Site Loader

Kendine has müzisyenlerin giderek azaldığı bir çağda yaşıyoruz. Dünyanın bugün geldiği durumdan müzik piyasası da etkilendi tabii ki. Şarkılarda gerçek bir his, gerçek bir yaşantı dinleyebilmek, gerçek bir duyguya dokunabilmek önceki devirlere göre çok daha zor artık. Müziğin ‘’fabrika üretimi’’ne evrilmeye başladığı bu kritik dönemeçte, Nick Cave & The Bad Seeds, köklerini müzikal anlamda sağlam bir geçmişten alan ve bunu gelecek kuşaklara aşılayan nadir oluşumlardan bir tanesi. Bu yazıda 2016 senesinde yayınladıkları Skeleton Tree’yi ve albümün oluşum sürecini ele alacağım. Ve beni her daim kendimi sorgulamaya ittiği, farkına varmadığım duygularımı bana fark ettirebildiği için Nick Cave’e olan ruhani borcumu ödeme yolunda bir adım atmış olacağım.
KISA BİR AYRINTI
Nick Cave’in sesini ilk duyduğumda on dört ya da on beş yaşında olmalıyım. Hayal meyal hatırlıyorum o günleri. 1990 senesine ait The Good Son albümüne ait bir parça ona The Ship Song çalıyordu. Hayatımda böyle bir ses duymamıştım. Mekanlarla, nesnelerle, insanlarla ya da şarkılarla fark etmez, o ilk tanışma anının yerini hiçbir şey tutmaz. İlk başta bir büyü -ya da çekim- hissederseniz, içinizdeki bir güç onu takip eder. Dediğim gibi, duyar duymaz kendimden geçmiştim. Yaklaşık on sene önce, daha ben dünyada yokken yaratılan bu şarkıyla tanışmam; içimde zamansız ve mekansız bir kilidi kırdı. Tüm iyi müzisyenlerin yaptığı gibi… Biraz daha büyümüştüm artık. Oysa hala on dört ya da o beş yaşımdaydım.
YAS SÜRECİ VE OLUŞUM
Nick Cave’le nasıl tanıştığımın özetinden sonra Skeleton Tree’ye başlayabiliriz. Nick Cave, temmuz 2015’te oğlu Arthur Cave’i kaybetti. Albüm de bu trajik olaydan bir sene sonra piyasaya sürüldü. Bu yüzden Skeleton Tree yas ögeleri barındıran, ölümün gözlerinin içine bakan, adeta ölümle var olan bir albüm. Ölüm de doğası gereği hayatı anlamlandıran, hayatın her saniyesinde bizimle yürüyen bir kavram olduğundan kayıtsız kalınamayacak bir durum. Skeleton Tree her ne kadar yas ve arınma sürecinin bir aktarımı olsa da onu anlamak için bir kayıp yaşamaya gerek yok. Ölümle bağı olan şeyin, yaşamla da bağı vardır. Her insan, yaşadığı acıları, onu ezen düşünceleri ve kayıpları böyle muazzam bir konsepte sığdıramaz. İçinde bulunduğun o kör edici karanlığa gözlerini dikip cesurca bakmak, onu anlamlandırmak belki de sadece büyük sanatçıların yapabileceği bir şeydir. Ve hatırlatmalıyım ki yaşama biçimimiz de bir sanat eseri olabilir.
Müzik, bir nevi duyguyu dönüştürmek, onu muğlak da olsa bir forma sokmaktır. Farklı zihinlerde farklı yankılar yapsa da –ki doğası gereği böyle olacaktır- üretim aşamasına sokulmuş, sorgulanmış, başkasının deneyimleriyle harmanlanmış bir hediyedir o artık. Duyguyu, olayı ya da kişiyi kemirip duran, yok etmeye çalışan her ne varsa karşına almak ve ‘’Bu bana ne anlatmaya çalışıyor? Buradan ne öğrenebilirim? Bunun anlamı ne?’’ gibi sorular sormaya başlamak, üretimin kilit noktasıdır. Belki de ne olursa olsun bu kadar cesur olabilirsek aşıyoruz kendimizi ve dönüşüyoruz olmamız gereken insana.
Evet, olmamız gereken insana yaklaştırıyor bizi belki bu sorgulamalar ama yine de düşünmeden edemiyorum: Bu kadar yoğun, geri dönüşsüz bir travmayı deneyimlerken “Ben üreteceğim.” dedirten nedir? Bu gücü nerden alıyoruz? Travmatik yaşantılar hafife alınacak, üstü örtülecek şeyler değildir. Köküne inmek, kökünden iyileştirmeye başlamak gerekir. Ağır travmatik olaylarda “yeniden yaşantılama” semptomu vardır. Kişi, aniden kendine hasar veren olayı, o anda ve o yerde tekrar yaşantılar. Hareketleri, hal ve tavırları değişir. Birçoğu kendini kaybedebilir, ifade edemez hale gelebilir, hissizleşebilir. Böylesine ezici bir atmosferde üretim yapmanın nasıl bir güç gerektireceği, bu gücün sadece ve sadece insanın kendi içinde bir yerlerden gelebileceğini her aklıma getirdiğimde tüylerim diken diken oluyor. Sanata olan inancım artıyor.
SKELETON TREE(2016)
Jesus Alone ile gergin bir açılış yaparak baştan uyarıyor bizi albüm. İpi gevşetmiyor ve şarkı sözü yazarlığıyla on ikiden vuruyor. Yine de bu gerginliğin içinde bir ışığa ya da ışığa çok benzer bir şeye yaklaşır gibi hissettiriyor. Tünelin sonunu mu görüyoruz veya gördüğümüz şey körleşmiş duygularımızın karanlığı mı kestiremiyorum. Şarkıdaki şu bölüm belki de hepsinin özetidir:
“You are a distant memory in the mind of your creator, don’t you see?”

Jesus Alone’dan hemen sonra gelen Rings of Saturn, bir öncekine kıyasla daha aydınlık bir parça. Aydınlığa yöneltiyor bizi ama cızırtılı bir şekilde. İyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı ve tabii ki ölümle yaşamı aynı anda kabulleniş var. Kabullenip vazgeçiyor, kabullenip vazgeçiyor… Farklı bir diyalektiği ve hüznü var. Ardından gelen üçüncü parça ise, kaybın ve yasın son noktaya eriştiği, iç parçalayan Girl In Amber… Örseleyici ve yerinde bir hayat tespiti adeta. Kulaklarını tıkayamıyorsun ona. İnsana kaçtığı her şeyi yeniden yaşatıyor. Az önce bahsetmiştim, ölüm vb. travmatik olaylardan sonra yeniden yaşantılamanın olduğunu. Girl In Amber, tam da bu hale tekabül ediyor. Her şeyi ama her şeyi, yeniden yaşantılattırıyor. Ve bize sesleniyor:
‘’And If you wanna bleed, just bleed.’’ Bu kadar basit işte.
Dördüncü parça Magneto’yu, sanki geleceğimden bir kesitmiş gibi dinledim. Kulak kabarttım ve tüyler ürpertici alt metnine dokundum. Ardından gelen Anthrocene ise davul bölümleriyle beni benden aldı.
I Need You parçasındaysa, açılıştaki gerginlik devam etti ve bana The Doors’un The End şarkısındaki bir sözü anımsattı: Desperately in need of some stranger’s hand in a desperate land.
I Need You parçasını ilahi benzeri Distant Sky takip etti ve en sonunda albümle aynı adı taşıyan parça Skeleton Tree’ye geldik:
‘’Nothing is for free.’’
Albümdeki temel unsur: Kayıp ve ardından gelen yas. Geri getirilemeyecek, geri kazanılamayacak, tamamen kaybolmuş bir nesneye verilen doğal bir tepkidir yas. Birey kaybı idrak etmeye başladığı andan itibaren değişmeye, dönüşmeye ve uzunca bir süre o kaybın yerine bir başka şey koymaya çabalar. Ama kayıp kayıptır ve insan kimsenin yerine kimseyi koyamaz. O boşluğu anlamlı kılabilir ama.
Evrensel olduğu kadar bireye özgü olan bu temalar, belki de bize hayatın en kritik noktaları hakkında ipucu veriyor. Kim bilir? Bunu öğrenmenin tek yolu onun üzerinde kafa yormak değil, onu yaşamak. Tüm acımasızlığıyla… Teori ve pratik birbirine karıştırılmamalı.
Son olarak;
Skeleton Tree’nin yapım aşamasını anlatan, Andrew Dominik imzalı One More Time Feeling belgeselini de şiddetle tavsiye ediyorum. Şarkı sözlerinin derinliklerine, albümün yapım aşamasının kaygan zeminine ve Nick Cave ile yanında çalan müzisyenlerin dehasına ilgi duyan insanların benliğine dokunacak bir yapıt. Cave’in filmde söylediği bir söz ise ruhumda yankılanmaya devam ediyor:
There’s more paradise in hell than we’ve been told*
*Cehennem, içinde düşündüğünüzden daha çok cennet barındırıyor.
-Esin Nisan YILDIRIM

KAYNAKÇA:
One More Time With Feeling(2016) – Yön: Andrew Dominik
Travma ve İyileşme – Judith Herman
Sigmund Freud – Yas ve Melankoli

nisany

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla