KÜLTÜREL DİLİN TARTIŞILMASI: SÖZLÜ VE YAZILI KÜLTÜR

Dil, kültürel yaratımın temel ögelerinden birisidir. Kültürün inşa ve aktarım sürecinde oldukça etkili olan dil üzerine yapılan incelemeler, kültürel çalışmalar alanında büyük bir yer tutar. Toplum üzerinde yetkinlik kazanan her kültürün, kendi egemenliğini kurduğu bir dilsel alan da mevcuttur. Hâkim olan görüşe göre şekillenip değişebilen dil, kültürel alanın inşasında alt sınıfların da bir savunma aracı olarak, onlar tarafından da şekillendirilebilir.

Topluluksal anlaşma ve iletişim için sembolik araçların kullanımına dayanan dil üretimi, ortak değer ve ortak referans noktası üzerinde var edilebilir. Bütün görüşlerin üzerinde uzlaştığı nokta, iki birey arasında ortak uzlaşım alanı olmadığı sürece dilin varlığının anlamsız oluşudur. Bu ortak kabulün aksine, dilin kültürel inşasında iki temel ayrıklık mevcuttur. Birincisi, dilin kültürel yapıyı şekillendirdiği; ikincisi ise, kültürel yapının dili şekillendirdiği savına dayanır. İki görüş üzerinden ortak çıkarım olarak sunulabilecek olan görüş ise, daha kapsayıcı ve doğru olacaktır: Dil ve kültür, birbiriyle etkileşim halinde olan iki yapıdır ve birbirleri üzerinde değişim yaratma gücüne sahiptirler.

Kültür ve dil üzerine yapılan incelemeler temelde, “göstergebilim”[1] araştırmaları üzerine inşa edilmektedir. Dilin beyinde kurgulanan düşünceleri yani göstergeleri, aktarılabilir alana taşıması diğer bir ifadeyle göstermesi tezini savunan göstergebilim incelemeleri, Peirc’in argümanlarına dayanmaktadır. “1870’li yıllarda, Peirc, gerçekliğin ancak pratikte her daim bir bilenler topluluğunun kavrayabileceği bir işaretler ya da temsiller sistemi vasıtasıyla bilinebilir bir şey olduğunu ileri süren bir anlam ve hakikat kuramını geliştirmiştir… Peirc, bu yenilikle birlikte esasen göstergebilim alanını, gösterge çalışmalarını icat etmiştir.” (Smith ve Riley, 2016:94, 95).  Ancak, göstergebilimin kuramsal temelini hazırlayan Peirc olsa da asıl kurucusu Ferdinand de Saussure kabul edilir. Yapısalcı dilbilim kuramı olarak adlandırılan bu ekolü kuran Saussure’ün temel çalışmaları, dilin ve nesnelerin adlandırılma ilişkisi üzerinedir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, bir şeyin neden kendisinin bildiğimiz o ismi –örneğin, ağacın “ağaç” ismini- aldığını tartışır. Onun ortaya koyduğu bir diğer görüş ise, dil ve konuşma kavramlarının ayrımıdır. Saussure’e göre konuşma, dilin yansıyan tarafıdır; dil ise konuşmadan çok daha karmaşık olan bir yapısal sistemdir. Saussure’ün kültürel çalışmalara en büyük katkısı bu tartışma alanlarını yaratmasıdır. Onun tartışmaları sonucunda şu sorunun sorulması da kaçınılmazdır: Bazı nesnelerin iki farklı toplumda iki ayrı anlam taşıması nasıl mümkün olabilmektedir? İşte bu sorunun yanıtı, kültür ve dil ilişkisinin temel sorunsalı ve temel göstergesidir. Claude Levi-Strauss, dili, doğrudan nasıl kurgulandığı düşüncesine odaklanarak değil; kurgulandığı alanlardan biri olan “mitleri” inceleyerek anlamaya çalışmıştır. ”Ona göre, bir kültürün düşünsel sınırları belli bir toplumun anahtarıdır. Yapısal dilbilim yaklaşımıyla yapılan çalışmalarla bir kültürün mitleri incelenerek, soyutlamalar yoluyla o kültür anlaşılabilir.” (Yaylagül, 2014: 121). İşte Peirc’in temelini oluşturduğu, Saussure’ün kuramsallaştırdığı göstergebilim-dilbilim araştırmaları içerisine, Strauss’un mit incelemeleri de dâhil edildiğinde dil kavramının kültürel alandaki ikinci ayrıklık durumu ortaya çıkmaktadır: Konuşma dili ve yazı dili. Bu iki kavramın ayrımını da içerecek şekilde McLuhan, medyayı –ilk medya, yani aktarıcı dildir- tarihsel bağlamda üç döneme ayırır:

“   1) Kabile çağı (1500’ler öncesi) temel iletişim aracı olarak kendisini konuşma ya da şarkı biçiminde açık eden söze bel bağlamıştır.

2) Kabileleşmeden Çıkma çağı (1500-1900) özellikle baskı biçimindeki mekanik medyanın ortaya çıkışına ve egemenliğine sahne olmuştur.

3) Yeniden Kabileleşme çağı (1900’ler sonrası) televizyon ve radyo gibi elektriksel medyanın egemenliğindedir.” (Laughey, 2010: 28).

Bonampak Room 1-4 [2] 
Bu medya dönemlerine paralel şekilde ilerleyen dil yapısıyla beraber kültürel yapı da değişiklik göstermiştir. Konuşma dilinin “esnekliği” ve yazı dilinin “kuralcılığı” üzerine iki ayrı kültürel yapı kurulmuştur: Sözlü kültür ve yazılı kültür. Sözlü kültür, ilk dil inşalarının temelidir. Bir şeyin –ki bu şeyin somut olması durumu söz konusudur- ortak olarak nasıl seslendirileceği karmaşasının bir sonucudur. Sözlü kültürlerin somut varlıklarla inşasından ulaşılacak bir diğer sonuç ise, onun deneyimsel bir kurguya sahip oluşudur. Buradaki deneyimleme fiziksel bir deneyimdir, algılama alanı somut dünyanın varlığına bağlıdır. Bu durumda sözlü kültürlerde kullanılan her ifadenin, fiziksel evrende bir karşılığı mevcuttur. Sözlü kültürlerde dil, yazılı sisteme göre daha dinamik bir yapıya sahiptir. Bu dinamiklik onun egemenlik kurmadaki etkisini de arttırmaktadır. Kültürel alanda kurgulanan içeriklerde “egemen olan” kişi veya topluluğun istediği doğrultuda şekillenmesi daha kolaydır. Peki, sözlü kültürler, bu kadar çabuk değişebilen bir yapıya sahipse, onlar için “tutarsız kültürel yapı” veya “dayanağı olmayan kültürel yapı” yorumları yapılabilir mi? Kültürel çalışmalar alanında bu konu üzerine iki ayrı görüşten söz edilebilir. Birinci görüşe göre sözlü kültürler, özünü çabuk kaybeden ve nesiller arası aktarımda sorunlar yaşanan kültürel sistemlerdir; ikinci görüşe göre ise, sözlü kültürler temel dayanaklarını koruyan ancak yazılı sisteme göre daha hızlı değişime uğrayan dinamik yapılardır. Sözlü kültürlerde ilk görüşün sunduğu ve diğer görüşün de kabul ettiği temel sav, sözlü kültürün değişken yapısıdır. Ancak burada kullanılan kavramlar arasında olumlu-olumsuz çatışması mevcuttur. İlk görüşe göre bu değişim, yıpranma ve tahribatı ifade ederken; ikinci görüşte dinamik ve ayak uydurmaya yatkın bir durumu ifade eder. Burada sözlü kültürlerin inşası noktasına giriş yapmak sorunsal için açıklayıcı bir destek sağlayacaktır.

Toplumların –dilsel uzlaşma sağlandıktan sonra- ortak üretimi yapabilmesi için toplumsal bilinci kurması gerekir. Sözlü kültürlerde toplumsal bilinç kurgusu, iki şekilde gerçekleştirilir:

a)Konuşma dilindeki kalıplar

b)Edebiyat ve müzik

Muses (Nine Daughters of Zeus) [3] 
Konuşma dilindeki kalıplar, geçmiş toplumsal bilincin şu anda var olan zamana “sıradan bir şekilde” taşınmasıdır. Bu ifadeler, bireyler için fiziksel deneyim alanında oluşturulmuş bilgiyi, zihinsel deneyime sokarak kabullenmeyi sağlar. Bazı durumlarda –özellikle uzun zamandır kullanılagelen kalıplarda- ifade eski anlamını kaybedebilir veya anlam daralması yaşayabilir. Edebiyat ve müzik ise, sözlü kültürün “coşkun kahramancı” yapısını yansıtır. Sözlü kültürlerin, edebiyat ve müzik vasıtasıyla toplumsal bilinç yaratımında dikkat çeken husus, ortak coşkudur. Yani buradaki kurguda yer alan kahramanlar, bireysel güçleri olmasına karşın toplumun değerlerini koruyan kişilerdir. Kurgulanışın bu şekilde oluşunun en büyük sebebi ise, sözlü kültür tartışmalarının yoğunlaştığı kültürel aktarımdır. Konuşma dilindeki kalıpların aktarımı oldukça zorlu süreçler yaşayabilmektedir ancak, edebi ve ritimli ifadeler kendilerini aktarmayı daha kolay bir şekilde sağlayabilmektedirler. Yani sözlü kültürde yaratım şeklinin belirlenişi, toplumsal bilincin aktarımına yöneliktir. Bireylerin, ritimsel ve edebi ifadeleri, normal düz ifadelere göre daha çok hatırlayabildiği birçok araştırma tarafından ortaya konulmuştur. Burada bellek kavramı da kendisini göstermektedir. Toplumsal bilincin aktarımı, toplumsal belleğin eylemliliğine göre şekillenmektedir. Ritimli –ulaşılabilen-  ilk sözlü kültür ürünleri, Şamanizm inanışının dini liderlerince sunulmuştur. Burada sözlü kültürlerin somutsal olan yönü bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Somut olarak adlandırılamayan durumlar, kutsal veya lanetli olarak görülmüş ve toplumsal bilince bu şekilde işlenmiştir. Burada coğrafik etmenler ve dışarıya kapalı toplum yapısının etkisi büyüktür. Bu durum ayrıca, Saussure’ün incelemeleri sonucunda ortaya çıkan sorunun cevabının bir kısmını oluşturmaktadır. İki ayrı toplumun coğrafik konumuna göre gerçekleşen doğa olayları, aynı kavramın farklı algılanması sonucu oluşan toplumsal bilincine göre ayrı tepkiler doğurmaktadır. Örneğin, bir coğrafik bölgede yangınların çok fazla olduğu varsayılırsa, buradaki toplumsal bilinç düzeyinde ateş, “yıkım” olarak algılanacak ve korku-tedirginlik tepkisini doğuracaktır; başka bir bölgede hava şartlarının soğuk olduğu varsayılırsa, buradaki toplumsal bilinç düzeyinde ateş, “yaşam kaynağı” olarak algılanacak ve rahatlama-huzur tepkisini doğuracaktır. Ritimli aktarımın bir diğer yansıma alanı ise mitlerdir. Mitler, edebiyat ve müzik alanının kahraman odaklı yapısını en çok yansıtan içeriklerdir –ki bu sebeple dilbilim çalışmalarında daha çok tercih edilmiştir-. Eğer bir toplumda hatırı sayılır bir kişi inşa edilebilir ise, o kişi üzerinden aktarım yapmak daha kolay olacaktır. Günümüzde bile kahramanvari toplum yapısı açık şekilde sezilebilmektedir. Özellikle Doğu toplumlarında görülen bu yapı, bireylerde toplumsal bilince adaptasyon için motivasyon uyandırmaktadır.

Sözlü kültürlere yapılan en büyük eleştiri, yaratılan toplumsal bilincin kolayca yıpratılabileceği ve değişebileceğidir. Yaratılan ritimli ve kalıplı ifadelerin, zaman içerisinde dezenformasyonu veya aşınmasının –yazılı kültüre göre- daha kolay olduğu belirtilmektedir. Bu görüşe getirilmesi gereken bir eleştiri şu olmalıdır: Eğer sözlü kültürler toplumsal bilinç inşası temeline dayanıyorsa ve –yüksek kültür ve altkültür tartışmaları dışarıda tutulursa- toplumsal yapı içerisinde kullanımı gerek duyulmayan veya zamanla yanlış olduğu anlaşılan ifade, durum ve görüşler değiştirilirse, sosyal bilince zarar mı verilmiş olacaktır yoksa katkı mı sağlanmış olacaktır? Sözlü kültürler aktarım amacıyla yaratılmaktadırlar ancak yazılı kültür ürünleri gibi, sürekli olarak başvurulabilecek, sabit duran bir kaynak değil; toplumla beraber deneyimsel değişime uğrayan yapılardır.

Toplumların sürekli olarak yaşamsal faaliyet sürdürme çabasından çıkmasına ve entelektüel gelişmeye geçmesine yardımcı olan yazılı kültürel yapı ise, sözlü kültürün eksiklerini kapatmayı hedefleyerek ortaya çıkmıştır. Sözlü kültürlerde çoğunlukla toplumsal kabul gören durumlar sorgulanmaksızın kabul edilir –kabul etmeyen birey veya topluluklar toplumdan dışlanırlar- ancak yazılı kültürün kültürel alandaki en büyük katkısı–ilk dönem dışarıda tutulursa- alt sınıf ve altkültürlerin de egemen tarafından “susturulamayacak” ürünler üretebilmesidir. Özellikle matbaanın icadıyla seri şekilde üretim ve dağıtımın mümkün olması, yazılı alana aktarılan kültürlerin yayılımını ve kabulünü kolaylaştırmıştır.

Kültepe Tableti [4] 
Ancak yazılı kültürlerin eksi yönleri de mevcuttur. Yazılı alana aktarılan bir bilginin geçerliliği veya doğruluğu ortadan kalkmışsa bile bu içerik kendi fiziki varlığını korumaktadır. Bu fiziki koruyucusu yani aktarıcısı olmadan da kendi varlığını devam ettirebilmesi yazılı kültürde çoğu zaman artıya çevrilebilmiştir. Sözlü kültürdeki “dönemsel inşa” anlayışı, yazılı kültürde “üstüne koyarak ilerleme” yönünde evrilmiştir. İşte bu noktada artının, aynı zamanda eksi yönü de içerdiği görüşü de mevcuttur.  Walter J. Ong (2010), Platon’un –hocası Sokrates’in görüşlerine de dayanarak- yazıya getirdiği 4 eleştiriyi şöyle sıralar:

a)Yazı, insani değildir, nesnesel bir niteliktedir.

b)Yazı, belleği çürüten bir yapıdır.

c)Yazı, yanıt veremeyen bir sistemdir. Kendini tekrar eder.

d)Yazı, söylem gibi kendini savunamaz.

Burada en çok dikkat çeken eleştiri belleği çürütme düşüncesidir. Sözlü kültürler aktarım için insan belleğinin gücüne ihtiyaç duyarlar. Ve bu yüzden de belleği nasıl “ehlileştirebileceklerini” çok daha iyi bilirler. Ancak, yazılı kültür, aktarımını dış belleğe borçludur. Toplumsal belleğin kurgulanması gerekmez, çünkü içerik kendi kendine ayrı bir bellektir. Bu görüşe dayanarak, yazılı kültürün bireyselliği inşa ettiğini söylemek de mümkündür. Toplumsal bilinç inşasına ihtiyaç görülmediği için, kişiler kendi içeriklerini inşa edebilmekte ve sözlü kültürdeki “toplumsal onay”a ihtiyaç duyulmadığı için de bireysel aktarımı tercih edebilmektedirler.

Ayrıca, bellek ihtiyacının olmaması insanın üretken yapısını da yıkabilmektedir. Ong, Platon’un yazıya bu kadar karşı olmasına rağmen devletine ozanları almamasını, onların -sözlü kültürün aktarıcılarının- üretken olmadıklarını düşünmesine dayandırır. Ancak yazılı kültür için de bu durumun varlığı açıkça sezilebilmektedir. Birçok birey kendi görüşünü üretmek yerine, hazır veriyi alarak “kafa yormaktan” kaçınmaktadır. Burada Platon’un felsefi düşünmenin öleceği gibi bir öngörüye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim getirilen üçüncü ve dördüncü eleştiri bu yöndedir. Felsefenin birbirini takip eden ve cevaba göre sürekli güncellenen sorularına, yazıda rastlanamaz. Çünkü yazılı sistemde yanıt tektir. Ve o yanıta sorulacak bir diğer soru tekrar aynı yanıtı doğuracaktır. Ong da yazının zihin yapısını değiştirdiğini kabul eder hatta kendisi bu görüşün savunucusudur ancak Platon’un sahip olduğu karamsar bakış açısına sahip değildir.

Yazılı sistemin egemenliğini arttırmasının yanı sıra bugün sözlü aktarımın yine kendi dinamik yapısını kullanarak yazılı toplumlara entegre olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle postmodern toplum anlayışının gelişimiyle zirveye ulaşan bireysellik, kişinin kendini ortaya koyma anlayışını etkilemiştir. Eski sözel kültürün kahramanları, bugün her bireyin içerisinde uyanmaya –veya uyandırılmaya- başlamıştır. Ve her birey kendi söylemini zirveye çıkararak kendini gerçekleştirme çabasına girdiği için yazılı alanın yanında sözel alan da varlığını sürdürebilmektedir. Burada McLuhan’ın üçüncü çağı olan kabileleşmenin de varlığını görmek mümkündür. McLuhan’ın en bilinen kavramlarından birisi olan “küresel köy”, insanların düşünsel olarak bireyselleşmesinin tersine, davranışsal olarak tek tip olduklarını göstermektedir. İnsanların postmodern yapısına rağmen “doğrular”, toplumsal alanda varlığını sürdürmeye devam etmektedir ve bunu inşa eden, dijital sözlü kültür diyebileceğimiz medya enformasyonlarıdır. Buradan da şu çıkarımı yapmak mümkündür: Yazılı kültürel yapı, sözlü kültürel yapının elindeki egemenliğini almasına rağmen; sözlü kültürler kendi yaratılış amaçlarına yani toplumsal bilinç oluşturma –kısmi de olsa- çabasına katkıda bulunmak için dinamik yapılarına dayanarak varlıklarını yazılı kültür içerisinde bile yeniden kurmakta ve korumaktadırlar.

 

 

ABDULBAKİ ÖZTÜRK

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

GÜRÜZ, D. ve EĞİNLİ, A. T. (2011). Kişilerarası İletişim: Bilgiler- Etkiler-Engeller (Geliştirilmiş 2. Basım). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

LAUGHEY, D. (2010). Medya Çalışmaları: Teoriler ve Yaklaşımlar (çev. Ali Toprak). İstanbul: Kalkedon Yayınları.

ONG, W. J. (2010). Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi (çev. Sema Postacıoğlu Banon). İstanbul: Metis Yayınları.

SMİTH, P. ve RİLEY, A. (2016). Kültürel Kurama Giriş (çev. Selime Güzelsarı ve İbrahim Gündoğdu). Ankara: Dipnot Yayınları.

YAYLAGÜL, L. (2014). Kitle İletişim Kuramları (6. Baskı). Ankara: Dipnot Yayınları.

 

[1] Göstergebilim (semiyoloji), bir nesnenin (nesne, soyut düşünceleri de kapsar) kavranabilmesi için semboller ve işaretler kullanılması gerektiğini, bunların kullanılmaması durumunda nesnenin algılanamayacağını ve nesne ile işaretler arasındaki ilişkiyi inceleyen disiplindir. Diğer bir ifadeyle, anlamlandırma sürecini inceler. Metinde bu disiplinin dil üzerindeki görüşleri ele alınacaktır.

Ana Görsel: Bonampak Room 1-9. http://www.latinamericanstudies.org/bonampak/Room-1_9.jpg

[2]: Bonampak Room 1-4. http://www.latinamericanstudies.org/bonampak/Room-1_4.jpg

[3]: Muses was uploaded by Scorpionflower1. https://www.deviantart.com/scorpionflower1/art/Muses-505483194

[4]: Kültepe Tabletleri. http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,144670/kultepe-tabletleri-unesco-dunya-belleginde.html

 

Kültür Nedir adlı yazımı okumak için:

http://mozartcultures.com/sosyoloji/kultur-nedir/

Bir cevap yazın