Site Loader

tumblr_inline_o5onrhQUc71saeenn_500

İnsan, görünenin, görünmeyen kısmını irdelemek ile birlikte, her görünende bir görünmeyen kısım imar etmeye meyillidir. İnanç tarihi perspektifinden baktığımızda, her inancın kendi içinde gittikçe derinleşen ve derinleştikçe manasını ancak o derinliğe erişme kabiliyetine sahip olanların idrak edebileceği yeni manalara açılan  bir seyir silsilesine sahip olduğunu görürüz. Özellikle insanın kendini ifade etme yolunda tarihsel süreç içerisinde adeta ilmek ilmek işlediği “sanat” kavramı, mana içi manaya uzanan bu aksiyonun en mühim parçasıdır. Estetik kuramlarının içinde kendisini bulan mana, insan şuuruna fısıldadığı giz ile, bilinmeyeni bilmek arzusunu geçerli kılmış ve yüz yıllar boyu insanlar maddeyi mananın hizmetine sunmuşlardır. Varlığının bir gereği olarak kendini ifade etmeye muhtaç olan insan, somut ile soyut arasındaki ahengi sanat yardımı ile kurmayı başarmış ve sezgiyi kendini ifade etmek için yoğurmayı bilmiştir. İfade sezgiseldir; amacı da belirli bir konuyu, yani bir sezgiyi somut gerçekliği içinde sunmaktır.  İfade’nin içerdiği “ayrımında olma” durumu özneyi estetik deneyimin çekirdeğini oluşturan somut bilime götürür.[1] Somutluk içerisinde kendi sahasını bulan soyut, insan şuuruna bizzat tesir ederek, estetiğin tamamlayıcı unsuru olma işlevine erişir. Sanat eserini bir eser (tesir) hüviyetine büründüren içinde bulundurduğu mana aksiyonu ve gizidir.

Tarihsel süreç içerisinde, plastik yahut fonetik olsun her sanat eserinin ulaşmak istediği yegane unsur bir “hakikat” bilinci olmuştur. Her sanat eserinin hakikat ile arasında oluşan ve oluşması mutlak olan bağ,sanatçıyı her seferinde ortaya koyacağı eserde ötelere ulaşma ideali peşinde sürüklemiştir. “Mimesis” (doğayı taklit etme) bir  heyecan ile kendi akışının ana kaynağını oluşturan sanat, her coğrafyaya ve her inanca göre kimi noktalarda değişiklik göstermiş lakin doğa ile arasındaki ilişkiyi mutlak hakikat ve yaratı ile temellendirerek ve bundan taviz vermeyerek her daim yenilenmeyi ve özgün kalmayı başarmıştır. Hakikat ile sanat arasındaki bağı Martin Heidegger şöyle tanımlamaktadır;

“…………..hakikatin varlığında esere yönelme eğilimi bulunur. Bu da, var olanın içerisinde varlığını göstermek için hakikatin sahip olduğu harika bir imkandır. Hakikatin esere yönelimi önceden olmayan ve daha sonra da asla olmayacak olan böyle bir var olanın ortaya çıkmasıdır. Ortaya çıkma, bu var olanı öyle açıklığa çıkarır ki, getirilmesi gereken içerisinde geldiği açık olanın açıklığını aydınlatır. Ortaya çıkarma var olanın açıklığını yani hakikati nerede getirirse, orada ortaya çıkarılmış olan bir eser oluverir. Bu tür ortaya çıkartma yaratmadır.”[2]

Yaratım ve mana, kendi varlığını, yaratıcılık vasfını taşıyan sanatçının üslubunda bulur. Mananın kendi içinde gizli olan mesaj sanatçının dünya görüşü ve karakteristik özellikleri ile doğrudan bir ilişki içerisindedir. Bu yüzden ikonografi (ikonların tanınması ve yorumlanması) disiplini; sanatçının psikolojisinden, eserin ortaya konulduğu dönemin sosyal yapısına kadar, incelenen eser üzerinden bizlere ipuçları vermektedir. Özellikle Sigmund Freud’un “Sanat ve Sanatçılar Üzerine” adlı eserindeki şu satırlar, sanat ve mana arasındaki o sarsılmaz ilişkiye bir nebze ışık tutmaktadır;

“Ancak sanat yaratılarının beni enikonu etkilediğini de belirteyim; bu etkilemede edebi ve plastik yapıtlar başta gelir, ressamlıkla ilgili yaratılar ise ikinci sırada yer alır. Fırsat buldukça heykel ve resimler önünde uzun uzun dikilip üzerimde bıraktıkları izlenimlerin kökenlerini kendime göre kavramaya, etki mekanizmalarına akıl erdirmeye çalışmış, örneğin müzikteki gibi bunu başaramadım mı, hemen hiç haz duymamışımdır.Yaradılışımdaki ussal, belki de çözümlemeye (analiz) yönelik

eğilim, bir eserin beni duygulandırması durumunda niçin duygulandığımı, eserde beni saran, beni etkileyen öğenin içyüzünü hep araştırmaya itmiştir beni.”[3]

 

Sanat ve mana, ayrılmaz bütünlükleriyle, birbirini yine birbirinde var edip, estetiği ve ifadeyi asırlardır mümkün kılan ve dünya döndükçe de buna devam edecek olan insani bir gereksinimdir. Sanatın ve mananın birbirinden asla ayrılmayan ve ayrılmayacak olan bütünlüğü, insanlığın sürüp giden serüveninde ona bir kimlik kazandırmaya devam edecek ve insanlığın kendisini ifadesinde mihenk taşı olmayı sürdürecektir.

KAYNAKÇA

1-BOZKURT Nejat, Sanat Ve Estetik Kuramları, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1   992

2-HEİDEGGER Martin, Sanat Eserinin Kökeni, De Ki Basım Yayın, Ankara, 2007

3-FREUD Sigmund, Sanat Ve Sanatçılar Üzerine, YKY, 2001

[1] Bozkurt(1992)

[2] Heidegger(2007)

[3] Freud(2001)

scanyelseli

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla