Site Loader
Âlemi

İslam’a göre, her şey bir nokta ve noktanın kendisine münhasır bir’liğinden çok’luğa evrilerek Âlemi oluşturmuştur. Bir noktanın kendi manasında gizlediği merkeziyet şuuru ve Âlemi bu merkeziyetten genişleyerek görünebilir Âlemi var etmesi, idrak çerçevesinden metafizik duyumlara açık olan İslam dininin temelini de, görünebilen Âlemi’n görünmeyen kısmına tâbi kılmıştır. Tezatların (Zahir/Batın) kendi içerisindeki bu bütünlüğü ve görünenin, görünmeyen kısım ile her daim ilintili olması, hem felsefe, hem sanat gibi alanlarda fiziğin metafizikten ayrışmasının mümkün olmadığının en mühim delillerinden biridir.

Tüm dinlerin tradisyon (gelenek) içinde kendisini sanat ile ifade etme biçimleri kutsal sanat olarak adlandırılmış ve dinsel bir temel ile sanatını icra eden sanatçı, mistik bir vecdin dayanak sağladığı kendi tecrübesine, manayı, maddeye aksettirmek ve yaratıcının maddeyi yaratışı ve nitelik kazandırışı gibi elindeki maddeyi işlemek ve onun yaratılışındaki temsili yeniden sağlamak hususunda çabalamayı uhrevi bir görev olarak bilmiştir. Sanat Tarihçileri “kutsal” terimini dini konusu olan herhangi bir eser hakkında kullandıklarında, sanatın esasen “biçim” olduğunu görmezden geliyorlar. Oysaki bir sanat, sırf konularının kaynağını manevi hakikatlere dayandırdığı için “kutsal” olarak nitelendirilemez; onun biçimsel dili de aynı kaynaktan neşet etmelidir.[1]

İslam sanatının doğması aşamasında mana bakımından ilk tezahür olarak mistik bir kudretin İslam dinine inanan sanatçılar üzerindeki yansımasını irdelemek gerekmektedir. İslam dininde Allah’ın 99 ismi olarak adlandırılan Esma-ül Hüsna’da geçen “el-musavvir” (tasvir edici) ismi, sanatçı üzerinde derin bir tesir ile noksansız bir ilahi sanatın uyanışına vesile olmuştur. Sanatçı noksansız bir tabiat unsurunda yaratıcının tasvir edici çehresini görmüş ve bu şekilde kelime anlamı Arapça baskı kelimesinin bir türevi olan tabiatı[2] ilahi kudretin bahşettiği ilhamla temsile[3] yönelmiştir. Sonraki dönemlerde İslam tasavvufunda gelişen Vahdet-i Vücud ekolü, tabiatı bir bütün olarak ele almış ve onu yaratıcının bizzat kendi nurunun bir yansıması olarak nitelendirmiştir.[4]

İslam sanatının tasvir sorunu[5], putperestlik ve suret ile ilişkilidir. İnsan sureti İslam dinine göre kutsal bir mana ihtiva etmektedir. Bir gün Hz. Ömer’in yanında biri; “Şu satranca hayret ederim. Satranç tahtasının uzunluk ve genişliği birer arşından ibâret iken, insan onun üzerinde bir milyon oyun oynasa, bir oynadığı mutlaka diğerinden farklı olur, hiçbir oyun diğerine benzemez!” deyince Hz Ömer; “Bundan daha hayrete şâyân olanı vardır. İnsan yüzünün uzunluk ve genişliği birer karıştan ibârettir. Kaşlar, gözler, burun, ağız gibi âzânın yerleri kat’iyyen değişmez. Buna rağmen şark ve garpta yüzleri birbirinin tamamen aynısı olan iki kişi bile bulunmaz. Şu ufacık bir deri parçasında bu haddi-hudûdu olmayan farklılıkları gösteren Allah’ın kudret, azamet ve hikmeti ne yücedir!” demiştir.[6] İslam dini inancına göre suretin insana bir yaratılış fıtratı olarak emsalsiz bir şekilde bahşedilmesi, yaratıcının azametini göstermektedir. Bu noktada yaratıcıyı bir sanatçı olarak düşündüğümüzde yukarıda da sözünü ettiğimiz “el-musavvir” isminin tecellisine yeniden değinmek ve üzerine fikretmek elzemdir. İslam dini içerisindeki tasvir yasağı suret ile sınırlandırılmıştır. Tabiatın yahut cansız şeylerin tasvirinde bir beis olmadığı bilinmektedir;

“Said b. Ebû’l-Hasen’den: “Bir adam Abdullah b. Abbas’a gelerek, “Ben su suretleri yapan (geçimini bundan sağlayan) birisiyim. Bunlar konusunda bana fetva ver.” dedi. İbn Abbas, “Bana yaklaş” dedi. Adam ona yaklaştı. Sonra, “Bana yaklaş” dedi. Adam ona yaklaştı, ta ki İbn Abbas elini onun başı üzerine koydu ve “Resulullah (s.a.s)’den işittiğimi sana haber vereceğim; O şöyle buyurdu: “Her resim yapan cehennemdedir. Onun yaptığı her resme bir can verilir ve bu, kendini yapana cehennemde azab eder. ” Sen mutlaka bunu yapmak zorunda isen, ağaç veya cansız şeylerin resmini yap” dedi”[7]

İslam dininin kendi içerisindeki sanatsal ifadesi, yazımızın başında sözünü ettiğimiz nokta olgusu ile bağıntılıdır.[8] Arap alfabesi süslü bir şekilde zemine aktarılıp hat sanatı icra edilirken, üzerinde kullanılan ölçü formülü noktadır. Hat sanatının mahiyeti tarihsel süreçte mimari unsurları da etkilemiştir. Tarihin akışı içerisinde İslamın mimariye dayalı, mabedleşen üsluplarında (cami, dergâh, türbe vb.), dış ve iç tezyinatlarında hat sanatının yoğun bir biçimde kullanıldığını görmekteyiz.

Sonuç olarak, diğer yazılarımızda da teferruatlı bir şekilde değineceğimiz gibi, İslam devletinin fetihlerinin artması, nihayetinde İslam sanatını gelişime, sentezlere ve akımlara açık bir hale getirmiştir. İslam sanatının girift ve manaya odaklı ifadesi, geometrik ve bitkisel kompozisyonların kendisine münhasır estetik inceliği, coğrafi bölgeye ve medeni anlayışa göre mütemadi bir gelişime açık taş, mermer, tezhib, hat vs. işçilikleri ile ifadesini korumakta ve dinler tarihindeki tradisyondan mülhem olan bazı nitelikleri kendi anlayışına zamansal süreçte hala harmanlamakta lâkin bu nitelikleri kendisine harmanlarken öznelliğinden hiç bir şey yitirmemektedir.

DİPNOTLAR

[1] Burckhardt, Tıtus (2017). Doğu’da Batı’da Kutsal Sanat. Çev. T. Uluç. İstanbul: İnsan Yayınları, s: 7.

[2] Arapça ṭab “طبع”, “mühür ve damga basma, damgalama” sözcüğünün sıfat dişil (müennes, feminine) halidir.

[3] Aristo’nun sanat hususundaki “mimesis” kavramı yunanca “taklit” ibaresinden ziyade “temsil” manasına gelmektedir.

[4] Bahsedilen olgunun daha iyi anlaşılması açısından, İbn-i Arabi külliyatına, Mahmud Erol Kılıç’ın; “Şeyh-i Ekber” ve Tahir Uluç’un; “İbn-i Arabide Sembolizm” adlı eserlerine başvurulabilir.

[5] Suut Kemal Yetkin’in; “İslam Sanatının Mahiyeti” adlı makalesine bakılabilir.

[6] Râzî, Tefsîr, IV, 179-180.

[7] Nevevi, Şerhi Sahihi Müslim, XII, 93.

[8] Hazreti Ali’ye atfedilen; “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözünden bahsetmek, konunun anlaşılması için uygun olacaktır.

scanyelseli

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla