Reading Time: 3 minutes

1980’li yıllarda ortaya çıkan yeni yaklaşımlarla kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, sınıfsal eşitlik, toplumsal sorunlar, ırkçılık gibi konular da milliyetçilik çerçevesinde tartışılmaya başlanmıştır. Bu dönemde küresel sistemde yaşanan çeşitli gelişmeler tartışmalara ivme kazandırmıştır. İki kutuplu sistemin çökmesi, soğuk savaşın son bulması ile artan küreselleşme arzusu ve gelen yeni dönem, milliyetçiliğin bilinen üç kuramsal yaklaşımının yanına yeni bir başlık eklemiştir. Bilinen üç kuramsal yaklaşım ise genetik yapıya önem veren, ilk çağlardan bu yana milletlerin oluştuğu İlkçi Yaklaşım, milliyetçiliğin sanayileşme, kentleşme ve ekonomik gelişimle birlikte hayatımıza girdiğini savunan Modernist Yaklaşım ve milliyetçiliğin modern çağın ürünü olmasına karşın mitlerin, sembollerin ve kültürün göz ardı edilmemesini gereken Etno-Sembolcü Yaklaşımdır. Kuramların arasında kendine yer bulan yeni akım ise milliyetçilik çalışmalarının erkek-egemen, Avrupa-merkezli, toplumsal sınıf farklılıklarını görmeyen ve günlük yaşamı göz ardı eden yönlerinin fark edilmesini sağlamıştır. Sanayileşmenin getirdiği sınıfsal farklılıklar Avrupa halkı etrafında tartışılırken Asya’da ya da Afrika’da yaşanan gelişmeler ve kurulan sömürü düzenine değinilmemiştir. Yüzü her daim Batı’ya bakan bu tutum aslında milliyetçilik çalışmalarının eksikliğindendir. Savaşlar kazanılıp sınırlar çizilirken cephede savaşan erkekler üzerinden yürütülen çalışmalar, cephe gerisinde çeşitli zorluklar çeken, bazen savaş stratejisi kisvesi altında sistematik tecavüzlere uğrayan, sevgililerini, babalarını, evlatlarını bekleyen, toprağa veren kadınlar da unutulmuştur.

Milliyetçilik üzerine çalışmalar yürüten sosyal bilimciler, kadını ve aile hayatını masaya yatırmanın milliyetçiliği açıklamada önemli olduğunun farkına bu yeni dönem ile varmışlardır. Milliyetçi söylemde kadın faktörünün yerinin nerede olduğu sorusunun cevaplanması gerekmektedir. Yeni dönem çalışmalarına göre bu eksiklikler giderilmeden ve sorular yanıtlanmadan milliyetçiliğin açıklanması mümkün değildir. Daha önce gerçekleşen çalışmalarda bu konular göz ardı edilmiştir. Cynthia Enloe, Kumari Jayawardena, Floya Anthias, NiraYuval-Davis gibi araştırmacılar bu eksikliği ilk fark edenlerdir. Yuval-Davis ve Anthias 1989 tarihinde Woman-Nation-State adlı eseri ile kadın, millet ve devlet ilişkisini kuramsal olarak ilk inceleyen akademisyenlerdir ve feminizmin devlet eleştirisinde yetersiz kaldığını düşünürler. Yuval-Davis ve Anthias, kadınların soyun devamını sağlayarak, çocukları eğitip kültürü aktararak, etnik farklılıkları oluşturan sınırları belirleyerek ve bu farklılıkların bir simgesi olarak, doğrudan devletin ekonomik, siyasi, askeri faaliyetlerinde yer alarak milli süreçlere katıldıklarını savunurlar. Yuval-Davis ve Anthias, azınlıklara karşı nüfus üstünlüğünü kaybetmenin birçok devlet için istenmeyen bir durum olduğunu söyler. Gerçekleşen nüfus planlama ve doğum kontrol politikaları bu yöndedir. Nazi Almanya’sının uyguladığı Saf Alman ırkı politikası ile gerçekleşen doğum teşvikleri, İsrailli kadınların doğum oranını artırmak için uygulanan dini baskı ya da Kosovalı Arnavutların kısırlaştırılma korkusu ile Sırbistan’dan gelen aşıları ve ilaçları kullanmaması gibi durumlar sadece birkaç örnektir. Günümüzde de bu tip yöntemler hala görünmektedir.

Yine etnik üstünlüğün kaybedilmemesi için kontrol edilen bir diğer konu ise kadınların kimlerden çocuk sahibi olacağı konusudur. Dinlerin kadınlara farklı dine mensup bir erkek ile evlenmesini yasaklamış olması soyu güvence altına almaktaydı. Örnek olarak, İsrailliler soyun anneden geldiğine inanır ve evlilik dışı bir ilişkide çocuğun Yahudi inancına mensup olduğu kabul edilmez. Doğan çocuktan gelecek olan on nesil için de bu durum geçerlidir. Kadınlar aynı etnik kökene sahip bir erkekle evlenip, devletin belirlediği kadar doğum yaptıktan sonra da görevini tamamlamış sayılmaz. Doğan çocuğun etnik gruba göre eğitilip kültürel geleneklerin enjekte edilmesi de kadının sorumluluğu altındadır. Yetiştirdiği oğlu sıkıntılı bir zamanda elinde silahı ile cepheye koştuğunda korunması gereken yine kadındır. Kadın savaş zamanı vatansever bir kadının yapması gerekenleri yaparak bu savaşın simgesi haline gelmelidir. Aksi durumda gruptan dışlanır. Öyle ki, “namus”, “ulusun erkek oluşu ile vatanın kadın oluşuna sıkı sıkıya bağlı olan bir kavram haline gelmiştir.

Tüm bunlardan hareketle söyleyebiliriz ki, milliyetçiliğin kamusal/özel, kültür/doğa, ev/dünya dikotomileri üzerinden biçimlendirdiği cinsiyet ilişkileri çerçevesi, her türlü milliyetçilik kurgusunda başattır. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet milliyetçi kurgularda tali değil, kurucu bir rol üstlenir. Zira milliyetçilik gibi toplumsal cinsiyet rolleri de kurgusaldır. Bu nedenle bu iki alan, karşılıklı ve devamlı bir ilişki içerisinde birbirlerini beslemektedir.

Sündüs ADAŞ

KAYNAKÇA

Anthias, F. ve Yuval-Davis, N. (1989). Woman-Nation-State (1. bs.). Palgrave Macmillan UK.

Kasimoğlu, A. (2015). Milliyetçiliğe Dair Çözümlemelerde Toplumsal Cinsiyet Olgusu. Yalova Sosyal Bilimler Dergisi5(10), 241-273.

Nagel, J., (2009) “Erkeklik ve Milliyetçilik: Ulusun İnşasında Toplumsal Cinsiyet ve Cinsellik”, (A. G. Altınay, Der.), Vatan Millet Kadınlar (65-103). İstanbul, İletişim Yayınları.

Özkırımlı, U. (2017). Milliyetçilik Kuramları ; eleştirel bir bakış (7. bs.). Ankara: Doğu Batı.

Tavsiye Edilen Yazılar

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle