Oldmen kimdi, Oldmen’e n’oldu?

-Boy uzunluğu, yüksek otların arasından yırtıcı hayvanları görebilmenizi sağlar

Üst Paleolitik Çağ’dan bir adam, bugüne kadar hayatta kalmayı başarmış olsa? 14 bin yıllık geçmişini, 4-5 yüksek unvanlı akademisyenin önünde, değerlendirmeyi göze alsa? Aslında tüm akımların, hayatların, dinlerin, görüşlerin, maceraların, kitapların ve antropolojik detayların basit birer anlatısını, masallaştırarak sunsa? Belki Mehdi denir, belki Mesih, belki de yalancı. Ne kadar ince bir çizgi… İlahi olan ile aptalca olan…

Vücut hücrelerinin tamamen yenilenmesi, özellikle de hayati organların… mümkün olabilir mi acaba, ölümsüzlükle sonuçlanabilecek bir yenilik gibi. Aslında, insan vücudunun, yaklaşık 190 yıl yaşayabilecek şekilde yapılandığı söylenir. Ama bir çoğumuz, kendimizi yavaş yavaş zehirleriz. Gerek icatlarımızla, gerek icat edemediklerimizle. Belki de 14 bin yaşındaki Oldmen, doğru bir şey yaptı. Tarihte herkesin yanlış yaptığı bir şeyin doğrusunu…

Bugünkü dünya, (uzun) yaşamak için uygun bir yer olmasa da, her şeye rağmen bunu mümkün kılan bir adam çıka geldi, 2007’de. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Anlatmaya çalışalım; Pankreas her 24 saatte bir tamamen yenilenir. Mideninki 3 gün sürer. Ve 7 yılda bütün vücut hücreleri yenilenmiş olur. Ama bu süreç zamanla sekteye uğrar. Hücresel artıklar gittikçe artar, ve ölümcül olan, hayati olanın yerini alır -genel kanı ve akış- Ama eğer bağışıklık sistemindeki küçük bir farklılık, bir şekilde mükemmel panzehir, mükemmel hücre yenilenmesi sağlamışsa, çürümeyi tamamen durdurması gayet mümkün. (mü) acaba? Bunun en iyi örneği karşımızda duruyor, Oldmen-yaşlıadam, bunu başarmış olabilir, tarihin içinden geliyor olabilir, 14 bin yaşında bir geçkin olabilir…

Oldmen, her 10 yılda bir, insanlar yaşlanmadığını farketmeye başlayınca taşınıyordu. Mezopotamya’dan beri, son 4.000 yılı hatırladığını söylüyordu. ‘İlk hayatım’ olarak adlandırdığı hayatta, yaklaşık 35 yaşına kadar yaşlanmıştı, o kadar, yolun yarısında, sabit durabilmeyi başarabilmişti, bir şekilde. Kendini kabilesinin lideri olarak buldu. Büyücü zannettiler. Liderlik için kavga etmesi gerekmedi bile. Sonra zamanla korkuları arttı, ve uzaklaştırıldı. Bunu da genç kalmak için yaptılar, Oldmen’in, kendi hayatlarını çaldığını, kendi ömrüne eklediğini düşünmüşlerdi. (Vampir mitosunun, tarih öncesi kökeni.)

Hiç ölmediği için, sürekli takip edildi. Bulduğu yeni gruplara katılma alışkanlığı kazandı. Aynı zamanda, düzenli olarak yer değiştirme fikri edindi. O zamanlar, yarı-göçmen(ler)di. İyi havayı izler, av neredeyse oraya giderlerdi. İlk 2000 yıl soğuktu. Sonra fark etti ki, aşağılara indikçe hava ısınıyordu. Buzul Çağı’nın sonuydu. Kocaman ve sonsuz dağlar… Batıya uzanan, geniş düzlükler. Sanırım, bugün bizim Fransa sahilleri dediğimiz yerden, Britanya Adaları’nı gördü. Oldukça derin bir vadi, ve diğer tarafında kocaman dağlar… Batan güneşin gölgesi üzerlerine düşerdi. Tabi bu kıtadan ayrılmalarından önceydi. Buzullar eridikçe, sular da yükseldi. Pleistosen döneminin sonunda…

Okyanusları sonradan görmüştü. Büyük dalgalarla, gölleri okyanustan ayırmasını keşfetti daha sonra. Tüm bunların nereden geldiğini düşünürken, ‘yukarıda bir yerde büyük adamlar olmalı’ deyişinin tüm coğrafyalara hakim olduğunu idrak etti. Yoksa yerdeki her şey kendi başına nasıl var olabilirdi ki?

Sonunda, doğuya yöneldi. Dünyayı daha fazla merak etmeye başladı. Yalnız seyahat etmeye alıştı. İstediği zaman, uyum sağlamayı bir şekilde öğrendi. Doğu… Güneşin yükseldiği yön. Daha sıcak olur diye düşündü. Okyanusu ilk o zaman gördü. Sanırım Akdeniz’di. Tunç Devri’nin başlarıydı. Doğudan gelen ticaret yollarını takip etti. Bakır, kalay… İlerledikçe farklı diller öğrendi. Her yerde yaratılış mitleri, yeni tanrılar, o kadar çok, o kadar farklıydı ki… Sonra fark etti ki… hepsi muhtemelen saçmalıktı. 2.000 yıl boyunca Sümerliydi, sonra Hammurabi yönetimi altındaki bir Babil’liydi. Büyük adamdı. Bir süre Fenikeli olarak denizlerde seyahat etti. Gördüğünüz gibi, yer değiştirmek, toplayıcı-avcıyken kolaydı. Köyler ortaya çıkınca, işte işi o zaman zorlaştı… Mülkiyet girmişti devreye, yani eman duygusu, yani şiddet, yani aidiyet, biraz öfke, biraz siyaset… Merkezi otoritenin olduğu şehir düzeninde yabancılar hep şüphe uyandırıcıdır, bilinmeyen her zaman tehlikelidir.

Ama baktı ki, ilerledikçe… yeni bir sürü numara da buluyordu. Bir kaç kez ölümünü bile kurguladı. Doğuya devam etti. Hindistan’a vardı. Şansı varmış ki, Buddha’nın yaşadığı zamanda. Ona öğrettiği şeyleri daha önce hiç düşünmemişti bile. Ve Buddha’nın ölümüne dek öğrencisi oldu… John, bilinen her hangi bir dine mensup değildi. Laplace’ın dediği gibi… böyle bir hipoteze ihtiyaç duymadı. Ama belkide ‘vardır’ diye düşündü. Belki her yerdedir, sadece göremiyoruzdur. Yaratılışın olduğunu zannetmiyordu. Daha çok yeryüzündekilerle, ve insanın yeryüzündeki nizam kurgusuyla, inanç bağlılıkları ve aktarım şekilleriyle, belki biraz yaşam ve yaşatma içgüdüsüyle, bir de ahlak düzeniyle ilgileniyordu, ‘ahlak’ yasalarıyla…

Gelelim en bıçaksırtı konuya, teoloji, mitler, din, inanış, Peygamber, ilham, vahiy, mucizelere…

Oldmen’e göre, ‘ki kendisinden çok emindir’ inanılanların bir çoğu efsane… Hem de çok yakından tanıdığınızı düşündükleriniz bile. İncilin tamamı efsaneler ve kinayelerle dolu mesela. Belki biraz da tarihi olaylara dayanıyor. Mesela Musa? Musa, “Misis” adında bir Suriye efsanesine dayanır. Eski versiyonları da vardır, (üretilmiştir ya da türetilmiştir). Hepsinde suda yüzen bir bebek, yılana dönüşen asa, ikiye ayrılan sular ve özgürlüğe giden yol, hatta ahşap ya da taş tabletler üzerine yazılı kanunlar… Havariler… Onlar aslında havari değillerdi Yaşlıadam’a göre. Gerçekten öğretmenlik yapmadılar. Balıkçı Peter, belki balık tutmayla ilgili bazı yeni şeyler öğrenmiş olabilir. Efsanevi örtü o kadar kalın ki… ve iyi de değil. Gerçek son derece basit.

Ve sonunda Adam, Budha’yla tanışır, duydukları hoşuna gider. Geri dönüş yolunda biraz düşünür, 500 yıl. Akdeniz’e gelir. Etrurya’lı olur. Roma İmparatorluğu’na sızar. Ama gördükleri hiç hoşuna gitmez. Dev bir ölüm makinesi. Düşünerek yakın doğuya yönelir. “Neden Budha’nın öğretisini modern bir şekilde aktarmayayım?,” Ve dener. Roma’ya karşı tek bir muhalif. Roma kazanır. Ama kazanan muhaliftir, kaybedenler aslında kazananlardır, yani mazlumlar.

ve

Adam, Hindistan’da Tibet’de kaldığı sürede, acıyı hissetmemeyi öğrenmişti. Metabolizmasını yavaşlatmayı da… Öyle ki, yaşayıp yaşamadığı fark edilemeyecek ölçüde. Onu öldü sandılar. Böylece yandaşları onu, haçtan indirip, bir mağaraya götürdü. Tıpkı öğrendiği gibi, vücudu normal haline geri döndü. Fark edilmeden kaçmaya çalıştı, ama bazı zahitler, etrafı kolaçan ediyorlardı. Açıklamaya çalıştı. Ama onlar çoktan büyülenmişlerdi. Yeniden dirildi. Ve mümkün olduğunca uzağa “yükseldi”, Orta Avrupa’ya…

Eski ahit, korku ve suçluluk satar. Yeni ahit, benden çok daha zeki şairler ve filozoflar tarafından, benim ağzımdan çıkmış gibi anlatılan, tam bir ahlak kanunnamesidir. Mesaj hiç anlaşılmadı. Peri masalları kiliseleri kurdu…

Ya “İsa” ismi? Kendine John demişti. Neredeyse hep bunu kullandı. Dirilme hikayeleri yayıldıkça, ismi, ibranicedeki “Yohanan” ile karıştı. Anlamı “tanrı bağışlayıcıdır”. Dünyadaki var oluşu, ölümsüzlüğün ilahi kanıtı olarak görüldü. Ki bu da “tanrı kurtuluştur” demek olan İbranicedeki “Yaşua”ya, çevrildiği zaman, ona münasip görülen isim oldu. Sonra Yunancada “İyeysus”, ve Latincede “Yeysus”, son olarak da, Orta Çağ Latincesinde “Jesus” oldu. Bütün bunların oluşunu hayretle izledi. Tanrının oğlu olduğunu hiç söylemedi. Bu düşünceler bütünü okul olarak başlayıp, bir tapınak olarak son buldu. Kendisinden büyük bir ustası olduğunu söyledi. Babası olduğunu hiç söylemedi. Öğrendiğini öğretmek istedi. Yahudilerin kralı olduğunu hiç iddia etmedi. Ne su üzerinde yürüdü, ne de ölü diriltti. Yeryüzünde insanın iyiliği anlamı haricinde, hiç ilahi algılanası bir söz etmedi. Doğulu hiç bir bilge, bir ahırda ibadet etmek için gelmedi. Doğuda öğrendiği bazı yöntemlerle, bir kaç insanı iyileştirdi. Hepsi bu.

“-Büyümüş bir çocuğun ölümünü hiç görmedin mi?

“-Hayır. Nehirlerin yükselişini gördüm… Dağların çöküşünü… Uçsuz bucaksız manzaraların sonunu… Yıldızların çarpışmasını… Okyanusun gürlemesini duydum… Tek arkadaşını kaybetmek nasıldır bilirim. Hiç bir şey sonsuza dek sürmez. Hep bunu duydum… İyi olan her şeyin bir sonu vardır. Biliyorsun ki bu doğru. Hiç bir şey sonsuza dek sürmez. Ama belki bazı şeyler sürer… Sonsuzluk, senin için hissettiğim şey. İnsanın dünyaya hükmedişini… Avucunun içine alışını gördüm… kendi bakış açısına göre şekillendirmesini… Dünyanın sarsıldığını hissettim… Bazı insanların öne çıkışını… ve yapılacak son şey olduğu için savaştıklarını gördüm… Hiç bir şey sonsuza dek sürmez. Hep bunu duydum.”

Oldmen’e ne mi oldu? Oldmen, yaşadı. Biraz daha, biraz daha yaşadı. İnsanların hoyratlaştığını, teknolojinin evrenselleştiğini, teknolojinin insancıllaştığını, ve yavaş yavaş bazı şeylerin, insanların yerini aldığını görmeye başladı. Bunu kabul edebilmesi oldukça uzun sürdü. Kendisi 14 bin yıldır hayattaydı belki, ve belki de bir çoğumuzun ‘ata’sıydı, ancak şimdi atası olduklarının ve belki de kendisinin ölümünü, tükenişini seyretmek zorunda kalıyordu…

yöntem

film içilir, senaryo dökülür, göz boyanır, zihin boşalır, yenisiyle donanır, hayat rüyalaşır, imgeler hayalleşir, hayaller gerçekleşir…

Film

The Man From Earth

Bir cevap yazın