Site Loader
Tarihte dönemler başlamaz ve sona ermez yalnızca evre evre birbirinin içine girerler. Ama 1908 yılı Avusturya-Macaristanlı besteci Arnold Schoenberg‘in geleneksel majör ve minör tonalitelere dayanan bir armoni sistemine gerek duymayıp o döneme dek MahlerStrauss gibi bestecilerin sınırlarını zorladığı tonaliteyi tamamen ortadan kaldıran ilk “atonal” bestelerini tamamlaması bir devrim yaratıp hala etkilerinin sürdüğü bir dönemi açtı. Bu döneme bugün Modernizm diyoruz.
Müzikte atonalin Schoenberg ile birlikte ortaya çıkışını aynı dönemlerde yaşamış olan arkadaşlık kurduğu ressam Vasiliy Kandinsky ‘nin ilk yapıtıyla başlayan soyut tarz ile karşılaştırabiliriz. Kandinsky’nin resim sanatıyla Schoenberg’in müziği arasında -belki de arkadaşlıklarının sebebi bu ya da bunun sebebi arkadaşlıkları olmalıdır ki- derin bir fikir birliği ve eşdeğerlilik var. Kandinsky resimde hiçbir ögenin bir başka buyruğa girmemesini hedeflerken mektup arkadaşı Arnold, tonal müziğin zincirlerini kırmayı amaç edinmişti.
Soyut resim gibi atonalite de yalnızca geçmişten değil, o güne kadar dünyanın her yerinde müziğin bazı merkez nota ve armonisini esas aldığı kültürlerden radikal bir kopuş olarak ortaya çıktı. Modernizmin zorunlu kuralı yeni şeyler yapmak, daha sonra da bunları yenileştirerek yapmaktı. Fakat ilginçtir ki, atonal müziğin tümü aslında modernisttir ama buna rağmen modernist müziğin tümü atonal değildir. Bu akım  -en azından ilk on beş/yirmi yılı sırasında- kendini klasik müziğin geleneklerine ve dinleyici çoğunluğuna karşıt olarak tanımladı.
 Modernizm soyut sanat gibi dikkati bestenin nasılına ve niçinine çevirdiği gibi sadece soyutlamaya değil, dönemin bir başka gelişmesine, 1905’te Albert Einstein ‘ın zamanda evrensel bir değişmezlik olmadığına, bakış açısının konum ve hareket ile değişebileceğini keşfettiği ana denk düşer. Bu müziği zor kılan belki de Einstein’ın göreleliğindeki gibi zamanın çoğul oluşudur. Ve o halde biz söyleyebiliriz ki; zaman göreleliği her bakımdan ve herkes içindir.
Schoenberg 1909 sonlarına geldiğinde Busoni ‘ye bir mektup yazarak bunu yapmasına neden olanın yalnızca müziğin olanaklarını genişletmek olmayıp öncelikle gerçeğe daha uygun türde müziksel bir anlatımı başlatmak istediğini yazdı.
“Bir insanın belli bir süre içinde yalnızca tek bir duyuma sahip olması imkansızdır, insanın aynı anda binlerce duyumu vardır. Ve ben müziğimle duygularımızın dışa vurduğu bu çokrenkliliğe, çokçeşitliliğe atılım yapan kan akışının sürüklediği duyguların ve düşüncelerin tepkisiyle ileri sürdüğü bu mantıkdışılılığın müziğimde bulunmasını istiyorum. Armoni anlatımdan başka bir şey değildir” diyordu.
Yaşananların karmaşıklığını dile getirmek için armonin de karmaşık olması ve sürekli bir evrim içinde olması gerekir. Hatta Busoni’ye bu mektubunda son olarak “bilinçaltı”ndan söz ettiği için aynı dönemde kendi kenti Viyana’da yaşayan Sigmund Freud ‘un düşüncelerinden bile dem vurabilirdi. Tıpkı Freud’a göre bilinçaltındaki bir arzunun onunla ya da birbirleriyle ilgisi yokmuş gibi gözüken duygular ve hareketler doğurabilmesi gibi Schoenberg’in müziği geleneksel sistemin sürdürdüğü mantıktan yoksundur. Bu bilinçaltı gibi karanlıkta ilerleyen bir armonidir.
Schoenberg’in atonaliteye geçişi çevresinde onun izinden giden yetenekli ve kadirşinas öğrencileri Webern ve Berg’in bulunmasını kolaylaştırdı. Schoenberg büyük ölçüde anlaşılamamış ve kendi çevresi dışında çok az etki yapmıştı. Ama kendi döneminde büyük bir fırtına kopartamasa da bu önce Schoenberg ve daha sonra da dünya için bir kendini aşıştı.
DİLARA DURMAZ
Kaynakça:
•Griffiths, Paul (2006), A Concise History of Western Music, Cambridge University Press
•Richard, Lionel (1984) Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi, Remzi Kitapevi

durmazdilara

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla