Müziğin Gidişatını Değiştiren Albüm, “Kind of Blue”

Miles Davis’in “Kind of Blue” albümü; müzik dünyası için olduğu kadar diğer tüm yaratım alanları için de emsalsizdir, müthiş bir “hit” ve sanatsal bir devrimin öncüsüdür.

Herkes, cazı sevmediğini söyleyenler bile, Kind of Blue’yu sever. “Cool”, romantik, melankolik ve harika bir biçimde melodiktir. Peki eleştirmenler bu albümü neden tarihin en iyi caz albümlerinden biri olarak değerlendirir? Kind of Blue’yu yalnızca hoş değil, aynı zamanda bu kadar önemli kılan nedir?

2 Mart 1959’da, Columbia Records’un 30.Cadde’deki stüdyosunda albümün ilk parçaları masaya yatırıldığında, modern cazın sembolü, gelmiş geçmiş en büyük alto saksafoncu Charlie Parker’ın ölümünün üzerinden dört yıl geçmiştir. Caz dünyası halen “yeni Charlie Parker”ı beklemekte ve bu kişinin müziği nereye götüreceğini merak etmektedir.

 

 

Bird-and-Diz-resize-1280x620
Charlie Parker ve Dizzie Gillespie

 

Parker ve partneri trompetçi Dizzy Gillespie -“Bird ve Diz” olarak bilinirlerdi- 1940’lı yıllarda, “bebop” ismiyle anılan caz devrimini başlatmıştı. Standart blues parçalarını ya da baladları alıp bunların akorlarının üzerine doğaçlama yoluyla yepyeni melodiler yaratma fikri üzerine kurulu bir konsepte sahiplerdi. Bu konsept bir yenilik barındırmıyordu. Fakat Bird ve Diz, bu konsepti, akorları çetrefilli bir hale sokarak, melodileri senkoplu cümleler halinde ve çoğunlukla yüksek hızlarda çalarak bambaşka bir seviyeye çıkarmıştı. Problem şuydu ki, Charlie Parker “bebop”ı yalnızca icat etmekle kalmamış, aynı zamanda mükemmelleştirmişti. 12 ölçülük bir blues’da ya da 32 ölçülük bir parçada kullanabileceğiniz akor sayısı ve bu akorlar üzerine çalabileceğiniz varyasyonlar belli sayıdadır. Öldüğü dönemde, Parker bile tükenmiş bir hale gelmişti.
Miles Davis, 1945 yılında 19 yaşındayken New York’a geldiğinde, Parker’ın trompetçisi olarak Diz’in yerine geçer ve birkaç yıl boyunca onların tarzında müzik yapar. On yıl sonra, o da bundan sonra ne yapılacağını merak etmektedir.

 

miles_photo
Charlie Parker ve Miles Davis, 1948.

 

Bu merakına cevap George Russell isimli arkadaşından gelir. Parlak bir besteci olan Russell, 50’li yılların çoğunu, akorlardan ziyade gamlar ve modlar üzerine kurulacak bir caz teorisi üzerinde çalışarak geçirmiştir. Bu çalışmaların sonucunda ortaya “modal caz” olarak bilinen müzik çıkar. (Bir gam, iki ardışık oktav arasındaki sekiz notadan meydana gelir. Bir akor, bu gamdaki belirli üç ya da dört notanın beraber ya da belirli bir sırayla çalınmasıyla oluşur, örnek olarak: Do majör akoru Do-Mi-Sol notalarından oluşur.)

Aradaki fark ufak görünebilir, fakat bu yeni yaklaşımın etkisi son derece büyük olmuştur. Bir “bebop” doğaçlamasında akor değişimleri bir pusula görevi görür, bir sonraki ölçüyü ya da cümleyi işaret eder. Akorlar belirli bir kalıbı takip eder (bu sebeple bir blues’a ve balad’a mırıldanarak eşlik etmek kolaydır.) Mesela, blues çalarken, akor değişimleri dizisinin 12 ölçü sonunda biteceğini bilirsiniz ve bu 12 ölçünün sonunda ya solonuzu bitirirsiniz ya da tekrar başa dönersiniz.

 

milestrip
Miles, Kind of Blue kayıt seansları arasında.

 

1956 yılında bir gece, Russell ve Davis piyanonun başına otururlar ve teorinin sunduğu olanakları; akorların, gamların ve melodilerin neredeyse sonsuz kombinasyonda nasıl birbirine bağlanacağı gibi konuları masaya yatırırlar. Miles çok geçmeden bu yeni yaklaşımın “bebop çıkmazından” bir çıkış vaad ettiğini fark eder ve Russell’a dönüp şöyle der, “Adamım, Bird (Charlie Parker) yaşıyor olsaydı, bu onu öldürürdü.”

Aynı yıl, Miles eleştirmen Nat Hentoff’a bu yeni yaklaşımı şu sözlerle açıklar, “Bu yönde gidersen, sonsuza kadar gidebilirsin. Akorlar hakkında endişelenmek zorunda kalmazsın ve zamanla daha çok şey yapabilirsin. Bu aslında melodik anlamda ne kadar yaratıcı olduğunu göstermek için bir meydan okuma. (…) Sanırım cazda, akorların geleneksel bağlarından uzakta yeni bir hareket başlıyor, armonik varyasyonlardan ziyade melodinin öneminin vurgulanmasına bir geri dönüş. Artık çok daha az akor olacak ama bu, beraberinde sonsuz olasılık getiriyor.”

Miles’ın bu yola girmeden önce son bir şeye daha ihtiyacı vardır; akor çalmadan eşlik etmeyi bilen bir piyaniste. Bu oldukça radikal bir anlayıştır zira akorları döşeyerek nefesli çalgılara doğaçlamalarını doğru yolda sürdürmelerine yardım eden bir pusula görevi görmek, modern caz piyanistlerinin bu döneme kadarki işlevi olmuştur. Russell, kendi kayıtlarında çalmış olan oldukça genç bir piyanisti önerir, Bill Evans.

102675893_62f77c69af
Miles Davis ve Bill Evans, Kind of Blue kayıt seansları.

 

Bill Evans konservatuar eğitimi görmüş, Ravel ve Debussy gibi, armonileri melodinin üzerinde uçuşan Fransız empresyonist bestecilere tutkun bir piyanisttir. Evans, caz çalmaya başladığında akorun “kök sesini” basmaktan kaçınma eğilimindedir, örnek olarak, Do majör akorunu çalarken Do notasını çalmaktan kaçınır, onun yerine başka bir nota çalar ya da akorun kısıtlamalarına kendini kaptırmadan onu anımsatacak bir biçimde etrafında dolaşır.

Miles, daha sonra bu yeni müzikal yaklaşımı betimlemekte son derece isabetli bir ifadeyle “Kind of Blue” ismini alacak olan yeni kaydı için Bill Evans’ı işe alır.

 

Getirilen yeniliğe verilebilecek en güzel örnek albümün Bill Evans tarafından bestelenmiş olan parçası “Flamenco Sketches” olacaktır. Caz müziğinde kayıt seansların çoğunda grup lideri, kayıtta çalacak olan müzisyenlere “head” diye tabir edilen, parçanın ilk 12 civarında ölçüsü üzerine notaların ve akorların yazılı olduğu nota kağıtları dağıtır. Grup bu “head”i çaldıktan sonra her bir müzisyen akorlar üzerine doğaçlama yapar. Fakat “Flamenco Sketches” örneğinde, Evans, bir kağıda her biri farklı hissiyata sahip beş gamın notalarını yazar. Kağıdın üzerine de “bu gamların ‘sound’unda çalın” diye not düşer.

 

Grubun iki saksafoncusu John Coltrane ve Julian “Cannonball” Adderley için bu talimat oldukça gariptir. İkisi de birer doğaçlama ustasıdır fakat doğaçlamalarını akorlara sıkı sıkıya bağlı bir biçimde inşa etmeye alışmışlardır. Adderley, Charlie Parker ekolünden gelen bir saksafoncudur, Coltrane ise neredeyse bir spiritüel kâşif gibi daima doğru “sound”u, doğru notayı arayan, yolculuğunu akor çizelgeleri ışığında planlayan, akorlar üzerine yeni akorlar icat eden, bir akorun bir notasını yepyeni bir akora doğru genişleten, hangi kombinasyonun işe yarayacağını kestiremediği için hepsini teker teker deneyen bir müzisyendir.

Kind of Blue’nun kaydından birkaç ay sonra Coltrane, kendi grubuyla “Giant Steps” isimli bir albüm kaydeder ve bu yolculuğu -kelimenin tam anlamıyla- mümkün olan en yüksek hızına ulaştırır:

 

 

“Giant Steps”, “bebop” furyasının bitişini ilan etmektedir, Coltrane de bunu farkındadır. Bu albümün ardından, yapıya nispeten daha az zincirlenmiş,  Russell’ın öngördüğünden bile daha “free” olan tamamen yeni bir yola yönelir. Fakat Kind of Blue, özellikle “Flamenco Sketches”, bu eşikten dışarıya attığı ilk -ve en lirik- adımdır:

 

 

“Bebop”tan sapış, daha sonra bu yeni sound’un marşı haline gelecek olan ve albümün açılış parçası olan “So What” isimli parçada oldukça belirgindir. Evans albümün tanıtım yazısında bunu şöyle betimler; “Serbest bir ritmik hissiyatla, ilk 16 ölçü boyunca bir gama dayanan basit bir figür, sonra başka bir gam üzerine 8 ölçü ve sonra tekrar ilk gam üzerine 8 ölçü daha.” (Her ne kadar oldukça gevşek görünse de bu parça albümdeki bazı parçalara göre daha fazla şekillendirilmiştir. Örneğin Evans, “Flamenco Sketches” parçasıyla ilgili olarak, doğaçlamalar esnasında, çalmakta olan müzisyenin bir gam üzerinde dilediği kadar çalabileceğini yazar):

 

 

Bunu, albümün yegâne “geleneksel blues”u olan “Freddie Freeloader” parçasıyla karşılaştıralım (Bu şarkı özelinde Miles, Bill Evans’ın yerine, gerçek bir blues ve bebop piyanisti olan Wynton Kelly’yi piyanonun başına oturtmuştur):

 

 

Yapısal anlamda bu parça, melodinin neredeyse her ölçüde gerçekleşen akor değişimlerine sıkı sıkıya bağlı olması itibariyle, Miles’ın Charlie Parker ile beraber çalmış olduğu erken dönem bebop parçalarına benzemektedir. 1946 yılında kaydedilmiş olan, Miles’ın da trompette olduğu “Ornithology” isimli parça buna güzel bir örnektir:

 

 

Bu geleneksel bebop parçalarıyla, Kind of Blue albümünün en gelişmiş “modal caz” parçası olan “All Blues” arasındaki zıtlık belirgindir:

 

Diğer blues parçalarıyla aynı hissiyata sahip olsa da, dikkatlice dinlendiğinde, bu parçanın armonisinin bel kemiği görevini gören nefesli çalgıların her ölçüde aynı notaları çaldığı, akor değişimlerini takip etmek için bu notaları değiştirmeye ihtiyaç duymadıkları -çünkü parçada herhangi bir akor değişimi bulunmamaktadır- fark edilir. Ortaya çıkan sound ise albümün ismiyle son derece isabetli bir biçimde örtüşmektedir, “kind of blue”. (ç.n. Kind of Blue isminin, aynen yazıda bahsedildiği gibi, ortaya çıkan sound’un “blues”u anımsatması, fakat aynı ölçüde de blues’dan uzak olması üzerine Miles tarafından yapılan bir betimleme üzerine ortaya çıktığı söylenir.)

Kind of Blue’nun kendinden önce yapılagelmiş olan cazdan çok daha farklı bir sound’a sahip olduğu aşikâr. Peki ama bu albümü bu kadar muhteşem yapan nedir? Cevap çok basit: müzisyenler.

 

miles-davis-05
Soldan sağa; John Coltrane, Jullian “Cannonball” Adderley, Miles Davis ve Bill Evans.

 

Miles Davis, kariyeri boyunca -özellikle 50’ler ve 60’larda- grubuna katacağı müzisyenleri seçme konusundaki içgüdüsel zekasıyla ünlenmiştir. Öyle ki, grubuna aldığı müzisyenlerin çoğu, kariyerlerinin devamında bireysel olarak birer efsane haline gelmiştir, Kind of Blue albümünde çalan Bill Evans, Coltrane ve Adderley de bu listenin başını çeker. Bu müzisyenlerin hepsine, Miles tarafından, kendilerine eşsiz bir özgürlük (Russell’ın ifadesiyle “kendi şarkılarını söyleme özgürlüğü”) bahşeden bir müzik yapma olanağı verilmiş ve onlar da bu meydan okumaya karşı verdikleri mücadeleden, “kendi şarkılarını söylemeye” son derece hazır bir şekilde, bir nevi zaferle çıkmışlardır.

 

Kind of Blue’nun mirası, caz müzisyenlerine yepyeni bir özgürlük yolu açması itibariyle karmaşıktır. Söyleyecek bir şeye sahip olanlar başarılı olmuş, olmayanlar ise yalnızca enstrümanlarını tıngırdatmaktan başka bir şey sunamamıştır. Miles Davis ve George Russell’ın şekillendirdiği şeyin karanlık tarafı da işte budur, bir sürü tıngırdama. Bu yaklaşımın bazı varisleri, bu özgürlüğü, kafalarının içindeki her şeyi dışarı aktarmakla karıştırmış, bu da; aslında kafalarında pek bir şeyin bulunmadığını göstermekten başka bir sonuç doğurmamıştır.

 

Kind of Blue’nun çekiciliğinin sebeplerinden biri de her ne kadar üzücü de olsa, devamının olmayışıdır. Kayıt tarihinden kısa bir süre sonra grup dağılır. Evans kendi piyano üçlüsünü kurar, Adderley kendi bebop’ını çalmaya geri döner, Coltrane de kendi özgürlük yoluna gider. Miles dahi birkaç seneliğine eski müziğine geri döner, ta ki çok daha genç müzisyenlerden oluşan bir sonraki efsanevi grubunu kurup, bu genç müzisyenlerin etkisiyle yepyeni deneyimlere yelken açana kadar.

 

Kind of Blue, tek atımlıktır, o kadar mükemmeldir ki onu gerçekten birinin yarattığına inanmak çok zordur. Belki de bu yüzden, Kind of Blue, onu hangi seviyede tecrübe ederseniz edin, ister herhangi bir fon müziği olarak ister varoluşunuzun merkezi olarak, derin bir tatmin sunar. İsterseniz yüz defa dinleyin, her seferinde yepyeni bir şey duyabilir, barındırdığı spontan  keşiflere hayret edebilirsiniz.

 

 

 

2009 yılında, Kind of Blue’nun yayınlanmasının 50. Yılı sebebiyle yazılan
“Kind of Blue. Why the best-selling jazz album of all time is so great?” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.

http://www.slate.com/articles/arts/music_box/2009/08/kind_of_blue.html

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir