KENTİN DUYULARA SALDIRISI, BLASÉ ATTITUDE: GEORG SIMMEL

Georg Simmel, 1 Mart 1858 yılında Berlin’de Yahudi bir ailede doğmasına rağmen babasının erken vefatının ardından Katolik bir bakıcı tarafından büyütüldü. Felsefe üzerine yaptığı doktora öğrenimini 1881 yılında Berlin Üniversitesi’nde tamamladı. Ferdinand Tönnies ile Alman sosyolojisine büyük katkıları olan Simmel, mikro sosyoloji, kent sosyolojisi ve toplumsallaşma üzerine önemli çalışmalarda bulundu.

Yahudi bir aileden gelmesi; dönemin marjinalleşmiş Alman Akademisi ve bu akademideki radikalleşme eğilimleri yüzünden hayatının son dört yılına kadar düzenli bir akademik hayata sahip olmakta zorlandı. Kariyerinin büyük bir bölümünde, Berlin Üniversitesi’nde eğitim verdi. Verdiği derslerle günümüzde adlarını duymakta olduğumuz Georg Lukacs ve Robert Park gibi düşünürleri etkiledi. Simmel’in önemli çalışmalarından biri olan Metropol ve Tinsel Hayat (Die Großstädte und das Geistesleben) aslında 1902-1903 döneminin kışında ders olarak işlense de Dresden’da Gehe Vakfı tarafından açılan bir sergiyle bağlantılı olarak da yürütüldü.

Dersler ve sergiler, Alman şehirciliğini entelektüel, ekonomik ve politik boyutlarıyla inceliyordu. Simmel, çalışmasında bu boyutların felsefi ve psikolojik etkilerine de odaklandı ve modern şehirli benliğin sosyal yapılanmasını inceledi. Buna ek olarak, modernleşmenin kentlerde nasıl gelişip var olduğuna; bunun insan psikolojisini nasıl etkilediğine ve bireylerin bilinçlerinin nasıl değiştiğiyle ilgili çalışmalar yürüttü.

Kent, bir kasaba ya da köyden, daha büyük bir oluşu ve genellikle gerçekleşen bir dizi dinî, askerî, siyasal, ekonomik, eğitsel ve kültürel faaliyetlerle bu yerlerden ayrılan merkezî bir yerdir. Ortaklaşa bu faaliyetler kentin çevresindeki kırsal alan üzerinde bir güç uygulamaktadır (Jary ve Jary 1999: 74). Kentler göreceli olarak insan yerleşimlerinin daha büyük biçimleridir. Kentlerde gerçekleştirilen faaliyetler, kendi merkezleri dışında kalan alanlar ve küçük yerleşimler açısından düşünüldüğünde onların güç merkezleri haline gelmesini olanaklı kılar.[1] Kentleşme ve şehircilik aynı konseptler değildir ve farklı boyutlarda ele alınır. Kentleşme demografik olarak bir büyüme ifade ederken; şehircilik, kentlerin karakteristik özelliklerini de göz önünde bulundurur. Şehircilik, bir yaşam tarzı gibidir; sosyal modeller ve kalıplar ayrıca kendilerine has günlük pratikler içerir.

Simmel, kır ve şehir hayatını Emile Durkheim’in perspektifinden yorumladı. Ona göre, kır hayatı, Durkheim’in dayanışma tiplerinden biri olan mekanik dayanışma gibi, küçük gruplar üzerinden birincil ilişkilere dayanıyor ve bu ilişkiler zinciri de samimiyet ve ortak değerler üzerinden ilerliyordu. Kent hayatı beraberinde ikincil ilişkileri getirdi ve bu ilişkiler bireylerin kişisel çıkarlarıyla sarmalandı.  Bireyler arası ilişkiler, Durkheim’in öbür dayanışma tiplerinden bir diğeri olan organik dayanışmayı andırırcasına, iş bölümünün de gelişip detaylanması ile bölümlere ayrıldı.

Simmel, kent yaşamının bütün o temposunun, tipik kent kişiliğini kısmen açıkladığını ifade eder.[2] Para ve zamanın bireylerin psikolojisi üzerinde etkileri olduğunu düşünen Simmel, metropoliten tipi insanın tepkilerini ve kararlarını kalbiyle değil kafasıyla aldığına inanır. Ama o aynı zamanda kentin ‘para ekonomisinin merkezi’ olduğunu söylemektedir.[3]

Şehir kendisini para ve ekonomi üzerinden tanımlar. Para, insanlar arasındaki bağı şekillendirirken sosyal ilişkiler de belli amaçlar doğrultusunda evrilir. Metropoliten hayatta var kalabilen birey, olduğundan daha hesaplayıcı ve dakik bir hale gelir. Bu durum, insanlar arasında acımasız ve gerçekçi hesap ilişkilerini teşvik etmekte, duygusal bağlantılar için çok az yer kalmakta ve ilişkilere girmenin yararlarını ve maliyetlerini tartma kapasitesine sahip ‘hesaplayıcı beyinler’le sonuçlanmaktadır.[4] Bu koşullarda da tek bir soru kentlerdeki bireylerin beyninde yankılanmaya başlar: “Ne Kadar?”

Simmel, insanların kendilerini kentin duyuları üzerindeki saldırısından, duyarsız, ilgisiz hale gelerek ve ‘ben bütün bunları daha önce görmüştüm’ tutumunu takınarak koruduğunu ifade eder.[5] Kentin yoğun uyaranlarına karşı duyarsız hale gelip yapmaları gereken işe odaklanmaya çalışan bireyler, günlük pratikler çerçevesindeki bilgileri sağlıklı edinebilmek için de belli hesaplama yöntemleri geliştirir.

Metropolün baskın ve yoğun etkilerini ‘daha önce görmüştüm’ tutumu ile üzerlerinden atmakta başarısız olan kent sakinleri, fiziksel ve duygusal olmak üzere iki yönden de kendilerini diğer insanlardan uzaklaşmış hissederler. Bu tutum bireyler özelinde yalnızlaşma hissini de beraberinde getirebilir. Ama Simmel, kent insanlarının diğer kişilere karşı yapıları gereği umursamaz ve ilgisiz olmadığına işaret etmektedir. Daha doğrusu onlar, yoğun nüfusu olan kentsel ortamın baskıları karşısında kendi bireysel benliklerini korumak amacıyla böylesi davranış biçimlerini benimsemeye zorlanmaktadır.[6]

Simmel’in kent sosyolojisine olan katkıları göz ardı edilemez ancak buna rağmen bazı açılardan da eleştirilmeye açıktır. Bunun sebeplerinden biri, belli bir araştırma yönteminden ziyade kişisel gözlem ve çıkarımlarıyla kuramını ortaya koyması; ek olarak şehri anlamak ve açıklamak üzerine çıktığı bu yolda çalışmasının oldukça karamsar bulunmasıdır. Simmel’in araştırması, modern kentleşme ve bunun bireyler üzerindeki şekillendirici etkisi hakkında bizlere çok şey söyler. Onun kuramsal çalışması, toplumsal etkileşimlerin kalitesinin, daha geniş toplumsal çevreden gelen baskılarla şekillenebileceğini göstermektedir. Simmel’in görüşlerinin önemli bir sonucu, kentin, ‘toplumsal sonuçları olan bir mekânsal varlık değil mekânsal olarak oluşan sosyolojik bir varlık olduğudur.[7]

 

[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] GIDDENS, Anthony, SUTTON, Philip W., “Sosyoloji” (7. Edisyon) (2016)

KAYNAKÇA:

GIDDENS, Anthony & SUTTON, Philip W., “Sosyoloji” (7. Edisyon) (2016)

SIMMEL, Georg “The Metropolis and Mental Life” in The Urban Sociology Reader

WOLFF, Kurt H. “The Sociology of Georg Simmel” (1950)

https://tr.wikipedia.org/wiki/Georg_Simmel

Bir cevap yazın