MODERN DÜNYANIN YALNIZ ÇOCUKLARI

“ Terk edilmişlik başkadır, yalnızlık başka…”

Demiş Nietzsche, yalnızlığı sadece duygusal bir birlikteliğin yokluğundan ibaret sananlara inat.

Oysa yalnızlık, sadece bir birlikteliğin yokluğundan ibaret değildir. Esasen yalnızlık, Alman yazar Goethe’nin ona gönülden bağlı dostlarına “Kimse beni tamamen anlamadı. Ben kimseyi tamamen anlamadım. Kimse kimseyi anlamıyor.” diyerek kustuğu öfkenin öznesidir. Sokakta tanımadığın onlarca insanın yanından geçerken anlık olarak var olduğun ve uzaklaşırken tekrardan gömüldüğün o bilinmez hiçliktir.

Çevrendeki insanların, yanından geçip giden yabancı misali anlık olarak var olduğunu ve o yabancı kadar seni tanıdıklarını fark ettiğinde içine oturan şeydir yalnızlık, tıpkı Goethe’de olduğu gibi

Gözlerimiz kapalıyken kimse yoktur çevremizde. Sadece karanlık ve kendimiz, bazen kendimiz bile o karanlığa gömülür ve seçilemez hale geliriz. Anlık bir göz kırpmadan ibaret olan bu hayatta gözümüzü açıp kapadığımız sırada gördüğümüz yüzler, sadece birer gölgeden ibarettir. Karanlıkta gözükmeyen gölgeler…

Peki yalnızlığımızı hep bu kadar yoğun mu hissediyorduk?

Belirtmek isterim ki hepimiz yalnızlığa mahkumuz. Önemli olan bu nihai durumu ne kadar bastırabildiğimizdir. İnsan sosyal bir canlıdır ve yüzyıllar boyunca çeşitli sosyal yapılanmalar içinde bulunmuştur; minik avcı ve toplayıcı gruplar, kabileler, imparatorluklar altında hizmet veren boylar, köyler, yakın zamanda da mahalleler. Hep bir yapılanmaya dahildik, her daim bir ailenin üyesiydik, ta ki sanayinin çarklarıyla hareket eden üretim bandında modernite doğana kadar…

Modernite ile değişen dünyada insanlık, şimdiye kadar ki en büyük ve kompleks toplum yapısının içerisinde yaşam sürmektedir. Daha kalabalık ve iç içeyiz ama aynı zamanda bu kalabalık içerisinde çok daha değersiz ve yeri doldurulabilir bir haldeyiz. Küçük yapılanmalarda ise topluluğa dahil birey sayısı az olduğundan birey başına düşen her rol kritiktir ve bireyler arasında var olan ailevi ilişkiyle doğan duygusal bağlar sayesinde de topluluk içerisinde her birey diğerleri için özellikle eşsizdir.

Yenidünyada birbirimize çok daha bağımlı olmamıza rağmen bu bağlılığımız esasen bireye değil, onun rolünedir. Yemek yapan aile üyemiz aramızdan ayrıldıktan sonra yerine başkası geçebilir ama rolünü doldurup ustalaşsa bile asla eski aşçımızın yemekleriyle aynı tadı vermez. Günümüzde ise bir aile üyesine değil onlarca restoran zincirlerine ve çalışanlarına bağımlıyız. Bu çalışanlardan biri işten ayrıldığında ise yediğimiz ve içtiğimiz şeylerde hiçbir farklılık hissetmeyiz, genelde çalışanın yokluğunu bile fark etmeyiz.

Eskiden gözümüzü açtığımız andan itibaren ailemiz, hayatımızın her evresinde aktif bir rolde olurdu: Bizi büyütürler, -mesleki ağırlıklı olarak- eğitirler, işverenimiz olurlar, bizim için çalışırlar ve bizim de onlar için çalışmamızı beklerlerdi. Hatta çoğu kültürel yapıya göre evlenilecek eşi bile seçerler ve evlenen kuş yuvadan uçup gitmez aksine ailesini kendi minik ailesiyle genişletir, güçlendirir ve hep onlarla kalmaya devam ederdi. Yani birey bir aileye dahil değildi, tek başına önemsiz olan o bireyler topluluğu, ailenin kendisiydi.

Günümüzde bu yapı, büyük ölçüde çökmüş durumda. Çekirdek aile yapısı hala temel olarak ayakta kalmasına rağmen o bile çöküşünü yaşamaya başladı. Çocuklarımızı büyütmesi için bakıcılara emanet ediyor, eğitim için okullara gönderiyor ve kendi istediğimizi değil devletin bize sunduğunu çocuklara öğrettiriyor, yaşlılarımızı huzur evlerine bırakıyor, iş ve evlilik için ailemizden ayrılıp yeni bir aile düzeni oluşturuyor ve kararlarımızı ailemiz değil kendimiz, aile adına değil kendi adımıza veriyoruz.

Peki, modernite neden bu minik yapılanmaları yok etme ihtiyacı duymuştu?

Çünkü sanayi devrimi sonrası doğan yeni düzen, geleneksel yapılanmalarla çelişiyordu. En basitinden insanların aileleriyle, aileleri adına çalışmayı kesip, kendi şehirlerinde kendi çıkarları adına çalışması lazımdı. Mutlak hakimiyet için bu otoritecikleri yıkılmalıydı.

Var olan sosyal değişimle yenidünya ekonomisi de hızla değişti. Artık eski insanlara göre; daha kaliteli besleniyor, daha güvenli bir yaşam sürüyor ve ihtiyaçlarımızı çok daha kolay gideriyoruz. Biz modern dünyanın köylüleri, eski kabilelerin liderlerinden bile çok çok daha iyi bir yaşam sürüyoruz.

Bolluk, güven ve rahat ortamında tarihin en mutlu insanları olmalıydık, ama değiliz. Günümüzün en büyük buhranı savaşlar, kıtlıklar veya doğal felaketler değil. Bugünlere hep bir arada gelen bizlerin tek başına kalması üzerine yaşadığımız travma, günümüzün en büyük mutsuzluk kaynağı. Neden günümüz mutsuzluğunun kaynağına kendimizi teslim ettik?

Çünkü modernite, reddedemeyeceğimiz bir teklifle çıktı karşımıza: Bireysel özgürlük. Bu vaat fazlasıyla cazipti, ailenin baskılarından sıyrılmak çok daha özgür bir alan demekti. Ancak size sunulan kadar büyük bir bedel de istiyordu bu antlaşma.

Bu liberal fısıltılara kapıldıktan sonra bir birey olarak çok şey kazandık ama bir bütün olmaktan mahrum kaldık. Artık sadece kendi istek ve çıkarlarımız doğrultusunda yaşıyorduk; istediğimiz insanla flört edebiliyor, ailemizden bağımsız olarak istediğimiz işi yapabiliyor hatta çok çalışıp, bir birey olarak bir aileden çok daha fazla güç ve otorite elde edebiliyorduk.

İstediğimiz gibi bir “birey” olduk ama artık bir aile içinde olduğumuzdan çok daha az değerli ve yalnız hissediyorduk. Ailenin o özel hissettiren bağlarından ve kritik olduğu o rolden uzak, modern dünyanın aynı işlevi gören yüzlerce insan arasında değiştirilebilir, doldurulabilir hatta daha iyisi bulunabilir bir dişliden ibarettik artık. Elbette aile olmadan da bir anlama sahibiz ama çevrende bunu hissettiren insanlar olmayınca anlamının farkına varmak da çok daha zor olur.

Tabii biz bu derin yaramızdan dert yanarken modern dünyanın kurtları için mükemmel bir fırsat daha doğdu. Yalnızlığımız içinde kavrulurken özel hissetme umuduyla bir oraya bir buraya savrulan bizler, bize özel hissettiren her şeye kendimizi umutsuzca bırakıyorduk. Bu zaafımıza göre özellikle reklam ve moda sektörü, müzik ve kitap içerikleri ve siyasi stratejiler geliştirildi. “Çünkü buna değerdik.”

Adsız1

Bu atılımlar sadece özel hissetme arzumuzu kamçıladı. Özel hissetmek ve yalnız hissetmemek için bazılarımız çeşitli siyasi ve milliyetçi topluluklar, dini tarikatlar, kültürel yapılanmalar ve sivil örgütlerde umutsuzca kaybettiği ailesini aradı.

Ve sonunda kendimiz için bile özel olmayacak bir hale büründük. Kendimizi özel hissetmek için kendimize hayali senaryolar kurduk, hayali duygusal deneyimler ve kontrollü acılar yarattık. Çünkü artık, bu beton yığınında hissetmek bile yeterince özel bir tutumdu.

İçimizde süregelen bu savaşla boğuşurken aynı zamanda dışa dönük bir tavır sergileyerek insanların ilgisini çekip özel hissedebileceğimiz ve yalnızlığımızı bastırabileceğimiz düşüncesiyle, kendimizi insanların zevklerine göre şekillendiremeye çalıştık ve kendi özümüzden de yavaş yavaş uzaklaştık. Farklılaşma ve özel olma çabası içerisinde bir birimizin aynısı kopyalar oluyorduk. Özel olmaktan hiç bu kadar uzaklaşmamıştık.

Derken bilişsel devrimin eşiğinde var olan bu ruhsal savaşın akışını değiştirecek bir şey doğdu, sosyal medya! Bir başınızayken bile insanlarla sürekli iletişimde kalacağınız, yalnız gerçekleştirdiğiniz onlarca deneyimi insanlara sunarak bir nebze o anı yaşarken ki yalnızlığınızı kalabalıklaştıracağınız, kendine özel bir profil oluşturduğun bu mecra gayet güzel bir girişimdi. Ancak yalnızlığın savaş naralarından uzaklaşmak isteyen insanlar, bu yatıştırıcıya fazla sıkı sarıldı. İlgi çekme çabası fazlasıyla ileriye gitmişti ve insanlar yalnızlığını bastırmak için hayatındaki tüm özelleri insanlara sunuyor hayatını hiç olmadığı kadar gözler önüne seriyordu.

İşler ilerledi ve sosyalleşme çabası bir derman arayışından çok bir yarışa dönüştü. Attığımız resme yakın çevremizden gelen güzel yorumları önemsemiyor, sadece beğen butonunun yanındaki sayıya değer veriyorduk, herkesten daha yüksek beğeni almalıydık… Ve bu yarışta yükselmek için yüksekte gördüklerimizi taklit etme eğilimine girdik. Bu çabamızla, popüler kültürün şekillendirdiği boş kabuklar olmaktan öteye gidemedik.

Artık insanların kendisi bile kendisini terk ediyor yavaş yavaş. Adeta yalnızlığımızın zirvesinde oturuyoruz. Reklam sloganları bile değişti, özne hala bizken hedef artık biz değildik, bize bakan gözlerdi.

Adsız

Oysa kendimiz yeterince özeldik, en azından kendimizi kaybetmeden önce. Hızlıca tekrar edecek olursak: Önceden özel olduğumuza emindik çünkü ailemiz için öyleydik. Yalnız değilken bundan emin olmak çok daha kolay oluyor. Şimdiyse özel olduğumuza emin olmak için modern toplumun da bizi öyle görmesini istiyoruz ve bunun için kendimize dair her şeyimizi harcıyoruz, bize has yanlarımızı kaybetmek pahasına!

Toplum için her ne kadar bir sayıdan ibaret olsak da biz kendimiz için hala en özeliz. Zamanında özgürlüğün bedeli olarak yalnızlığa mahkum edilmiştik, şimdi de yalnızlığımızdan kurtulmak için özgünlüğümüzü feda edeceğimiz bir antlaşma yapıyoruz. Hatalarımızı tekrarlamaktan sıkılmayacağız sanırım.

Edvard_Munch_-_Vampire_1895_-_Google_Art_Project
Edvard Munch – Vampire

Benim için sizler, bu yazıyı okuyan sayılardan ibaretsiniz. Kim olduğunuzu, neler yaşadığınızı, zihninizin içindeki o zenginlik önemli olmaksızın sadece bir sayı… Ama siz kendinize göre, kendimce ifade ettiğim bu problemi kendi süzgecinden geçiren, yorumlayan ve özümseyerek bir damla daha serptiğiniz zihninizdeki o eşsiz birikimsiniz.

Yalnızlığınızı bastırmak için kapıldığınız hayali çözümlerde kendinizi kaybetmeye değer mi?

Kendinizde kalmanız dileğiyle birlikte, hoşça kalın 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir