Site Loader

Benim nazarımda sinema her zaman büyüleyici olmuştur; özellikle de bağımsız sinema. Hele bazı özel yönetmenler vardır ki sinema dilini adeta bir ressamın fırçasını ya da bir yazarın kalemini kullandığı gibi ustaca kullanırlar. Toplum tarafından pek kabul görmeseler de film çekmekten, dertlerini anlatmaya çalışmaktan vazgeçmezler. Başka seçenekleri de yoktur, zira onları oldukları insan yapan da bu eserleri değil midir bir yerde?

Bu yönetmenlerin filmlerinde şöyle de bir ortak nokta yakalamak mümkün: Görünürde filmin akışı içinde anlatılan hikayenin altında mutlaka gizlice anlatılan başka bir hikaye daha vardır ki yönetmenin asıl anlatmaya çalıştığı, genelde filmin bu tarafında saklıdır. Bunu da ancak talip olan, bu uğurda gayret sarf eden kişi görebilir ya da gördüğünü sanabilir çünkü yönetmen açıkça ifade etmedikçe anlatmayı umduğu şeyden kimse emin olamaz.

Bu akımın çağımızdaki temsilcilerinden belki de en çılgını Lars Von Trier, filmleriyle bu tarz filmlerin çıtasını daha yükseğe koymakla kalmamış; insanın kadim zamanlardan beri süregelen sorunlarını, zaaflarını, hatta çelişkilerini zaman zaman kışkırtıcı bir dille kadrajına yansıtmaktan çekinmemiştir. Takip edenler bilir, Lars’ın sinema külliyatında Hristiyanlık inancı, ilk günah ve Hristiyanlıktaki Hz. İsa figürü önemli bir yer tutar. Öyle ki filmlerinin çoğunda, ana kadın karakter aslında Hz. İsa’yı temsil eder.

Lars Von Trier’in bugün size bahsedeceğim şaheserlerinden biri olan “Manderlay” filmi de gerek çekim tarzı gerekse yapısı itibariyle seyirciyi rahatsız eden filmlerinden. Görünürde klasik bir köle-efendi hikayesi anlatacakmış gibi başlayan film ilerledikçe görürüz ki yönetmenin kurcaladığı sorunlar çok daha derinde, öyle ki sorunlu olarak gördüğü insan doğasını yakın çağlara kadar süregelen kölelik gibi kadim bir mesele üzerinden irdelemeye çalışır.

İzleyenler hatırlayacaktır, “Manderlay” aslında yönetmenin bir diğer başyapıtı “Dogville”in devamı niteliğinde çekilen bir film. Üç film olarak planlanan, ancak tamamlanamayan Amerika serisinin ikinci filmi. Dogville’in finalinde yola çıkan baba ile kızı Grace yolda ilerlerken Manderlay kasabasının önünde bir mola verirler ve kasaba sakinlerinden birinin yardım istemesi sonucunda kendimizi çetrefilli bir meselenin ortasında buluveririz.

grace ve babası
Grace ve Babası

Mola verdikleri çiftlikte, köleliğin kanunlarla yasaklanmasının üzerinden 75 yıl geçmesine rağmen kölelik müessesesinin hala devam etmekte olduğunu görürler. Grace hemen babasının (baba aynı zamanda bir mafya lideridir) silahlı adamlarının da yardımıyla çiftlikteki köleleri kölelikten kurtarmaya girişir. Çiftliğin sahibinin ölmesinin üzerine köleler ve çiftliğin efendileri arasında yapılan anlaşmaya göre çiftlikte o güne kadar köle olanlar çiftliğin yeni efendileri olurken, çiftliğin eski efendileri ilk hasat alınana kadar kölelik yapacak ve bu durumun devamlılığını da kahramanımızın
babasının silahlı adamları sağlayacaktır. Kölelerin kölelikten kurtulup özgürlüğe adım atması kağıt üstünde harika görünürken, hiç de Grace’in umduğu gibi bir sonuca varmaz. Doğdukları andan itibaren köle olarak yaşamaya alışmış bu insanlar, özgür birer birey olduktan sonra yeni durumlarına alışmakta zorlanırlar. Sorumluluklarından ve amaçlarından azade olmuş köleler ne yapacaklarını bilemez bir halde çiftlikte başıboş dolaşmaya başlarlar. Örneğin köleler içinde bilge bir konuma sahip Wilhelm’ın şu sözleri büyük sorunların filizlenmeye başladığını bizlere gösterir;

“Biz köleler Manderlay’de akşam yemeğini saat yedide yeriz. Özgür insanlar akşam yemeklerini saat kaçta yer? Biz köleler bu tür şeyleri bilmeyiz!”

wilhem
Wilhelm

Köle oldukları dönemde yemek yiyecekleri saate kadar bütün davranış ve sorumlulukları bir kitap içindeki kurallarla belirlenmiş olan köleler, efendi olduktan sonra bu kurallardan azade olmuş ama bu yüzden de bir tür boşluğa düşmüşlerdir. Bu nedenle ne tarla ekmek için gönüllü olurlar ne de yiyecek azalmasına rağmen harekete geçme gereği duyarlar. Kamçılanmaya alışmış köle zihinleri özgür kalmış olmasına rağmen özgür davranmaz, adeta efendilerinden gelecek emirleri beklemeye devam eder. Tahmin edileceği gibi bu durum çiftlikte büyük bir kaosa neden olur ve köle oldukları
zamanlara göre çok daha mutsuz, ayrışmış ve birbirleriyle kavgalı bir hale gelirler. İşler sarpa sarmaya başlayınca babasının uyarılarına rağmen kendini çiftliğe “demokrasi”  getirmeye adayan Grace bile çaresiz kalarak çiftlikten kaçmaya çalışır, lakin köleler tarafından esir alınır.

Grace: Ne demek istiyorsun? Beni burada esir olarak mı tutacaksınız yani?
Wilhelm: Ancak bizim anlamamızı istediğin şeyi sen de anlayana kadar. Kapı tamir edildi ve artık kapalı. Çitler de gayet iyi durumda ama çok yüksek değiller. Ah tabi, o çitler… Hadi ama! Paslı bir tüfek ve oyuncak bir silaha sahip iki adamın bizi engellediğini düşünmedin değil mi? Bizi bu kadar mı ahmak sandın yoksa!!

köle.jpg

Köleler tarafından esir alınan kahramanımız Grace ile Wilhelm arasında geçen bu konuşmadan da anlıyoruz ki köleleri o çiftlikte tutan şey ne efendilerinin zorbalığı ne de çiftliği çevreleyen çitlermiş. Köleler aslında ta en başından beri kapıdan çıkıp gidebilecekken, kendileri için adeta bir yuvaya dönüşmüş o çiftlikte kalmayı kendi özgür iradeleriyle istemişlerdir, yani bu kendi seçimleridir. Köleleri özgürleştirerek onlara iyilik yaptığını sanan iyi kalpli kahramanımız onlara büyük bir lütufta bulunduğunu sanarken belki de onlara en büyük kötülüğü yapmıştır, alıştıkları düzeni bozarak geri
dönülemez bir yola sapmalarına sebep olmuştur.

Filmde aynı zamanda Amerika’da köleliğin kaldırılmasından sonra yaşanan süreçle ilgili öyle detaylar veriliyor ki üzerinde düşünmeye değer. Kölelik Amerika’da yasal olarak kaldırıldıktan sonra toprak sahipleri bir anda kendilerini zorla karın tokluğuna çalıştırdıkları işçilerinden olmuş bir şekilde bulurlar. Yasalara göre artık köleleriyle bir sözleşme yapmak ve onlara emeklerinin karşılığı olan ücreti ödemek durumundadırlar ancak bu onlar için iki türlü sorun demektir; Kölelerin sözleşme yapmama ya da yapsalar bile istedikleri anda çiftliği terketme hakları olacaktır. Bu toprak sahipleri için büyük bir baş ağrısına dönüşür, çünkü çiftliklerinde çalıştıracak işçi bulamama ihtimalleri ortaya çıkmıştır. Bulsalar bile kölelerin aldıkları ücreti harcayacak bir yer de
olmadığından kölelerin paralarını biriktirip belli bir birikim elde ettiklerinde çiftliği terk etme tehlikeleri ortaya çıkar. Çiftlik sahipleri bu sorunu çiftlik içinde mağazalar açıp köleleri aldıkları parayı harcamaya teşvik ederek aşmaya çalışırlar ama buna rağmen bazı köleler harcama yapmaya yanaşmaz. Bu durum karşısında ise başka bir yola başvurulur; arabalarıyla köy köy, kasaba kasaba gezen hilekar kumarbazlar belli aralıklarla çiftlikleri gezerler. Çiftlik sahipleriyle anlaşan bu kumarbazlar paralarını harcamayan kölelerin elindeki paraları da hileyle alıp kölelerin parasız kalmasını sağlarlar. Yani her ne kadar köleler artık özgür olsalar ve istedikleri zaman çiftliği terk edecek hakka sahip olsalar da sistem onların bunu yapmalarına engel olacak hilelerle ve mekanizmalarla doldurulmuştur. Yani aslında kölelik yasal olarak kaldırılmış olsa da değişen pek bir şey olmamıştır. Köleliğin ismi ve hukuki statüsü sonlanmış olsa da, efendiler efendi olmaya, köleler de kölelik yapmaya devam etmişlerdir.

manderlay-köle2

Siz bunları okurken ne düşündünüz bilmem ama bu hikaye bana oldukça tanıdık geldi. İçinde bulunduğumuz kapitalist sistemi düşündüğümüzde, bunun temellerinin ta o dönemlerde atılmış olduğunu görmek çok zor değil. Günümüzde de çalışanların aldıkları ücretler ellerinden benzer mekanizmalarla o veya bu şekilde alınıyor. Çoğu çalışanın maaşı daha bankaya yatar yatmaz bitiyor. Taksitler, kredi borçları derken para daha elimize bile geçmeden uçup gidiyor. Çoğumuz ihtiyacımızın bile olmadığı şeyleri sebepsizce elimizde avucumuzda ne varsa verip alıyoruz. Bir ömür boyu sürecek mortgage taksitlerinin yükü altına giriyor, bir taksit bitince yerini hemen bir diğeriyle dolduruyoruz. Sonu gelmeyen reklamlarla beslenen tüketim canavarı, kolayca verilen krediler, grup psikolojisinin sebep olduğu harcamalar hepsi aslında tek bir amaca hizmet ediyor; özgürlüğümüzü elimizden alıp bizleri modern kölelere dönüştürmeye. Çalışanların çoğunun emeklilik hayalleri vardır malum, işte bizlerin etrafımıza örülen pek de yüksek olmayan “çitlerden” atlayıp içine doğduğumuz “çiftlikten” yani bu sistemden çıkmaktan alıkoyup hayallerimizi emekliliğe saklamamıza sebep olan şey de tam olarak bu. Kabul etsekte etmesekte hepimiz modern zamanın modern köleleriyiz!

Yazar: Mesut Felat

mesutfelat

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla