Ruhun Zaman ve Mekânda Pıhtılaşması ve Dostoyevski

Hiç şüphesiz ki yazarlık Berdyaev’in de belirttiği gibi ruhun bir bütün olarak yansıması demektir. Ruh, sanat eserinde bir bütün olarak yansıdığı takdirde etkileyici bir mânâ ortaya çıkar ve bu mânâ içerisinde dondurulan manevî enerji okuyucuyu etkisi altına alır. Kâinattaki her şeyin her ân hareket hâlinde oluşu, her şeyin her ân taze olduğunu ifade eder. Her ân taze olan hayat, yani tamamen dinamik olan bir hayat, içerisinde statik duygular barındıran bir metni geleceğe taşıyamaz. Dinamik bir metin, sanatkârın kendi ruhunu ve eşyanın ardında görebildiği ruhu metne doldurmasıyla ortaya çıkar. Ruhtan süzülme bir metin…

Eşyanın ardındaki ruhu görebilmek nedir peki? Eşya, hakikatin üzerini örten gizli bir gölgedir ve bu gölgeyi aydınlatacak bir ışık gerekli sanatkârlar için. Bu ışık, sanatkârın kendi ruhudur ve sanatkâr kendi ruhunun ışığıyla eşyanın üzerindeki gölgeyi aydınlatarak arta kalan birtakım şeyleri okuyucuya aktarır. Bu da “ıstırap” çekilerek elde edilen bir makamdır zaten. Herkes sanatkâr olmadığı gibi, her sanatkâr da eşyanın ardını ifade etmek noktasında aynı potansiyeli gösteremez veya her sanatkâr eşyanın ardındaki hakikati doğru göremez. İlişki kurulan nokta her zaman hakikate ulaştırmaz insanları.

W. Kandinsky Matisse hakkında der ki: “Matisse resimler yapar ve bu resimlerde ilahi olanı yeniden ortaya çıkarmaya çalışır.”

Demek ki bir sanatkâr, eserinde ilâhî olanı aramak veya onu sürekli vurgulamak zorunda çünkü dünya denen yer ruhun hapishanesi konumundadır ve ruh bu hapishane içerisinde bir şeyler arar. Ruhun hapishaneden çıkabilmesi gerekir ama bunu başarmak için de hakikate ulaşması gerekir yani doğru noktaya ulaşması. İleride de görüleceği üzere ruh kendi yazgısı içerisinde karşılaştığı başka şeyleri tanrılaştırabilir ve bu da yanlış kurulan ilişki neticesinde ruha zarar verir. Ruh, bu arayış içerisinde pek çok noktanın üzerinde gezer, pek çok yere girer çıkar, hakikatin üzerindeki eşyayı sessizce kaldırır ve hakikatin kokusunu kokladıktan sonra o kokuyu diğer ruhlara da koklatmaya çalışır ki herkes hakikati görsün, çıkışı bulsun. İşte bir sanatkârın ruh portresi bence budur.

Nitekim Dostoyevski’de de görülen budur aslında. Ruh, maddeye nispetle dinamiktir ve madde de ruha nispetle statiktir. Eşya maddelerden ibaret ise ve madde statik ise ruh zaman ve mekânda pıhtılaştırılmalı ki statik olan madde bu şekilde az da olsa dinamikleştirilsin ve donukluk ortadan kaldırılsın.

Berdyaev Dostoyevski’nin romanları ile ilgili çok güzel bir yaklaşımda bulunuyor:

“Dostoyevski’nin romanları, tam roman sayılmaz; daha çok bir tragedyanın bölümleridir; bunlar, insan yazgısının iç tragedyasıdır; kendini, türlü yönleriyle yolculuğunun türlü aşamalarında belirten biricik insan ruhudur bu.” Dostoyevski’nin eserlerinde gördüklerimiz ruhun kendi yazgısının iç tragedyaları… Bunlar, maddenin ötesinde görülen ilâhîliğin farklı yönlerinden biri aslında. İnsan, madde üzerinden veya kendi ruhu üzerinden birtakım normlar çıkarmaya çalışır hakikat ile ilgili ve bu hakikati Dostoyevski, kahramanlarının ruhlarının iç tragedyaları ile göstermeye çalışmıştır. Ruhların iç tragedyaları nedir peki? Erkeğin yazgısı kadındır ve kadının yazgısı da erkek. Dostoyevski’de, kadının yazgımızdaki kokusunu alırız. “Trajik yazgının işkencesini hep erkek çeker. Kadın bu yazgının bir iç anlatımıdır sadece.” diyor Berdyaev. Kadın, insan yazgısının temelidir çünkü bir yazgının iç anlatımı olmak bunu gerektirir. Kadın, maddenin ardındaki varlığa ulaştırıcı bir vesile demek ki Dostoyevski’de ve maddenin ardındaki bu varlık da insan yazgısının iç tragedyası. Ancak insan, yazgısının bu temeline (yani kadına) tutunup kalırsa yok olur. Halbuki kadını geçip Mutlak’a ulaşması gerekir. Şöyle ki insan Mutlak’a kavuşmak zorundadır, yani eşyanın ardındaki hakikate veya ruhunun dibindeki hakikate… İnsan, bu mutlak olana sadece aşk ile ulaşabilir çünkü aşk insanı parçalar. Bundan dolayı erkek, kendi yazgısının bu iç temeli olan kadın üzerinde statikleştikçe mutlak olanı kaybetmeye başlar. Peki, aynı şey kadın için de geçerli mi? Kadın da kendi iç yazgısındaki erkeğe tutunup kalırsa kendi dinamikliğini kaybeder çünkü ruhlar dinamiktir ancak âşık olmuş bir ruh, âşık olduğu ruhun karşısında statiktir. Dinamik ruh kendisinin karşısında statik bir hâl almış olan ruha kendini kaptırırsa doğal olarak kendi de statikleşir ve her ân yenilenen Hakikat’e veya Mutlak’a ulaşamaz.

Dostoyevski’nin eserlerinde herkes ve her şey tek bir noktada birleşmek zorundadır. Bu noktanın ifadesi de iç yazgılarımızda gizli; yani erkek ve kadında, ama her şeyden vazgeçmiş erkek ve kadında.

Bahtin diyor ki: “Dostoyevski’nin dünyasında bütün insanlar ve her şey birbirini tanımak ve birbiri hakkında bilgi sahibi olmak, birbiriyle ilişkiye girmek, temasa geçmek, yüzleşmek ve birbiriyle konuşmaya başlamak zorundadır. Her şey başka her şeyde yansımak zorundadır; her şey birbirini diyalojik olarak aydınlatmak zorundadır. Bu nedenle, kopuk ve uzak olan her şey, tek bir uzamsal ve zamansal noktada kesişmek zorundadır.”

Dostoyevski’de her şey başka her şeyde yansımak zorundadır. Burada muazzam bir durum söz konusu. Erkek kadında yansır, kadın erkekte yansır. Ruh bedende, beden de ruhta yansır ve bu yansıma sonucunda her şey birbiriyle mündemiç olur. Kadın erkekte, erkek de kadında mündemiç olur.

Bunun gibi ruh bedende, beden de ruhta mündemiç olur. Sanatkâr, zaman ve mekânda pıhtılaştırdığı ruhu ile eserinde mündemiç olur. Biz okuduklarımızda Dostoyevski’yi görürüz. Berdyaev diyor ya “ruhun yayımlanmamış biçimleri” diye. İşte belki de Dostoyevski, kendi ruhunun yayımlanmamış biçimlerini, pıhtılaştırdığı zaman ve mekânda göstermiştir bizlere. Ruhu bazen İvan’dır, bazen Alyoşa, bazen Raskolnikov, bazen Golyadkin. Ama bunlar esasen Dostoyevski’dir. Tanrı’nın dünyasını kabul etmeyen de Dostoyevski’ydi, ruhunu tekâmül evresine sokmaya çalışan Alyoşa da Dostoyevski’ydi. Dostoyevski’de her karakter hakikati arar. İvan Karamazov tersinden ararken Alyoşa belki de doğru yerden arar, ama hepsi hakikat arayışındadır.

Hakikatin kokusunu sadece ruh alabilir. Ruhun kelimelerde verdiği savaş onu kelimelerin ardına götürür. Ruh, kelimelerin ardında bazı noktalara yaklaşır ve bu noktalarda da Mutlak’ın kokusunu alır. Zaman ve mekân donuk… Ruh ise akışkan. Ruhun zaman ve mekânda pıhtılaşması sayesinde zaman ve mekân donukluktan kurtuluyor ve belli bir akış elde ediyor. Zaman kavramı bambaşka bir konu zaten. İnsan şuurunun ben yönüne içkindir zaman ve mekân kavramı. Şuur da ruha içkin. Şuur, süzdüğü formları belli bir kıvama sokar, ancak bunları ruh vasıtası ile yapar.

Bilgi, şuur sayesinde elde edilir. Şuur ise şiir kelimesi ile müştaktır. Yani insan bilgiyi şiirde elde eder. Kâinat sonsuz bir şiir ve bu akışkan şiiri ancak pıhtılaştırarak durdurabiliriz. Durdurmadan yorumlamamız mümkün değil. Ruh zaman ve mekânda pıhtılaşırsa Mutlak’tan süzülme şiir olan Kâinat’ı kendi ruh penceremizden yorumlayabiliriz ve o nispette de diğer ruhlara yardımcı olabiliriz veya onlara kendilerini yansıtabiliriz. “Dostoyevski büyük bir ruh devrimcisidir” diyor Berdyaev. Neden? Çünkü Dostoyevski’nin Ruh’u zaman ve mekânı pıhtılaştırmış ve kelimeler, Mutlak’tan süzülme Kâinat’ı onun emri altında yorumlamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir