gibi davranarak yani herkes gibi olarak bunun bitmesini bekleyemez miyiz, mucizelere olan inancımızı yitirdiysek?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir