Modernite ve Formların Deformasyonu

       Hepimiz Nietzche’nin deve, aslan ve çocuk metaforuna öyle ya da böyle aşinayızdır. Hatırlatmak gerekirse insan deve olarak hayata başlar, ıssız bir çölden geçerken aslanlaşır ve nihayet bir bebek olarak (yeniden) doğar. Burada kastedilen insanın ruhen özgürleşme sürecidir. Deve iken yani itaatkar konumdayken aslan olur, saldırganlaşır. Buyrukları dinlemeyi bırakıp kendi yolunu çizmeye bir adım atar. Bu metaforla ilintili düşündüğümde söyleyebilirim ki; Descartes insanlığın içinden geçerken “aslanlaştığı” bir çöldür.

           İlk kez Descartes şüphe etmedi elbette, ama galiba ilk kez şüphe insanlığa, şüphe edilemez bir şey, bir “mutlak” sundu. Çok basitçe söylemek gerekirse Descarestes iki önermenin altını çiziyordu;

  1. Her şeyden ve her şeyin varlığından şüphe ediyorum.
  2. Kendi varlığımdan şüphe etmiyorum.

Oturduğu iskemlenin bile varlığından şüphe duyan bir adam için bir mihrengiz noktası bulmak elbette kolay olmadı. Kilisenin ve kilisenin söylediklerinin onun düşünce ekosistemi içerisinde yeri yoktu. Kendi deyişiyle sepetindeki çürük ya da değil bütün elmaları dökmüştü. Sağlam olanlara ulaşmanın yegane yolu olarak bunu görüyordu. Mutlak bir doğruya ulaşmadan da durmayacaktı. Kulağa ironik gelse de şüphe edemeyeceği tek şey olarak; şüphe etmek eylemini buldu. Matematik basitti; şüphe ettiğinden şüphe ederse de sonuçta şüphe etmiş oluyordu, yani Descartes en azından şüphe eden bir özne olarak vardı ve oradaydı. Tanrı ile ilgili ise benzer bir ise kanıt hala yoktu… Tanrı sıfır, Descartes bir.

Descartes ilk darbeyi vurmuştu ama ilk darbeden sonrası da  geldi: Coğrafi ve astronomik keşifler kiliseyi sallıyordu. Tanrı, evrenin merkezinden çekilirken o merkezi neyin dolduracağı da açıktı: Ben. Var olduğundan emin olduğumuz tek şey olan varlığımızı koyduk evrenin merkezine. “Ben, ben olanım.” diyordu Fichte. Kendisini diğer hiçbir şey üzerinden tanımlamıyordu, o mutlak olandı. Biz mutlak olandık. O zaman bizden ayrı da hiçbir şey olamazdı. En son Kant, kendi kendine var olan bir şeyden bahseder. Ondan sonra her şey sadece bizimle ilgiliydi, sadece bizimle vardı. Bizim ise dünyayla olan bağlarımız hala sorunluydu.

20.yy gelirken dünya insan tarafından algılanılan, “yeniden inşa edilen”(remake) bir şeydi ve bu dünyanın aktarımı da öncekinden farklı olacaktı elbette. Van Gogh ve Edvard Munch’ın çalışmaları ile birlikte ise resimdeki değişim net olarak görünür oldu. Figürler bariz biçimde, hatta eşine daha önce rastlanmayacak kadar bariz biçimde deforme ediliyordu ve bu sadece başlangıçtı. Aslında deforme edilen formlar değildi o formları algılamamızda değişen bir şey olmuştu. Referans değer değişmiş ve daha da önemlisi değişken bir hale gelmişti. Formlarda değil, normlarda idi asıl değişiklik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir