Naiflik; Gaddarca Bir Eylemsizlik ‘Gece Hayvanları’ Bağlamında

(“İyiler hiçbir zaman intikam alamaz.”

Heves ve azim yoksunu olmak, kınanacak şeylerdir. Herkesin gayreti, gayretin de iltifatı olmalı. Bu gayretin para getirmesi beklenir. Para da getiriyorsa şayet, tamam demektir. Kişi üzerine yapılacak değerlendirmelerin tamamı değişebilir artık. Tanımlamaya çalıştığımız kişi, her şeyden önce güçlüdür. Çünkü hırs, –çoğu zaman bahsedilen hırs başkalarının üzerine basmakla beslenir– onu güçlü ve diri yapmıştır. Hırsın ona verdiği, ihtiras, egoizm ve narsiszm duygularından bahsetmek ise gereksizdir. Çünkü o kişi güçlüdür ve tüm kötü eylemlerini saklamakta mahirdir. Hevesi olmayan bir insanda ise süreç tam tersi şekilde işler, çünkü hırssız kişi, olduğu/göründüğü gibidir. Neden olmadığı gibi olmaya gayret etsin ki? Para ya da diğer maddi getiriler için illüzyona ihtiyaç duymamış kişi böyle bir gayrete girişmez. Daha çok, insanları kırmamaya gayret eder. Daha sorunsuz bir hayat içindir çabası. Elbet bu çabaya heves ya da hırs denemez. Hırs dediğimiz şey, daha müreffeh ve güçlü bir hayat bağışlayan kutsal bir çabadır, -yaygın kanaate göre-. Hayatta, saf insanların yeri yok gibidir, olsa da bu deyim yerindeyse müstemlekeliktir. Hayat ise, çok daha kapsamlı ve farklılıklara olanak tanıyan bir düzlemdir. Onu sınırlayan da, bazı insanlar için yaşanmaz hale getiren de biziz. Biz insanlar.

İnsanların ağır travmalar karşısında geliştireceği tepkiler farklıdır. Kimi, burun buruna çarpışan iki araba karşısında korkudan tir tir titreyerek şoka girme evresindeyken, kimi de bu durum karşısında soğukkanlılığını koruyarak kazada yaralananları kurtarma eğilimi gösterir. İlkinin kendine gelmesi zor olsa da, ikincisi bir o kadar soğukkanlı ve rahattır. Her iki eğilimi gösteren insanların farklı konulara karşı duyarlılıkları da farklı olabilir. Duygu eşiği ağır olan insanların, fiziksel manada patlama belirtmeyen, ancak duygusal manada büyük bir anlam ifade eden durumları sezme ve anlama içgüdüsü daha gelişkindir. Tam bu noktada, soğukkanlı ve rahat insanların iki arabanın çarpışması karşısında şoka giren, duygusal insan konumuna düşeceği gözlenebilir. Lakin, bu iki farklı davranış ve refleks tutumlarını da aynı kefede incelememiz mümkün değildir. Farklılıklara ilişkin anlama ve anlam üretme süreçlerimizi bu manada çok daha iyi belirlemeliyiz.

Günlük yaşamımızda bu tür insanlara bakışların farklı olduğu açıktır. Yalnız bu farklılığın farkına varılamadığı da aşikardır. Çağımız, hızlılığın gerekliliğini hatırlatıp duruyor bizlere. Ancak hayatın, kimlikler anlamında geniş bir yelpaze sunuyor olduğu gerçeğinden hareketle, hiçbir davranışa ya da modele kota koyamayacağımızı iyi idrak etmemiz gerekiyor. Vurdu kırdı-dan öte, duygusal bir yoğunluk, belki de böyle bir çağrışımı ifade eder, kimi zaman duygusal nidalar daha fazla can yakar, kimi zaman bir göz kaçırış, yürek burkuluş daha fecidir. Buna karşın, ataklığın, sabırsızlığın ve heyecanın da yersiz olduğu yerler vardır. Tom Ford’un, ‘Yalnız Bir Adam’ından sonra çektiği yine bir uyarlama film olan ‘Gece Hayvanları’ böyle bir filmdi işte, büyütecimizi filme/anlama/anlatıya yöneltelim.

Filmde kırılma anlarından birisi, “Neden saklandın” sorusudur. Bu soruyu polis, Tony’e sormuştur. Tony, bir gün önce feci bir olay yaşamış. 3 serseri tarafından arabası yolun dışına itilerek durdurulmuştur. 3 serserinin durduğu arabadan, eşi ve kızıyla birlikte inen Tony, serseriler tarafından darp edilmiş ve hırpalanmıştır. Lastiği patladığı için bölgeden uzaklaşamayan Tony, serserilerin, “Lastiği değiştirelim” teklifini kabul etmek zorunda kalmış, lastiği değiştiren serseriler de Tony’i bırakarak, Tony’nin eşi ve kızıyla olay yerinden uzaklaşmıştır. Daha sonra Tony’i ıssız bir yere götürerek yol kenarına bırakan serserilerden birisi, bölgeden uzaklaşmış, 15 dakika geçmeden diğer bir arkadaşıyla Tony’e bakmaya gelmiştir. Tony, tam bu anda kayalıkların ardına saklanmış, neden yaptığı bilinmez, sesini çıkarmadan serserilere gözükmemiştir. Polisin, Tony’e sorduğu “Neden saklandın” sorusu mühimdir. Çünkü Tony, serserilere karşı ilk andan itibaren son derece edilgen bir tavır sergilemiş, deyim yerindeyse eşini ve kızını hakkıyla koruyamamıştır. Bunun yansıması ise, serserilerin Tony’e bakmaya geldikleri yerde olmuştur ve nihayetinde Tony, saklanmıştır. Yarın devam edeceğiz…

Tony, “Gece Hayvanları” filminde, Susan’ın eski kocası Edward tarafından yaratılmış bir karakter. Son derece duygusal, romantik ve pasif. Filmde Edward tarafından bir sahnede duyduğumuz, “Her yazar ancak kendini yazabilir” sözüyle, Edward’ın Tony karakteriyle kendisini ortaya koyduğunu anlayabiliyoruz. Edward da son derece, silik bir tip olmalı, -en azından- Susan’ın annesi tarafından, “Pasif ve hevessiz” bulunduğunu biliyoruz. Esasında Susan da böyle düşünüyor. Çünkü Susan da annesi gibi, daha aktif ve girişken, olanakların daha fazla olduğu bir hayat istiyor. Bunun ilk başta farkına varamayan ve ifadeleriyle hiç de “annesi gibi” olmak istemeyen Susan, günün birinde annesi gibi oluyor ve Edward’ı “pasif olduğu gerekçesiyle” terk ediyor. Daha sonra evleneceği isim, onu aldatacak olan, daha girişken ve aktif birisi olacak, tabi film bizi yeni kocasına değil, Edward tarafından yaratılmış Tony’nin hikâyesine sürüklüyor.

Filmde banliyö/orta sınıf/burjuva insanlarının arasındaki çatışma ön plana çıkıyor. Açılışta, devamının olabileceğine dair bir önsezi geliştirdiğimiz zenginlere ve sanat dünyasına yapılan sert eleştirinin, ilerleyen süreçte pek de devamı gelmiyor. Diğer sosyo-ekonomik şartlarda yaşayan insanların hayatları birkaç sahne veya diyalogla anlatılmaya çalışılıyor. Tüm örgünün harman olduğu zeminde, biz yine, zenginlik üzerinden ontolojik bir sorgulamaya, mutsuzluğa, eski için özlem duymaya şahitlik ediyoruz.

“İyi insanlar hiçbir zaman intikam alamaz.” Film, bize bu sözün doğruluğunu kanıtlamak için çekilmiş. Filmin tamamına sinen esaslı bir anlatımla bu, zihnimizin derinliklerine kadar kazınıyor. “Eşi ve kızı, serseriler tarafından tecavüz edilerek öldürülmüş bir kişi, bu kadar kayıtsız olamaz,” bu düşünce, her izleyicinin filmin sonuna kadar zihninde dolaştırıp durduğu bir fikir olsa gerek. Her raddede, Tony’nin ciddi bir çıkış yapmasını beklerken aslında yanılıyorduk. Çünkü Tony’nin intikam alma gibi bir derdi yoktu, silahı tutamayan, tecavüzcülere bir yumruk atmakta güçlük çeken Tony, doya doya üzüntüsünü yaşamak istiyordu sadece. Film boyunca, “ağlamalı” gördüğümüz karakterimize bu vesileyle farklı duygular besliyoruz. Her şeyden çok, Tony’e, yani yaratıcısı Edward’a, Susan’la birlikte biz de çok üzülüyoruz. Çünkü hayatı, güçlü ve daha yeterli bir yaşamı hiçbir zaman avuçlayamamış, daha çok geriden izleyenler arasında yer almış ve “kaybedenlerden” olmuş bir kimlikle karşı karşıyayız.

Hayatta hemen her gün karşılaşabileceğimiz bu tip, filmde hiçbir şekilde pozitif ya da negatif olarak işlenmiyor. Kişiliğin dokunulamaz özelinde yer olan bu şekil, izleyici yorumuna bırakılıyor. Belki birçoğumuz bu filme kadar böyle bir saptama ya da detaylandırma yapamamışızdır. Filmin en iyi yaptığı şey de tam olarak bu. Böyle bir gerçekliğin olduğundan sıradan olmayan bir yöntemle bahsetmesi ve zihnimizde yer etmeyi başarması. Hayatın her türlü zorluğuna, fırtınasına ve olağandışı seyrine karşın, “kendin olabilmek” zor bir eylemdir. Kendi hayatımızı da çoğu zaman bunun mücadelesiyle geçiririz, aksi halde “mış” gibi yaparak yaşamak zordur. Ancak, yaşam, sadece kendimiz olabilmek için bizlere tanınmış bir süredir, gerisi ise, beyhude çabadır. Çünkü elbet, görünüyoruz ve görüneceğiz.

Tony/Edward de görünür elbet, saklanma çabası da yoktur üstelik. Söylemleri, eylemleri ele verir kendisini. Öyle bir kişiden, farklı bir davranış modeli beklemek haksızlık olacak. Pasiftir Tony/Edward, dünya ise aktif. Tony/Edward edilgendir, naif bedeni/halet-i ruhiyesi, hayatın ve karmaşanın sürüklediği, çatışma ve kaosun değiştirdiği havanın uyumsuzluğunda çalkalanmaktadır. Edward, romanda kendisini yazmıştır, belki de yıllarca gerçekleştirdiği iç muhasebenin bir sonucu olarak, olaylar karşısındaki tutumunu irdelemek, Edward’ın nasıl davranabileceğini ölçmek için. Başarılı da olmuştur, Tony, aslında, iyi tanımlanmış bir Edward’tır. Edward, kendisini hakkıyla tanımıştır. ‘Ben böyleyim’ ibaresini ise, eski eşinin zihnine kazımış, muhasebe alanına eşini de çekmiştir. Susan ise, Edward ile buluşmak üzere sözleştikleri masadadır. Eski kocası, Susan’ın yenidünyasına bir söz, kimlik arayışı bırakmıştır. Ve bu masada, eksik olan Edward’tır. Edward gelmez. Naif ve eylemsiz bir intikamdır bu. Romantik insanlara, hatta yazarlara has. Edward, kendi olabilmiştir, sıra, Susan’da, kendisi olmaktan çok, ‘kendiymiş’çesine davrananlardadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir