Site Loader

Sanat denilince genel olarak gözümüzün önüne düzgün çizgiler, başarılı gölgelendirmeler, süslü kelimeler, pürüzsüz kıvrımlarla dolu eserler gelir. Daha kavramsal bir yanıt olarak da sanatı, “hayal gücü ve yaratıcılığın bir ifadesi” olarak tanımlarız. Estetik bir kaygı içermesi gerektiğini ve bize güzel duyguları aşılama amacında olduğundan ise eminizdir.

Sanat gerçekten bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız şey midir? Günümüzde sanatsal ürünler arasında sanata atfettiğimiz yargılardan sıyrılmış birçok farklı yapıt bulunmakta. Düşündüğümüzün aksine sanat, çizgilerin gerçekliğiyle alakalı değildir; çizgiler, sözcükler veya notalar sadece birer araçtır. Asıl önemli olan bu araçların aracı oldukları özneyi yakalayabilmektir.

 

Öncelikle sanatın tarihine kaba bir biçimde bakacak olursak:

Sanat amacıyla veya estetik bir kaygıyla üretilmemiş olsa da insanlık tarihinin ilk sanat eserleri kabul ettiğimiz heykeller, mağara ve kaya resimleri günümüzden 40.000 yıldan, uygarlıkların ve şehirlerin doğumundan öncesine dayanır.

14paint1-jumbo
Boya yapmak için kullanıldığı düşünülen bu kaplar 100.000 yıllık, boyanın üretim amacını bilmiyoruz ama sanat tarihi sandığımızdan çok daha eskiye dayanıyor olabilir

Eski Mısır, Mezopotamya, İran, Hindistan, Eski Yunan, Roma, İnka, Maya, Olmek medeniyetlerinden günümüze, çokça –tam anlamıyla- sanat niteliği taşıyan eserler miras kalmıştır.

Bizimle yolculuğunu çok eski çağlardan beri sürdüren sanat, insan kültürünün ayrılmaz parçası olmuştur. Birbirinden bağımsız olarak her insan kültüründe farklı şekillerde vücut kazanmış ve evrensel bir niteliği olduğunu kanıtlamıştır. Sanat, insandan ayrı düşünülemez tıpkı insanı sanatsız düşünemeyeceğimiz gibi.

Bu bağlamda sanatı ilerleten ve geliştiren de yeni çizim teknikleri değildir. Sanat insanla bir bütün olduğundan, insanın ilerlemesi gerektiğinde ilk adımı genelde sanat atmıştır. Dönemin tabularına, değerlerine ve sınırlarına  başkaldırı olan sanatı ilerleten, içindeki devrim ateşidir ve sanat bu ateş sayesinde sürekli yenilik ve değişim halindedir. Başkaldırı, sanatın tablosunu saran göz alıcı çerçevesidir adeta ve sağladığı bu inkılâpçı tutum insanlığı da ileriye taşıyan en büyük araçlardan biri olmuştur.

Sanat sözcüğü, Arapçadaki suni sözcüğünden türemiştir. Benzer şekilde sanat sözcüğü; İngilizcede (art) artifical, Almancada (kunst) künstlich sözcüklerinden türemiştir. “Sanat” kelimesinin türediği bu üç kaynak sözcük de “yapay” demektir. Yani ilk kullanıldığı zamanlar sanat, içinde yapaylığa dair anlamlar barındırmaktadır.

Sanat bu “yapaylık” kalıbından ilk olarak Rönesans döneminde sıyrılmaya başlamıştır. Ancak bu dönemde de sanat ve zanaat sözcükleri iç içe bir halde kullanılmaya devam etmiştir. Bu dönemde Avrupa’ya hâkim olan kilise etkisiyle dini motifler özellikle ön plandadır ve bu temaları yücelten kutsayıcı tarzlar geliştirilmiştir. Rönesans döneminde, fiziksel dünyanın resmedilmesi ve perspektifin sistematik olarak uygulanıp resimde üç boyut algısının oluşması yönünde teknikler geliştirilmiştir.

CAPPELLA_SISTINA_Ceiling
Sistina Şapeli Tavanı – Michelangelo

İslam coğrafyasında ise mevcut din sebebiyle yasak olan ikonografiden dolayı geometrik şekiller, hat sanatı (kaligrafi) ve mimari en çok gelişen sanatsal eylemlerdir.

Aliye_atfedilmiş_naat_duası_kaligramı
“Allahın Arslanı” olarak anılan Ali’ye atfedilen aslan biçiminde yazılmış naat duası kaligrafisi

Uzak Doğu’da da din, sanatsal üretime uzun süre yön vermiştir. Hindistan ve Tibet renkli heykelleri ve dansı ön plana çıkarırken dinsel resimler de bu pratiklerden beslenmiştir. Çin’de de kuyumculuk, bronz işçiliği, çömlekçilik, şiir, kaligrafi, müzik, resim, tiyatro türleri daha çok gelişmiş ancak sanatsal eğilimler baştaki hanedana göre değişiklikler göstermiştir.

Piet_Mondriaan_1921_-_Composition_en_rouge_jaune_bleu_et_noir
Piet Mondrian – Kırmızı, Sarı, Mavi ve Siyah Kompozisyon , 1921

18. yüzyılda Aydınlanma ile birlikte rasyonel ve mekanik bir evren görüşü çerçevesinde propagandacı bir sanatsal dönem yaşanmış daha sonra 19. yüzyılda sisteme karşı daha tepkisel duygu ve birey odaklı sanat akımlara yerini bırakmıştır.

20. yüzyıl, bitmek bilmeyen sanatsal arayışlar sayesinde sanat tarihinin en renkli yüzyılı olmuştur. Bu dönemde gelişen çoğu akım varlığını çok fazla sürdürememiş olmasına rağmen günümüzde etkileri halen şiddetli bir biçimde hissedilmektedir. Bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Modernizm kültür tahtına oturarak çağdaş sanat ve postmodern eleştiri dönemini başlatmıştır. Bu dönem çerçevesinde popüler kültür ve sanat arasına da keskin bir çizgi çekilme ihtiyacı duyulmuştur.

Wang_Ximeng_-_A_Thousand_Li_of_River_Bridge
A Thousand Miles of Rivers and Mountains – Wang Ximeng (1113)

Esas sorumuza dönecek olursak:

Sanat Nedir?

Sanat yaratıcılığın bir yansıması mıdır, bir iletişim aracı mıdır, devrim midir, sanatçının elinin değdiği her şey midir, duygu mudur, merak mıdır, öfke midir, aşk mıdır, kurtuluş mudur, ıstırap mıdır, sahte midir, her şeyden çok daha mı gerçektir, bunların hepsi midir yoksa hiçbiri değil midir?

Neyin sanat neyin sanat olmadığı, tarih boyunca bir muamma olarak kalmıştır. Bu muammaya getirilmeye çalışılan farklı açıklamalar çerçevesinde sanat, farklı kalıplara ve kısıtlamalara sokulmaya çalışılmıştır ve hiçbir insan etkinliği sanat kadar farklı biçimlerde yorumlanmamıştır.

Her ne kadar sanat denince hepimizin aklında belli kalıplar canlanıyor olsa da akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, bu tanımın felsefesi yararlılığı hatta tanımlanıp tanımlanmayacağı bile bir bilinmez olarak sinir bozan bir leke misali beyaz örtümüzün tam ortasında durmaktadır.

Bana göre temel hatamız, tarih boyunca genelde sanat eserlerini hep sanatın kendisi sanmamızdan kaynaklanmaktadır. Sanat eseri sadece bir sonuçtur, sanat ise bir süreçtir, eser ortaya çıkmadan çok önce doğmuş ve var olan eser yok olunca da o eseri var eden sanat kıvılcımı parlamaya devam edecektir. Bu şahsi görüşüm sanatın bilinmez tanımına nazaran nettir çünkü sanata dair doğru bakışı bilmiyor oluşumuz, yanlış olanı anlamayacağımız anlamına gelmez.

Eugène_Delacroix_-_La_liberté_guidant_le_peuple
Halka Yol Gösteren Özgürlük – Eugène Delacroix

Sanat hitap ettiği kişiyle bir bütündür. Ona göre şekillenir ve anlam kazanır. Sanat toplumla o kadar içli dışlıdır ki, toplumsal her sorunda sanat içten bir narayla savaş meydanına koşar. İnsanın sanattan etkilendiği kadar sanat da insandan etkilenir.

Statükonun sanat aracılıǧıyla yıkılışı, aynı zamanda sanatın içinde bulunduǧu çaǧdan etkilenmesi ve onu yorumlamasının da bir sonucudur. Tıpkı görseldeki “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosuyla Fransız Devrimi’nden etkilenen Delacroix gibi.

Sanat, bireyselliği içinde kavrulan bizleri evrensel bir bakışa iter. Sanatın insana haz verdiği bir gerçektir ama bu sanatın nihai amacı değildir.

Tolstoy, sanatı tam olarak tanımlayabilmemiz için önce sanatın insan yaşamındaki gerekliliğinin farkına varmamız gerektiğini söylemiştir. Çünkü bu sayede sanatın işlevinin ne olduğunun ayırdına varmış olacağız.

“Başka insanlara kelimelerle düşüncelerimizi aktarırken sanatla da duygularımızı aktarırız.” bu perspektifte sanat bir iletişim aracıdır. Ve çizgiler, renkler, kelimeler veya seslerle nefes almaya başlayıp kavuştuğu canlılıkla hislerimiz, başka zihinlerde de cereyan etmeye başlayabilir.

Bir nevi iletişim aracı olan sanat, her iletişim aracı gibi insanlığı birleştirici güce sahiptir ve bizlerin mükemmele doğru ilerleyişindeki temel araçlardandır. Hepimizi eserin yansıttığı duygu çerçevesinde ortak bir paydada toplayan sanatın derinliği bize nüfus eden duygunun derinliğiyle doğru orantılıdır. Ve bizi yabanilikten ve şiddetten uzak tutan şey de sanattır.

37.438_ph_web
Pencereden Paris – Marc Chagall

Dediğim gibi sanat düzgün bir çizgi demek değildir çünkü bu, sanatın el becerisi veya teknik bir hüner olduğu anlamına gelir. Sanat sanılanın aksine bir el becerisi değildir, öyle olsaydı futbol veya bilardo gibi oyunların da sanata dahil olup olmadığına dair bir problem ortaya çıkardı.

Sanat, spor gibi aktivitelerin hepsinden çok daha önemlidir. Çünkü sanat, kendine has olan duyguları izleyicisine iletir böylece insanı biçimlendirir, oluşturur ve geliştirir ayrıca yapısı gereği sanat, bize daima yeniliklerle gelir.

Sanat maddi bir ihtiyaçtan doğmaz. Maddiyata gerek duymaksızın, hem sanatçıya hem izleyiciye yeterli tatmini sağlar. Sanatın değeri ise dünya bakışımıza ve içimizdeki savaşa kattığı zenginliktir.

Sanatı kavramaktan yoksun olsaydık muhtemelen daha yabani, daha acımasız ve birbirimizden şu an olduğumuzdan çok daha kopuk olurduk. Konuşma insanlık için ne kadar önemliyse sanat da en az o kadar önemlidir.

Elbette kavramak ile anlamak iki farklı eylemdir. Anlamak belirli bir birikim ve hazırlık gerektirir. Sanatı kavramak için belirli bir eğitimden geçmemize gerek yoktur. Sanat kişinin bilgi birikimi önemli olmaksızın onu sarmalar, tabi bilgi birikimimiz sanatı kavramaktaki derinliğimizi arttıracağını atlamamak gerek. Belirttiğim gibi sanatı mutlak anlamda anlamış değiliz.

Günümüzde maalesef gerçek sanat ile kopya sanat ayırt edilemiyor. Gerçek sanat mütevazıdir, çünkü içinde barındırdığı anlamın dudak uçuklatan ihtişamı göz alıcı olması için fazlasıyla yeterlidir. Taklit olan ise anlamdan yoksun olduğundan, göze gözükmek için şatafatlı bir kabuğa ve gösteriş düşkünü olmaya mecburdur.

Tolstoy bu durumu çok keskin bir örnekle açıklar: “Gerçek sanat, kocasına sevgi duyan bir kadın gibi süse ihtiyaç duymaz. Fakat taklit sanat, bir fahişe gibi daima süslenmek zorundadır.”

Ne acıdır ki anlamın ihtişamı altında mütevazı duran eserlerden ziyade anlamdan yoksun şatafatlı kabuklara daha meyilliyiz. Tam da bu yüzden sanatı tanımlamalı ve aslını gerçekten ayıran net ölçütler koymalıyız.

Sanata Getirilen Bazı Tanımlar:

Laocoon_Pio-Clementino_Inv1059-1064-1067
Laocoön and His Sons

Birçok şahsiyetin sanata dair bambaşka ve ufuk açıcı yorumları vardır, maalesef size hepsini iletemeyeceğim. Belli başlı görüşlere ufak bir göz gezdirecek olursak:

Platon’a Göre Sanat

Platon, gerçekliği ikiye ayırmıştır. Bizim içinde yaşadığımız sürekli değişen maddesel dünya, İdealar dünyasının gölgesidir ve içerisinde bulunduğumuz gölgeler dünyasında bazı şeyler vardır ki onlar gölgeden bile daha sahte ve yapaydır. Platon bunlara “eidola” demiştir.

Platon’a göre sanat da bu eidolardan biridir. Sanat bizlerin bir yansımasıdır, idea dünyasının yansıması olan dünyamız gibi. Ve bu eidolar, yüzeysel bir gerçekliği yansıttığı için bizleri hakikatten uzaklaştırır hatta ters yöne doğru götürürler. Platon tam da bu yüzden Devlet kitabında sanata karşı çıkmıştır. Sanatçının kendine özgü bakışını yansıtan eserlerin gerçekliği yansıtmaktan uzak olduğunu ve bizi hakikatten alıkoyduğunu savunur.

Hatta bir adım daha ileri giderek sanatın ahlaken de zararlı olduğunu ileri sürmüştür. Sanatsal eserlerde yer alan kötü karakterlerin, okuyucu ve izleyiciye olumsuz bir örnek oluşturduğunu ve bu yüzden kişilerin zarar göreceğini de savunmuştur.

Aristoteles’e Göre Sanat

“Poetika” adlı eserinde Aristoteles; sanatçının ödevinin, olanı veya olmuş olanı değil mümkün olacak olanları ifade etmek olduğunu ileri sürerek sanatçının vazifesinin gerçekliği anlatmak olduğunu savunan Platon’a karşı çıkmış ve cevap vermiştir.

Aristoteles’e göre sanatçının, hayatı olduğu gibi iletmemesi, özümsemesi ve kendi süzgecinden geçirmesi iyi bir şeydir. Bu sayede hayatın gereksiz ayrıntıları ve anlamsız olaylardan sıyrılan gerçeklik bireye daha yararlı bir hale gelmiş olur.

Kant’a göre Sanat

Kant, sanatın kendi dışında, hiçbir amacı olmadığını savunmuştur. Tek amacı kendisi olan sanatı, ancak bir dehanın var edebileceğini söylemiştir.

Hegel’e göre Sanat

Sanat Hegel için insan aklının bir ürünüdür. Doğanın bir taklidi olmasına rağmen doğadaki güzellikten çok daha üstündür. Hegel sanatın amacının doğanın taklidi olarak görmüş ve bunun değişmesi gerektiğini düşünmüştür.

Marks’a göre Sanat

İnsan ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir parçası olan yaratıcı eylem, toplumsal bir karaktere bürünmüştür. Yaşamı insani bir hale sokan temel unsurun sanat olduğunu söylemiş, sanatın araştırmacı ve yaratıcı çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içerisinde gelişebileceğini savunmuştur.

Vostell_klaus_skulptur01_malpartidaTolstoy’a Göre Sanat

Tolstoy’a göre esrarengiz bir güzellik ideası veya Tanrı’nın saklı sureti, duyguların dışa vurumu ya da açığa çıkan içsel bir enerji veya hoşa giden objeleri üretmek değildir sanat. Sanat, maddi ve faydacı bir kaygı beslemeksizin insanın tinini yücelten türden bir haz vermeyi amaçlayan özgün faaliyetler bütünüdür, benliğimize gömülmüş yüceltici duyguları, entelektüel düşünceleri derin bir varlık bilinciyle uyandıran yaşama dair bir ifade şeklidir.

Tolstoy’a göre sanat gelecekte muhakkak hitap ettiği seçkin azınlıktan kurtulup mükemmelliği ve birliği savunan herkese yönelik bir araç olacaktır.

Cherbluiez’e Göre Sanat

Biçimlerle doğuştan duyduğumuz aşkı tatmin eden ve bu biçimlere anlam katan, duyularımıza, yüreğimize ve aklımıza aynı hazzı tattıran faaliyettir.

Başat Biçim Görüşü

Clive Bell’in Cezanne’den etkilenerek 1914 yılında yazdığı “Sanat” isimli kitabında sanatın başat bir biçimde olması gerektiğini savunmuştur.

Bell’e göre her şey sanat olarak nitelendirilememektedir, önemli olanın; çizgi, şekil, renk gibi eseri oluşturan öğelerin arlarında oluşturduğu ahenk olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüş çerçevesinde eser, sanatsal beğeniyle etkileşim içerisinde değildir.

Sanatı tamamen estetiğe indirgeyen bu görüş, estetik kaygıdan uzak kavram odaklı eserleri kapsamadığından günümüzde etkisini büyük ölçüde yitirmiştir.

Sanatın Duyguların Dışa Vurumu Olduğu Görüşü

tumblr_p621jwhXWw1xntz78o1_500
Fountain – Marcel Duchamp  (1917-1964)

R.G. Colling Wood, 1938 yıkında piyasaya sürülen “Sanatın İlkeleri” isimli kitabında sanatın temel olarak duyguların yaratıcı ifadesi ve dışa vurumu olduğunu savunmuştur. Böylece sanat ve zanaat arasına da keskin bir sınır çekmeyi başarmıştır.

Bu sınırı temel olarak, zanaatın bir plan doğrultusunda önceden tasarlıyorken sanatın araçlar ve amaçlar arasında, planlama ve uygulama arasında ayrım yapmıyor oluşuna dayanarak çizilmiştir.

Sanat duyguların dışavurumudur ama ortaya çıkan yapıt herhangi bir duygunun dışavurumu olmamalıdır, eğer olursa sanatsal özelliğini kaybeder bu görüşe göre. Dışa vurulacak olan duygu, bireyin en derin yerlerine gömülmüş eşsiz ve ilk defa sanatçının sanatsal ifadesiyle keşfedilecek olan duygulardır. Bu tutum, izleyiciyi de sanatsal aktiviteye dâhil eder.

Ancak bu görüşün bir kusuru vardır, bazı durumlarda sanat olan ile olmayanı ayırt etmekte yetersiz kalmaktadır. Örneğin Rönesans eserleri, bu dönemde üretilen eserlerin birçoğunun eşsiz sanat eserleri olduğuna dair hemfikir olmamıza rağmen bu dönem eserlerinin, içsel duyguları değil dinsel duyguları uyandırma amacıyla çizilmiş olmasından dolayı bu görüşe göre Rönesans eserleri sanat olarak değerlendirilememektedir…

Var olan bu kusurlardan sonra bu görüş çerçevesinde başka tanımlar üretilmeye çalışılmış ancak bu çabaların da sonuçsuz kalmasıyla birlikte bu görüş, sanatın tanımının yapılmasının ne kadar doğru olduğunu sorgulamaya başlamıştır.

NeoWittgenstein’ciGörüş

Morris Weitz, 1956 yılında Wittgenstein’ın şeylerin özüne dair görüşlerinden yola çıkarak bu görüşü ortaya atmıştır. Weitz; Bell, Tolstoy, Croce, Collingwood gibi kuramcıların sanata dair tanımlamalarında kendi kişisel görüşlerini ifade etmekten öteye gidemediklerini ileri sürmüştür.

Bu görüş özet olarak, sanatın açık bir kavram ve tanımlanamaz olduğunu savunmuştur. Neyin sanat olup olmadığını ayırt etmek içinse Ludwig Wittgenstein’in Aile Benzerliği yöntemi kullanarak doğru ve tutarlı hükümlere varılabileceğini belirtmiştir.

Kurumsal Sanat Görüşü

Neo-Wittgenstein’cı görüşü kabul etmeyip sanatın tanımlanabileceğini savunan bu kuram George Dickie tarafından ilk olarak 1974’te ileri sürülmüştür.

Arthur Danto’nun sanat üzerine fikirlerinden etkilenen Dickie sanat eserini: Bilinçli olarak insan eli ve zihninden çıkan, belirli bir sosyal kurum (sanatsal yapılanma) adına hareket eden kişi ve kişiler tarafından, eserin bazı kısımlarına dair fikir birliğine varılmış olunan beğeni kazanmaya aday olan olarak tanımlamıştır.

Charles Bukowski

“Entelektüeller basit bir şeyi karmaşık söyler, sanatçı ise zor bir şeyi kolay”

Bukowski, hayat ile sanat arasındaki farkı, sanatın daha katlanılabilir olmasıyla açıklamıştır. Buradan yola çıkarak sanatı yaşadığımız sanatı daha katlanabilir kılan bir eylem olarak nitelendirebilir miyiz?

Arthur Schopenhauer

Sanatı, bu acı ve ıstırap dünyasındaki tek kurtuluş olarak görmüştür.

Alan Badiou

Sanatın kendisini mekânda sonlu bir nesnellik olarak teşhir ettiği, tamamlanmışlık ilkesine tabi olduğunu ve

kadir olduǧu mükemmeliyetin tūmūnū kullandıǧını söylemiş ve bunlara dayanarak sanatın sonlu bir eylem olduğu fikrini savunmuştur.

Ernst Gombrich

Ünlü sanat tarihçisi, farklı bir tutum sergileyerek sanatın sanatçıyla var olduğunu bu yüzden önemli olanın sanatçı olduğunu söylemiştir. Sanatın tanımı ve anlamı olmadığını bu anlamı sanata sanatçının kattığını dile getirmiştir.

Sanatçı kimdir?

 

Bu soruyu Tolstoy’un ışığı altında yanıtlayacak olursak:

 

Birey, hiç kimsenin işitmediği kendisinin de ilk defa gördüğü bir şey keşfeder. Bu göze çarpan yeni ve farklı şey o kadar çekicidir ki birey, çevresindekilerin dikkatini sürekli o şeyin üzerine yoğunlaştırmaya çalışır. Ancak çabaları çoğunlukla sonuçsuz kalır, beklediği ilgiyi alamaz insanlar yeni ve farklı olanı anlamak bir yana onu görememiştir bile… Birey bu sonuçsuz çabaları sonucu yavaşça çevresinden kopmaya başlar. Var olan uyumsuzluğu ve anlaşılamamanın getirdiği yalnızlık başta rahatsız edicidir ancak daha sonra birey bu rahatsız edici durumdan kurtulma isteği sayesinde yeni ve farklı olanı daha iyi kavramak ve ona hissettirdiklerini aktarabilmek için yeni yollar arayışına başlar.

İnsanlar yine anlamamıştır… Bireyin içinde bir şüphe filizlenir ve hızla büyüyüp içini ele geçirir. Kim haklıdır, birey var olmayanı hissettiği için deli midir yoksa insanlar gerçekleri göremeyecek kadar kör mü? Bu şüphe insanı bilinmeyene daha çok çeker, birey bu şüpheden kurtulma arzusuyla bilinmezi sonuna kadar solumalıdır.

Bilinmezliğin sisi içinde bulunan bireyin ciğerlerinde iyice yoğunlaşır ve taklit edilemez bir hal alır.

La Clairvoyance. 1936.
René Magritte – Clairvoyance

 

Bir gün bilinmeyenin perdesi kalkar, görmeyen gözler açılır. Birey şüphesini defetmekle kalmamış yeni ve farklı olanı gözler önüne sermiştir. İnsanlar görmekle kalmaz yeni ve farklı olanın bireye yaşattıklarını yaşarlar ve iliklerine kadar hissedeler. Bu körlük savaşı bireyin içinde başlar orada alevlenir, bu ateş ile sanat eserlerini pişirir. Ufkumuzu açan ve bizi yeni ve farklı olana sürükleyen sanatı gören, görmek ve delilik arasında savaşını sürdüren yalnız bireyse sanatçının ta kendisidir. Sanatçının işi bir bakıma anlaşılmayanı anlaşılır kılmaktır.

Elbette her yeni ve farklı olan sanatın özünü barındırmaz. Biçim, içerik ve içtenliği de içinde barındırması gereklidir ve yalnızca bu üçlüyü barındıran şeyler de sanat değildir. Sanatçının yeni ve farklı olanın bilincinde olması ve bu farkındalığı özümsemiş bir tavrı olması sanatı var eden önemli şeylerdendir.

Sanata Neler Oluyor?

Günümüzde sanat adı altında yapılan icraatlar gittikçe daha cüretkâr bir biçimde metalaşıyor. Metalaştırılmaya çalışılması yüzünden sanat git gide toplumdan uzaklaşıyor. Maddi bir ürüne sadece olası alıcıları bakar sonuçta değil mi?

Bqt058
Jean-Michel Basquiat , İsimsiz

Git gide kaybolan etik, estetik ve içerik arasındaki diyalektik ilişkisi sonucunda geriye sadece biçim kalmış “eserler” insanların sanata bakışını bulanıklaştırıyor. Ve özünü kaybeden yapıtların altında gittikçe seçilemez hale gelen sanata karşı, insanlar sırtını dönmeye başladı bile.

Elbette günümüzde özgün nefesler ve bakışlar da cereyan etmeye devam ediyor. Ancak günümüzde sanat artık insanları şaşırtmıyor ve bu yüzden de bu çığlıklar sesini duyuramıyor. Popüler kültürün de desteğiyle yoğun olarak hep en uçlara aşina olduğumuz için herkesten uçların esintilerini taşımasını bekliyoruz. Herkes Van Gogh ya da Salvador olamaz. Olsaydı Vincent, Van Gogh;  Salvador da Dali olmazdı, tarihe karışan basit sanatçılardan ibaret olurlardı, herkes bu kadar uçlarda olsa her sanatçı basit olurdu.

Sanata ilgi duymayan, onu biraz dahi olsun kavramayan bir insan ne kadar bilgili, entelektüel, politik olursa olsun, dünyayı anlama ve yorumlamada yetersiz kalır. Sanat, insan yaşamına yalnızca estetik, etik getirmekle kalmaz, aynı zamanda ona derinlik ve anlam da katar.

Dediğim gibi sanat bir bütündür insanla, sanatı anlamak insanı anlamaktır. Belki sanatı tanımlamak için kendimizi yeterince tanımıyoruzdur.

 

Ramon_Casas_Charge
La Cargas – Ramón Casas

İyi okumalar…

* Theodor W. Adorno’nun 1970 yılında yayımlanan Estetik Teorisi kitabının açılış cümlesi.

Kaynak ve İleri Okuma:

  • Sanat Nedir? – Lev Nikolayeviç Tolstoy
  • Klasik Türk Sanatları Vakfı
  • ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ – Doç.Dr. Demet TAfiDELEN (Ünite 1-3) /
    Doç.Dr. Asl› YAZICI (Ünite 4-6)
  • https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_art
  • https://es.wikipedia.org/wiki/Historia_del_arte
  • https://plato.stanford.edu/entries/dewey-aesthetics/
  • https://plato.stanford.edu/entries/art-definition/#HisDef/
  • Ali Akay, Sanat Tarihi – Sıradışı bir Disiplin
  • https://www.art-his.com/sanatin-farkli-tanimlari-platon-aristotelese-gore-sanatin-gerekliligi/
  • http://ozguruniversite.org/2016/04/08/sanat-nedir-erol-anar/
  • https://dusunbil.com/sanat-nedir-guzellik-nedir/
  • https://www.cafrande.org/sanat-nedir-benedetto-croce/
  • Nietzscheye Gore Sanat ve “Tragedyanin Doğuşu” -Banu Tümkaya
  • http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=2076
  • FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), 2014 Güz, sayı: 18, s. 115-132 / ARTHUR DANTO VE GEORGE DICKIE’DE SANAT ETKİNLİĞİNİN KURUMSAL YAPISI Ahmet Cüneyt GÜLTEKİN
  • Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği EMO ANKARA ŞUBESİ HABER BÜLTENİ 2015/1: s. 26-27 / SANAT NEDİR? SANATÇI KİMDİR? KİME SANATÇI DENİR? Alaattin Ali YOLCU
  • www.golbasi.bel.tr/userfiles/file/Sanat%20Nedir.doc
  • Sanatın Öyküsü – Ernst Gombrich
  • İstenç ve Tasarım Olarak Dünya – Arthur Schopenhauer
  • https://www.bbc.com/news/science-environment-15257259

epifizz

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla