KÜLTÜR NEDİR?

Kültür, Latince “cultura” sözcüğünden kaynağını almaktadır ve bu sözcüğün ilk dönem kullanımındaki anlamı “bir şeyi yetiştirmek”tir. İlerleyen dönemlerde yetiştirme anlamını kaybetmese de kültür kavramının kapsamında bir değişim yaşanmıştır. Yine Latince bir sözcük olan “civilis” ile iç içe geçmiş ya da başka bir ifadeyle bu sözcüğü kapsamı altına almıştır. Uygarlık anlamına gelen “civilis” sözcüğü, kültürün bugünkü anlamını kazanmasında etkin olmuştur. “Kültürlü insan” ifadesinin temellendiği bu anlamında kültürü tanımlamak gerekirse kültür, belirli yaşam standartları sağlayan ve bunları öngörüp aktaran; insanları ve sahip oldukları düşünce yapılarını bu doğrultuda yetiştiren ve şekillendiren maddi-manevi uygulamalardır. Kültür kavramının kullanım alanlarını Raymond Williams üçe ayırmıştır:

“  a) Bir birey, grup ya da toplumun entelektüel, manevi ve estetik gelişimini ifade etmek.

   b) Bir dizi entelektüel ve sanatsal faaliyetleri ve bunların ürünlerini (film, resim, tiyatro) saptamak…

c) Bir insanın, grubun ya da toplumun yaşam biçiminin tümünü, faaliyetlerini, inançlarını ve göreneklerini belirtmek.” (Williams’tan aktaran Smith ve Riley, 2016: 20)

Kültür kavramının tanımlanması ve açıklanması için gerekli olan diğer kavramlar ise topluluk ve toplumdur. Kültürün varlığından söz edilebilmesi için, birden fazla bireyin olması gerekmektedir. Tek bir bireyin varlığı söz konusuyken, kültürün, “aktarım” alanı gerçekleşemeyeceğinden, bu durum sadece bireyin düşünsel yapısında oluşan ve burada kalan ifadelerin varlığı olarak ele alınabilir. Bourse’ye göre:

“Kültür kavramının iki önemli tarihsel ekseni vardır. İlkine göre kültür nesnelerden, düşünce biçimlerinden ve davranışlarından oluşan bir kalıttır. Bu kalıt insan topluluğuna ve üyelerine bir kimlik verir. Bunların… sürekliliği ya da düzenli aktarımı olduğunda bir kültürümüz var demektir… İkinci anlayışa göre kültür… kolektif kimliğin sonucu ve ürünüdür.” (Bourse, 2017: 129)

Bu noktada kültürün varlığı için üç temel alandan söz etmek tanımlama için gereklidir.

     a) Düşünsel oluşum alanı

     b)Tecrübe etme-deneyimleme alanı

     c)Aktarma-yansıtma alanı

Ayrıca bu ifadeler için, alan kavramı yerine süreç ve aşama kavramları da tercih edilebilir. Düşünsel oluşum alanı veya sürecinde, bir durum, düşünce veya fikrin toplumsal alana uygun şekilde zihinde canlandırılması gerçekleşir. “Hayat anlayışı” veya “dünya görüşü” olarak adlandırabileceğimiz bu fikirsel oluşumlar, dışarıya kabul ettirilmeye hazırlanan düşünsel yapıtaşlarıdır. Tecrübe etme süreciyle beraber, kişinin oluşturduğu dünya görüşü, fikirsel alandan deneyimsel alana aktarılır. Burada gizil veya açık bir biçimde diğer bireylere onaylatma isteği de ortaya çıkar. Deneyimsel süreç ile düşünsel sürecin uygulamada öncelik bakımından yer değiştirebileceği unutulmamalıdır. Onaylanan durum, düşünce ve fikirler ise, aktarım alanına taşınır. Bu alanda aktif olan tek bir kişi değil, topluluklar veya toplumun tamamıdır. İlk aşamadan son aşamaya doğru gidildikçe, bireysellik azalır ve kolektiflik artar. Ancak, dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Eğer üçüncü aşamaya gelmiş bir kültürel değer var ise, süreç artık tersi şeklinde işleyecektir. Aktarım süreciyle kültürel değeri elinde tutan ve şekillendirip yönlendirebilen toplum, bireylere deneyimleyeceği içerikleri sunmaya başlar veya bazen deneyimlemesine gerek olmadığını ifade ederek doğruluğu direkt olarak kabul ettirir. İçerikleri hazır olarak alan bireyler için kültürel değer, bir sağduyusal bilgi kaynağıdır. Doğru olduğu kabul edilir ve bireylerin düşünsel alanı bu kültürel yapı içerisinde şekillenmeye başlar. Öyleyse, kültürü daha geniş ve üç alanı da kapsayacak şekilde tanımlamak daha doğru olacaktır: Kültür, bir topluluk veya toplum içerisindeki bireyler tarafından oluşturulan, yine bu bireyler ve toplum tarafından aktarımı sağlanan, deneyimsel alanda onaylanmış yaşam tarzlarıdır.

Bu doğrultuda düşünüldüğünde kültürün inşası da önemli bir noktadır. İlk kültürler hakkında net bir bilgi olmamasına rağmen; aktarımı sağlayan kültürel ürünlerin varlığı, o dönemlerdeki kültür inşası hakkında bize fikir yürütebilecek imkânları sunmaktadır. Avcı ve toplayıcı nitelikteki topluluk ve toplumlarda, deneyimsel alanın etkinliği göze çarpmaktadır. Bu dönemdeki insanlar için sağduyusal veriyi oluşturan yine kendi küçük çevresidir. Herhangi bir hayvanın avlanması veya herhangi bir meyvenin toplanması için “uygulanması gereken doğru teknik-yöntem” deneyimsel olarak elde edilmektedir. Bir bireyin veya grubun kullandığı teknik, ereğe ulaşımı sağlamışsa doğru kabul edilmekte ve gelecek nesile aktarılması gereken bir bilgi olarak görülmektedir. Günümüzdeki kültürel eylemlerden daha sade bir sistem söz konusudur. Çünkü buradaki en büyük amaç, yaşamsal varlığın devamıdır. Bireylerin, ölümsüzlük ereği gereğince, kendisi ölse bile kendinden devam eden bir kitle bırakma isteği, gelecek neslin hayatta kalmasını gerektirir. Birey, yaşamı boyunca deneyimleriyle ulaştığı verileri, düşünceleri, fikirleri ve uygulamaları elde etmek için hayatının belli bir dönemini harcamaktadır. İlkel dönemlerde bu sürecin uzun bir dönem olduğu düşünülürse, yeni gelen bireyin bu bilgileri tekrar kendi başına inşa etmesi hem uzun zaman alacak hem de bilgiye ulaşamama durumunda fiziki bir varoluşsal soruna neden olacaktır. Kültürün temelinde yatan amaç ve hedef, işte bu yaşamsal deneyimi aktarımdır.

Endangered Culture is a painting by Peter Leo Ella which  was uploaded on June 19th, 2009 [1]

İlk aktarım örneklerinin taşıyıcılığını yapan iki temel alan vardır ve bugün bile varlığını korumaktadır: Dil ile görsel materyaller. Dil, toplumların kültürel aktarımında en çok ihtiyaç duyduğu ortak uzlaşım noktasıdır. Ancak burada vurgulanması gereken nokta, normal gündelik ilişkileri kurmadaki dilsel eylemliliğin kültürel aktarımda yeterli olmamasıdır. Elbette önemli ölçüde etkisi vardır fakat kültürel değerlerin gelecek nesile aktarımında daha etkin kullanılan alan ritimsel ve edebi dildir. Yani dile temellenen edebiyat ve bazen edebiyata temellenen bazense kendi kendine dil üzerinde varlığını kuran müzik, kültürel aktarımda ilk uygulanan yöntemlerdendir. Doğrudan düz ifadelerin kullanımı iletişimi sağlamasına rağmen; uyaklı ve/veya ritimsel ifadeler, kişilerin aklında daha etkin olarak yer edinmekte ve bu şekilde unutulmadan gelecek nesillere aktarımı kolaylaştırmaktadır. Ancak Walter J. Ong’un da ifade ettiği gibi, sözel kültürün içerdiği ifadelerin söylem aşamasında zamanla bozulması ve/veya değişikliğe uğraması; zaman içerisinde yaşamsal varoluşa katkısı kalmayan söylemlerin kullanımdan kalkması gibi durumlar, görsel ve kalıcı kültürün inşasını gerekli kılmıştır. Mağara resimlerinin temel olarak alınabileceği bu görsel inşanın ilerleyen dönemdeki vardığı nokta yazıdır. Görselin, yanında bir aktarıcı bulunmaksızın kendi kendine aktarım görevini üstlenebilmesi ve bozulmaya veya tahribe daha dayanıklı olması, kültürel aktarımda daha etkin olmayı ve kültürel değeri korumayı kolaylaştırmıştır.

Kültürlerin bir diğer özelliği ise, topluluğa veya topluma özgülüktür. Burada etkin olan unsurların başında yaşamsal şartları oluşturan doğal çevre gelmektedir. Coğrafyanın insanın fiziki varlığı üstündeki etkisi, insanları doğa üzerinde hâkimiyet kurmaya itmiştir. Hâkimiyeti tam olarak sağlanamayan noktalarda uyumlu olma yolu tercih edilmiştir. İnsanların bu şekilde doğayla uyum amacı içine girmeleri, coğrafik alana göre kültürlerde farklı yansımalar doğurmaktadır. Kültürü etkileyen ve ondan etkilenen din hususunda bile coğrafik alanlar oldukça etkindir. Doğada kontrol edilemeyen varlıklar, çoğu inanışta tanrısallaştırılmıştır. Hayvanlar; güneş, ay, deniz, doğal afetler ile ateş gibi tanrısallaştırılan şeylerin genel dayanağı coğrafyadır. Eğer sürekli olarak deprem, fırtına, sel, yangın oluşan bir alanda yaşanmaktaysa, bunun kontrol edilemezliği onun tanrısal işaret sayılmasına neden olabilmektedir. İlkel dönemlerdeki Şamanizm inanışında göze çarpan en büyük yansımalar bunlardır. Toplumun fiziki varoluşunu sağlamak için dini lider olan şaman, insanları kültürün aktarıcısı olan ritimsel dil ile uyararak, bu kontrol edilemeyen doğa olayından uzaklaştırır.

Toplumların tarihsel geçmişleri de kültürün inşasında etkilidir. Birçok kültürün karşıt kültürü tespiti tarihsel geçmişe dayanır. Tarihsel süreçte, savaşta karşıt tarafta bulunmuş iki toplum için kültürün inşasında karşı tarafı “öteki” olarak inşa eden içerikler meydana getirilir. Tarihin en büyük temeli olan egoyu koruma içgüdüsü, toplumsal egonun inşasıyla birlikte iki taraflı değer çatışmasına dönüşür.

Bütün bunlar da göz önüne alındığında kültür tanımına toplumsal ve yaşamsal dinamikleri de eklemek gerekecektir. Bu doğrultuda kültür; bir topluluk veya toplum içerisindeki bireyler tarafından yaşamsal ve toplumsal dinamiklere dayanılarak oluşturulan, yine bu bireyler ve toplum tarafından aktarımı sağlanan, deneyimsel alanda onaylanmış ve uygulanması doğru kabul edilen veya gerekli görülen yaşam tarzıdır.

Pop Culture 2 by Gilbert Cantu [2]

Kültürün inşası alanındaki görüşlerin değişimine sebep olan “erk için kültür yaratımı” veya şekillendirilmesinin ortaya çıkışıyla, kültürel kuramların en çok üzerinde durduğu alanın varlığı söz konusu olmaya başlamıştır: Kültür toplum tarafından mı, yoksa toplumu yönetenler tarafından mı inşa edilmektedir?  İki temel görüş mevcuttur:

     a)Kültür, toplumun kendi dinamikleriyle kurguladığı içeriklerdir.

     b)Kültür, erki elinde tutanların toplumu kontrol etmesine hizmet eden içeriklerdir.

Klasik sosyolojinin iki ayağı olan Marx ve Durkheim, bu iki temel görüşün karşılıklı savunuculardır. Karl Marx’ın, sınıfsal çatışma incelemelerinde ortaya koyduğu gerçek, kültürel bağlamın egemenliği sağlama ve sürdürmeye yardımcı oluşudur. Durkheim’in temel savı ise, Marx’ın çatışmacı kuramının tersine toplumsal dayanışmanın varlığıdır. Durkheim’e göre, toplumlar kendi dinamikleriyle kendi varlıklarını kurarlar ve devam ettirirler; ona göre iktidar etkisi çok göze çarpan bir konu değildir. Çünkü toplumun, ihtiyacı olanı içselleştirme ve ihtiyacı olmayanı dışsallaştırması tamamıyla onların dayanışmadaki konumuna bağlıdır.

İki görüşün de dayandıkları gerçeklere dikkat edildiğinde, iki görüşün savlarının günümüzde –tahminen geçmişte de öyleydi- iç içe geçtiği göze çarpmaktadır. Özellikle Marksizm’e dayanan Frankfurt Okulu ve üç kişinin kültürel görüşü (Hoggart, Williams ve Thompson) üzerinde varlığını kuran İngiliz Kültürel Çalışmaları, iki görüşü harmanlayan görüşler ve argümanlar sunmuşlardır. Frankfurt Okulu, kültürel değerlerin ilk üreticisi olan toplumdan alınarak “yeniden inşa” ile egemenliğin devamını sağlamak ya da onların kavramsallaştırmasıyla hegemonyayı sağlamak için hâkim sınıf tarafından şekillendirdiğini savunmuştur. Sıradanlaştırılan ve sadece tüketim için üretilen bu kültür içerikleri kitleselliği yarattığı için “kitle kültürü” kavramını ortaya atmışlardır. İngiliz Kültürel Çalışmaları Ekolü, Frankfurt Okulu tarafındaki karamsar denilebilecek görüşü belli bir oranda kabul etmektedir. Onlara göre, kültür üzerinde egemen sınıfın etkisi reddedilemez ancak, toplum da pasif bir konumda değildir. Okulun öncü olarak gördüğü kişilerden biri olan Williams’ın ifadesini, Korkmaz şu şekilde aktarır: “Williams’a göre kültür, egemen bir toplumsal düzende politik mücadele içinde olan grupların bu düzenle bütünleşmek ve ona direnmek için geliştirdikleri ifadeleri de içerir.” (Yaylagül ve Korkmaz, 2008: 173). Daha sade bir anlatımla, onların tanımına göre kültür, egemen ile egemen olmayanın çatışmasıyla kurulan alanda var olur.

Bütün bu veriler ışığında kültürün eski toplumlardaki tanımının günümüz için yetersiz kaldığını söylemek ve onu yeniden tanımlamak durumundayız. Tanıma, Marx’ın iktisadi görüşlerini, Durkheim’in dayanışmacı görüşlerini, Frankfurt Okulu’nun hegemonik görüşlerini ve İngiliz Kültürel Çalışmaları Ekolü’nün etkin birey görüşlerini dâhil etmemiz gerekmektedir. Öyleyse kültür, bir topluluk veya topluma dâhil olan bireyler tarafından deneyimsel alanda oluşturulan, yine aynı topluluk veya toplum tarafından aktarımı sağlanan; iktisadi, siyasi ve kurumsal kabulü sağlayan; karşıt olan yani ötekiden ayrılarak özgülük kazanan; toplumsal çatışma ve dayanışma temeli üzerinde yükselen ve yeniden şekillendirilebilen, dinamik bir yapıya sahip olan yaşam tarzı biçimleri ya da diğer bir deyişle dünya görüşleridir. Bu tanımın zaman içerisinde güncellenmesi gerekebileceği de unutulmamalıdır.

 

KAYNAKÇA

BOURSE, M. (2017). Kültürel Çalışmaları Anlamak. İstanbul: İletişim Yayınları.

ONG, W. J. (2014). Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi (çev: Sema Postacıoğlu Banon). İstanbul: Metis Yayınları.

ÖZBEK, M. (2010). Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski (9. Baskı). İstanbul: İletişim Yayınları.

SMİTH, P. ve RİLEY, A. (2016). Kültürel Kurama Giriş. Ankara: Dipnot Yayınları.

YAYLAGÜL, L. ve KORKMAZ, N. (2008). Medya, Popüler Kültür ve İdeoloji. Ankara: Dipnot Yayınları.

 

Ana Görsel: [Painting by Chetan Katigar] https://www.artzolo.com/painting/indian-culture

[1] https://fineartamerica.com/featured/endangered-culture-peter-leo-ella.html

[2] https://www.deviantart.com/gilbertcantu/art/Pop-Culture-2-49243457

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir