Burhan Sönmez: ”Rüya dediğimiz, sorusu bol, cevabı kıt bir hikâyedir.”

 

Burhan Sönmez 1965 yılında Haymana’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde siyaset ve kültür üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar Britanya’da kaldı. TAKSAV’ın (Toplumsal Araştırmalar, Kültür ve Sanat için Vakıf) kurucuları arasında yer aldı.

İlk romanı Kuzey 2009 yılında, ikinci romanı Masumlar 2011 yılında yayımlandı. Masumlar romanı 2011 yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Aynı yıl İzmir St. Joseph En İyi Roman Ödülü’nü aldı. İstanbul İstanbul 2015 yılında yayımlandı ve tüm dünyada 25 dile çevrildi. Burhan Sönmez’in romanları yirmiden fazla ülkede yayımlanmıştır. Fransa, ABD, Almanya, İtalya, Romanya, İngiltere…

2016 yılında William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği isimli şiir kitabını İngilizceden Türkçeye çevirdi. 2017 yılında Vaclav Havel Ödülü’nün sahibi oldu. 2018 yılında İstanbul İstanbul ile Britanya’da EBRD Edebiyat Ödülü’nü aldı.

PEN Türkiye ve English PEN üyesidir. Halen Uluslararası PEN Yönetim Kurulu üyeliğini sürdürmektedir.

 

Kuzey Kitabı Üzerine (2009, İletişim)

 Kuzey bize iyi ile kötünün iç içe olduğu, gerçek ile rüyaların birbirine karıştığı, cevaplardan çok soru işaretlerinin yer aldığı bir dünya sunar. Kuzey aslında varılan bir noktadan ziyade bir yolculuktur. Aslem’in oğlu Rinda’nın yolculuğu…

”Güneş’in renkleri nasıl eşyanın üzerinde şekil alıyorsa, evrenin gerçekliği de kalp aynasında tam biçimini alır. Üç unsur var burada; birincisi kalbimiz, ikincisi dışımızdaki varlık, üçüncüsü de bu varlığın kalpte aldığı görünüştür.”

 

Kuzey kitabınız ile belli bir okur kitlesi mi yaratmak istediniz? Çünkü kitabınız rüyalar gibi, çokça soru ve az cevapla dolu. Geniş ölçüde tasvirleriniz hayal gücünüzün birikimi ile birleşince ortaya oldukça güçlü bir anlatım çıkmış. Her okura hitap eder mi böyle bir anlatım?

Bu hususu düşünmedim. İnsan bir şey yazarken yazdığı şeyin sadece kendisini tatmin etmesini bekler. Yazdığım şey beni mutlu ediyor mu, zihnimin içindeki atmosferi tam yansıtıyor mu, tümüyle buna yoğunlaşırım. Bunu kim anlar yahut kaç kişi anlar o yanı çok düşünmek doğru olmaz. Yoksa metnin iç ihtiyacını kaybederiz.

Peki bu destansı anlatımın okurları daha çok besleyeceğini düşünüyor musunuz?

Okur bence her tür üsluptan ve metinden beslenir. Kaba bir benzetme olacak belki ama sevdiğimiz bir yemek türü vardır ama çok farklı yemekler de severiz, her yemekten ayrı bir tat alırız, hepsinin bize verdiği vitamin farklıdır. Kimi aşçı ya da kimi yazar bir tarzı öne çıkarır diğeri ise bir başka tarzı. O yüzden her bir anlatıyı edebiyat ortamına sunulmuş farklı bir ses olarak görmek gerek.

Kitabınızda gerçek kavramı üzerine epeyce durmuşsunuz hatta bunun üzerine kurulu gerçeği sorgulamaya yönelik bir yaşam biçimi yaratmışsınız gibi. Bu bakış açısıyla baktığımızda sizce evrensel bir gerçeklikten söz edebilir miyiz yoksa kitabınızda da söylediğiniz gibi, ‘varlığın yalnızca kalpteki görüntüsü’ müdür gerçek?

Ben belli sınırlarda ve ölçülerde fikirler ifade edebilirim ama kitaplarımın yanında çok zayıf kalır çünkü zaten kitaplarımın konusu bu.

Kitabınızda şöyle bir cümle vardı: “Ben yeşil ağaç gördüm, yeşil yonca gördüm ancak yeşilin kendisini tek başına hiç görmedim.” Burada öz kavramından bahsedeceğim. Sizce de bir varlığın özü hayatımızda daima başka bir varlığa bürünerek mi karşımıza çıkar yoksa yalın olarak onu görebilmemiz mümkün müdür?

Oradaki hikâyede yalın dediğimiz şeyin kendi başına var olamayacağı, bir şeyin ancak başka bir şeyin aracılığı ile anlaşılabileceği vurgusu var. İnsan salt gerçekliğe salt düşünce ile varamaz. Gerçekliğin algısı da bir parça kendimizin dışına bakarak, yansımaları karşılaştırarak değerlendirilebilecek bir şey olmalı.

Kuzey’de rüyalardan epeyce beslenmişsiniz. Buradaki yansıtmak istediğim düşünce şu: Gördüğümüz rüyalara hükmedebilmemiz pek mümkün değil gibi. Sadece onları biz yaratıyor ve onlara biz son verebiliyoruz. Buradan Tanrı’ya bir geçiş yapmak istiyorum. Tanrı’da evreni yaratma ve ona bir son verme kudreti varsa evrenin işleyişi onun ötesine geçmiş olabilir diyebilir miyiz?

Aristoteles ve İslam geleneğindeki İbn-i Rüşd gibi düşünürler öyle söyler. Onların teorisine göre Tanrı evreni yaratıp her anına hükmetmez. Mesela kaderimizi yazmaz, derler. Tanrı’nın işi, bir başlangıç yapmasıdır. İlk dokunuşu yapmış, madde ve hareket meydana gelmiştir, bu da değişim demektir. Ondan sonrası evrenin kendi yasasıdır. Bu, çok tartışılan bir konu. Tanrı’nın varlığı-yokluğu tümüyle teolojik alanın tartışması, maddi gerçekliğe baktığımızda ise doğanın kendi yasaları, kendi değişimi, kendi devr-i daimî söz konusu. Biz bunları ne kadar anlamaya çalışır, üzerinde düşünürsek yüz milyon sorunun bir kısmını yavaş yavaş çözmeye başlamış oluruz.

Peki son verme durumu söz konusu olduğunda o da doğanın yasası gereği olan bir durum mudur yoksa Tanrı’nın bir müdahalesi söz konusu mudur?

Klasik fizik, evrende son diye bir şey olmadığını söyler. Bizim hayatımız bitebilir, dünya yok olabilir ama bu varlığın sonu anlamına gelmez. Yıldızlar ve evren yine olacak, belki de başka bir varlığa dönüşecek. Sonuçta madde dediğimiz şey var ama neden var onu hâlâ bilmiyoruz.

Korku ve kaygı kavramlarına değinmek istiyorum çünkü kitabınızda bundan söz ediyorsunuz. Korku, kaygıya kıyasla tanımlanması daha kolay bir kavram gibi. Kaygı şüpheden daha çok besleniyor ve daha çok soru barındırıyor, kökleri daha derin. Korkunun ise ömrü daha kısa ve daha somut gibi. Siz ne söylersiniz bu konuda?

Evet. Kitapta zaten böyle söz ediliyor. Bu biraz Kierkegaard’ın kaygı fikrine de dayanır. Korku daha tanımlanabilir günlük bir şeydir. Kaygı ise tanımlanamayan, zihnimizin geri planında var olan bir şey. Kimileri şöyle söyler: “Ölümün bilinmesi, sonunda ölüme varacağımızın bilinmesi, var oluşu tümüyle bir kaygı içine oturtur.”

İstanbul İstanbul ve Kuzey eserlerini gerçeklik ilişkisine göre kıyasladığımızda, İstanbul İstanbul buna daha yakın gibi. Orada karakterler gerçeğin onları sarıp sarmaladığı, içinde bulundukları mekândan sıyrılmak için birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve kendilerini bulundukları durumdan uzaklaştırmak isterler. Sizce gerçeği bu denli inanılır kılan şey onun bizden bağımsız olması mıdır?

Evet, bizden bağımsızdır çünkü onu ele geçiremiyor, ona sahip olamıyoruz aksine sürekli ona mağdur oluyoruz. Ele geçirmek için arzu duyduğumuz bir varlık haline geliyor gerçeklik.

Bu durumda biz de yaratabiliyoruz bazen gerçeği ama aynı zamanda bizden bağımsız da olabiliyor…

Ama hangi gerçek diye bir soru var. Platon ile Aristoteles’ten beri daha kimse işin içinden çıkamadı.

Sizce var oluşun anlamını, yaşamın anlam ve sürdürülebilirliğini sağlayan şey güçlü bir inanç olgusu mudur? Tolstoy, İtiraflarım eserinde bunun izini çokça sürmüş ve cevabı deneysel bilimler ve felsefe, metafizik gibi alanlara başvurarak bulmaya çalışmış. Sonrasında Tanrı’nın yaşamın anlamı olduğunu ileri sürmüş. Siz ne söylersiniz?

Aslında Tolstoy sadece yazarak hayatta kalmış biri. Tanrı’ya inanıp yazmayı bıraksaydı Tolstoy yaşayabilir miydi emin değilim. Ben bunun farklı bir cevabı olduğunu düşünüyorum, inanç ama neye inanç? Yazdığınız şeye inanç, ürettiğiniz şeye inanç, sevdiğiniz insanlara inanç… Ben sadeliğin, mütevazı düşüncenin daha önemli, yaratıcı bir dürtü olduğunu düşünüyorum. Sade yaşamak, daha küçük hayaller kurmak, sadece kendimiz için değil çevremizdeki insanlar için de duyarlı olabilmek, hem bireysel hem de toplumsal açıdan daha iyi bir sonuç verir diye düşünüyorum. Onun dışında büyük ülkülere olan inanç; bir dine ya da ideolojiye bağlılık belki toplumsal bir dönüşüm için itici güç olabilir ama iyi bir insan yaratmak için yeterli değildir.

Toplumsal açıdan baktığımızda kısmen de olsa din toplumda düzeni sağlar diye düşündüğünüz noktalar olmuyor mu?

Ama aksi de olabilir, değil mi. Kötülükler yapmaya da sebep olabilir. Öte dünyadaki bir iyiliğe inanmak ve kendini oraya bağlamak şöyle bir tembellik yaratıyor insanın ruhunda: Ben nasılsa iyi taraftayım, cennetin yanındayım, günah işlesem bile affedilir düşüncesi ile bu dünyada başka insanlarla ilgili başka dertlerle ilgili bir tür vurdumduymazlık yaşanıyor. Türkiye’de bugün gördüğümüz siyasal dinsel akımda, kendileri gibi olmayan insanların dertleri için sesini yükseltme duygusuna, refleksine rastlamıyoruz. Bence iyi insan kendisi gibi olmayanları da dert edinen kişidir. Dini daha insanî bir temelde, mesela Ali Şeriati gibi okuyabilselerdi belki dinin dünya ile kurduğu bağ farklı olabilirdi. O imkânı görmezden geldiler. Tolstoy da bu zeminde düşünür. Bu yüzden onu kiliseden atmışlardır. Tolstoy böyle bir dinî zihniyete inanmıyor ve kendince ayrı bir teolojiye gidiyor. O yüzden dinî kurumlarca dışlanıyor.

Biraz da yazarlık konusuna ve yazma hususuna değinmek istiyorum. Yazarlık için temel anahtar süreklilik midir? Birikimin önemi de göz ardı edilemez ama bu süreklilik devamlı çalışma ile mi kazanılır ne dersiniz?

Sanatsal ya da edebi üretim dediğimiz şey bir tesadüf değil. Bu tümüyle birikimin iyi biçimde yontulmuş halidir. İlhama inanırım, sanatçının o yaratıcı ruh haline inanırım ama bunlar bir birikim ve yoğun çalışma ile elde edilebilecek bir şeydir. İlham perisi insana gelmez, ilham perisi ancak gece lambası yanan bir masa, masanın başında çalışan bir yazar görürse oraya gelir. Eğer o lamba yanmıyorsa ilham perisi gelmez.

Evet hocam ilhamın gelmesini beklemek yerine onu kovalamak gerekir, diye bir cümle okumuştum.

Genel olarak gördüğüm bir şey var: Yazma sürecine sanki hep şiirle başlanıyormuş gibi. Hayal gücünü zorlayan bir şey olan şiiri başlangıç olarak seçmek daha zor değil midir?

Bu kültürel bir şey belki de. Başka ülkelerde aynı olguya rastlamayabiliriz, bizdeki kadar yaygın şekilde toplumsallaşmış bir şiir yazımı görülmüyor.

Yazarlıkta yer yer öğretici bir dil kullanmak sizce doğru mudur? Kuzey kitabınızın bir bölümünde bunu hissettim biraz. Anlatıcılığı karakterden alıp bizzat birinci ağızdan kullanmak, gerekli ve doğru bir anlatım mı?

Bu didaktik anlatım dediğimiz şey edebiyatın düşmanıdır. En çok uğraştığımız şeylerden biri bu. Karakterlerimiz konuşurken onu kendi sesimizden uzaklaştırıp karakterin sesine nasıl dönüştürebiliriz? Kalemimiz buna çabalar.

Okur olarak temel aldığınız bir ölçüt var mıdır? Bir kitabı seçerken yahut beğendiğinizde…

Ölçüt, sanırım beni zenginleştirecek yeni bir sese duyulan ihtiyaç. Bu yüzden yalnızca klasikleri veya ölü yazarları okuyanlar gibi değilim. Yeni dönem yazarları da genç öykücü ve romancıları da izlemeye çalışıyorum.

Herkes tarafından okunan, çok bilinen ve benimsenen kitapları okuyamayıp bıraktığım oluyor…

“Mutlak iyi” diye bir şey yok ki. Her okurun kendi zihin diline uygun alanlar vardır. Tolstoy nefret eder Shakespeare’den. Ama bir anket yapsak tarihin bilinen en büyük yazarı muhtemelen Shakespeare çıkar. Tolstoy, neden okunduğunu sorgular onun. Sizin beğendiğiniz ve okuduğunuz eserleri de başkaları okumuyordur.

Çoğu zaman umudumuzu kaybettiğimiz ve kötü günler geçirdiğimiz zamanlar olabiliyor tekrar hayatımıza sarılmak için bize önerebileceğiniz şeyler var mıdır? Çalışmak, üretmek, tutunmak gibi…

Eski bir özdeyiş var: Her sabah doğan güneş, aynı güneş değildir. Her gün, yeni bir umut, yeni bir hayattır insanlar için. Füruğ, “Soğuk mevsimin başlangıcına inanalım” der. Çok severim bu dizesini. Bu dizeye inanırken, onun gölgesindeki diğer ifadeyi de bilir, sezeriz: “Güzel mevsimin başlangıcına da inanalım.”

 

 

Demet Taştemir

 

Kaynakça

http://www.burhansonmez.com/tr/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir