ŞEHRİN GRİSİ

Bundan 18 ay önce tesadüfen öğrendim aldatıldığımı. Sonucun kesinliğinden emin olmak için tüm sağlamaları yapmış, bir yanlışlık olmadığını anlamıştım. Oturduğum koltukta birkaç saat kaldıktan sonra tepki vermeye başladım. Ağlamıyordum; dünyada başıma geldiği takdirde geri dönüşü olmayacak yolların olduğunu düşünmeme rağmen. İtiraf etmek gerekirse öfkemden kuduruyorum ama dünyaya karşı koyduğum kural, aldatılırsam affı olmaz yeminim şimdi benim kapımda.

Dünya tuhaftı, karmaşıktı, labirent gibiydi. Yol bulmaya çalışıp çıkıyorsun; geldiğin yolu unutuyorsun, geri döneyim diyorsun kayboluyorsun, yeni yollar bulmak çok zaman alıyor, en son geçtiğin yeri bile unutuyorsun. Dünyada var olma sürem arttıkça daha bilinçli yürüdüm labirentte. İzler bırakmayı; kaybolmamak için, yaptığım yanlışları yapmamak için tedbirler aldım; engelleri aşmayı, arkama bakmamayı, kaybolduğumda yolu bulmayı öğrendim. Ya bunları erken öğreniyorsun ya labirentin çok dışındayken. Ben ise kayboldum: düşümde, dünümde, sevdiğimdekayboldum. Kaybolduğum kadar var olarak. Aklımdan bunları geçirebildiğime, nasıl düşünüyor nasıl konuşuyor, nasıl yaşayabiliyor olduğuma şaşkındım. Bugün öğrendiğim; hep içten içe hissettiğimdi. Bunlar oluyor muydu olmuş muydu düşünmedim, düşünmeye fırsat vermedi içimden kopanlar. Bu sefer öyle bir parça gitti ki canımdan onun yerine büyük konuştuklarım geldi.

Yaşananlar, onun için yaptıklarım geliyordu gözümün önüne her saniye. Şimdi kafamda pimi çekilmiş bir bombayla gezeceğim. Nefret, intikam, şehvet, tutku bu duygular daha çok yer açıyordu kalbimde. En çok söyleyeceğim sözleri hesaplıyor, tercih edildiğim kadından intikam planları geçiriyordum aklımdan. Bir yandan da birkaç dosta ihtiyaç duyuyordum. Elbette ağlamak için değil kimini nefretime, kimini intikam planıma, kimini de acıma ortak etmek için. Tam bunları düşünürken aklıma yarın sabah Feraye’nin yanıma gelmek için yolda olduğu geldi. Telefonda mı anlatsam gelince mi? Şimdi anlatsam aklına takılır diye çekindim ama yine de üstünden anlattım detayları sabaha sakladım. Zaten Feraye de tam anlamadı galiba otobüsteki uğultudan. Telefon elimdeyken başka konuşmalar da yaptım nefretimi paylaşmak için. Kafam dağıldı. Uykuyla uyanıklık arasında sabah ettim. Feraye gelmişti kapıyı açmamı istiyordu. Bu gelişi yaşadığımı hafifletmeyecek ama yanımda olacak olması düşüncesi iyi geliyordu. Kapıyı araladım Ayağından hiç çıkarmadığı kahverengi butileri, incecik belini ortaya çıkaran leoparlı eteği gri paltosuyla ne kadar yorgun olsa da bana belli etmemeye çalışan bakışlarla yüzünden eksik etmemeye çalıştığı tebessümüyle günaydınlar dedi. Sarılıp odaya gideceği kadar süre verdim ve başladım anlatmaya; şaşkın, uykusuz ve telaşlı bakışlarına karşı anlattım. Tüm detaylarıyla aldatılışımı hatta internetten aldatılmışlığımla dalga geçen bir söz okuyup çok eğlendim. Aldatıldığınızı duyduğunuzda ne tepki vermelisiniz diye bir başlık altında da “Yok canım nemünasebet o benim adanmışlığım dememi isteyen bir tavsiye vardı. Feraye benim kadar iyi bulmadı sözü. Belki o da içmeli bu ilaçtan diye düşündüm sakinleştiricinin etkisini fark edip. Feraye dinlediği her şeyi iyiye yorardı ama bu sefer onun da çaresizliğini göreceğimi biliyordum. Kendimi yaşadığımı düşünememek uyuyabilmek için ilaç alıyor, verdiği aptal bir mutluluğa daha çok müptela oluyordum. Etkisi geçmeden hemen yeni bir tane daha içiyordum. İlaç sayesinde, Feraye ise yorgunluğu sayesinde uyumuştuk birkaç saat. Uyanmamızla yetişmemiz gereken doğum günü kutlaması geldi aklıma. Hemen hazırlanmamız gerekiyordu ama sabah kahvesi keyfimden ödün verecek değildim. Feraye de ancak kahveyle kendine geldi. Ardından hazırlanmaya başladık. Öyle hazırlıyordum ki kendimi insanların görünce ötesini düşünemeyeceği kadar güzel hale getiriyordum. Gözlerimin altındaki mor halkaları da yok etmiştim. Yağmur yağıyordu, mor halkalar geldi aklıma, ortaya çıkar mı diye düşünmedim değil. Bu sefer ki yağan yağmur değilmiş o hep ısladığım, bugün yağmur yerine kurşun yağıyor. Her yer gri, her şey, tüm giysiler binalar, arabalar, yollar, gökyüzü… Her şey kurşun gri bugün. Aldatılmış olmanın rengi gri, en az Feraye’nin paltosu kadar griydi. Ben de dâhilim griye, kara da var ak da. Gözlerimin yosun yeşilini gri çiviler aldı bugün. Kimseye belli etmedim yaşadığımı, fazla göz göze gelemedim; anlaşılmasından korktum galiba, bir de çok sık yakıyordum sigara yine de anlamadılar. Beni dâhil etmeyen her konuyla ilgili sohbete dalıyor, sahte gülüşlerimden sallıyordum etrafa. Gri kaldırıma topuk sesi yankısı yapmıyor adeta çivi çakıyordu adımlarım. Eve dönmeyi düşünürken Orbay geldi yanımıza.Fakat o da Feraye de matemde gibi davranıyordu. Rahatsız olmuyor daha az yorgunluk verici olmasından memnun kalıyordum. Tavsiyelerini dinlemeye çalışıyordum Orbay’ın. Üzgün, melankolik bakışlarını görmeyi ve onlara bakarak konuşmayı seviyordum. Bakışlarında yaşadıklarıma yakın griler vardı ama yazık ki art arda yaktığım sigara dumanı engel oluyordu buna. Ellerim titriyor küllükten sigarayı dudaklarıma götürene kadar, başlarda fark etmedim, fark ettiğimde de aldırış etmiyordum. Kafamda aldatılmış olmamın netlik kazanması üzerine delirten tik taklar. Fedakârlıklarım, sevgim, sadakatim, riyasızlığım, alttan almalarım geliyor aklıma hala hangisinden başlamalıyım üzülmeye, hangisi daha ağır basıyordu, her şeyi aynı anda sığdıramıyordum göğsüme. Gözlerimin kararması kalbime ağır gelenin vücudumu da yere çekmesine sebep olmuştu. Kendime gelince anladım.

Duyacağım yalanlara hazırlıyordum kendimi. Çaresiz lakin asla pişman değildim yaşadıklarımdan. Çaresizliğim; aştan, aşka yenildiğimden, acılara, entrikalara, yalanlara aşinalığım hep aşktan. Bir sigara daha yakacağım; söveceğim eş, dost, ot, bok, her şey, herkese bir tek öfkemi sana saklayacağım. Çünkü o an aklımdan beni aldattığın günün sabahı sana gelişim kirlettiğin yatağı değil yalnızca bütün evi temizlemem hem de kirlettiğin ilişkimiz olduğunu bilmeden bunu bana yaptırışın, zalimleşmiş kalbinle bunu seyredişini geçireceğim.

Kendimi sürekli bir film ya da kitapta gibi görüyor, uçlarda yaşamanın bedeli bu diye düşünüyordum. Kendimi zayıflıklarımı da bu durumda muhafaza ediyor asla taviz vermiyordum güçlü tavırlarımdan. Feraye’dençekinmiyordum. Aksine ona yüreğimi açıyordum. Aslında Feraye de içimde taşıdığım ateşten zarar görsün istemiyordum. Benden başkası tam olarak bilirse, benimle birlikte yanacak diye düşünür, çözümü içimdeki külleri paylaşmakta bulurdum. Paylaşınca küllerim savruluyor, yerini korlar alıyordu. Bu iç çekişlerimi anlatan satırlar arıyor, sabaha kadar Feraye ile sohbet ediyor, kâh soğuk da olsa balkonda kâh mutfakta sigara yakıyordum. Feraye benim derdimle mi bu kadar dertlenmişti yoksa onun başka kederi vardı da ben göremiyordum. Hep meşgul ediyordum kendimi ama aklımdan sürekli anlamsız bir istekle Ali’ninyüzünü görmeyi, yanında olmayı, kokusunu almayı, sesini duymayı delicesine istiyor; onunla yapacağım kavga ya da veda konuşmasında bu isteğimi biraz da olsa yatıştıracağım için keyifleniyordum. Yüz yüze geldiğimiz an bir kez daha anladım kendimi bu aşkta durduramayacağımı, bir başka bedeni kendime bu kadar yakın istemeyeceğimi. Nefret ede ede yanında kalmaya devam edeceğimi, şu an olduğu kadar absürt bir hissizlik içinde olmam: belki de o yüzden bu vazgeçmeyiş, belki de alakası yok verdiğim emek için ya da intikam için. İşte kafam onun omzunda gözyaşlarıyla ıslanırken bile bunlar geçiyordu kafamdan. Şimdiden sonra kalbinde bir çıbanla yaşamak zorundayım. Yaşadıklarımı silemiyor onun yaptığı yanlışların önüne geçemiyordum. O yanlışlar ki; sevginin önüne geçiyor, bana kalbinde bir çıbanla nasıl mutlu olacağımın hesabını yaptırıyordu. Deli dolu taşkın bir insan olduğum zamanlar ne kadar da uzak şimdi ki halime.

Feraye kafamı dağıtıyor sürekli. Hiçbir zaman anlamayacağımı bilerek unutkanlığımdan istifade ederek beni mutlu edecek şeylerle beynimi meşgul etmeyi çok iyi başarıyordu. Bilinçli düşünemiyor, kendimden başkasının derdini dinlemek istemiyor kederime bir müddet sabit düşüncede devam etmek istiyordum. Kimseyi dinlemek istemesem de bakışlara dikkat kesiliyor, bana karşı acınası bakış var mı diye kontrol etmekten kendimi alamıyordum. Fakat en çok Ali ile beraberken dikkat ederdim bakışlarına. Hâlbuki yine yalan söyleyeceğini bilerek yine de onu sıkıştırmaya; söylediği yalanlardan pişman etmeye çalışırdım. 

Yaşlanmıştım sanki başıma gelenlerden, duyduklarımdan, ardı arkası kesilmeyen hüsranlardan. Bir kamyon yükün altında kaldım. Ah, bedenim değil ne yazık ki, yüreğim. Her güne bugünde ölmemişim diyeceğim günler yaşamaya başladım. Feraye benden daha çok kederli; hala anlamıyorum dolunayı seyredince bu kadar kederli olunur mu? Onda da vardı tuhaflık ama zaten tuhaflıklarımız, bunu yargılamadan kabullenmelerimiz sayesinde arkadaştık. Zaman çabuk geçiyordu takvimde sayılar değişiyordu sürekliben pili bitmek üzere olan saat gibi tik takları aksatan bir makineden başka bir şey değildim. Gittikçe zayıflayan tik tak sesleri gibi tükeniyordum.

Sık sık masama oturuyor birkaç satır karalamadan öteye gidemiyordum. Bu gece öyle bir cümle yazayım ki bu zamana kadar tahayyül edemediğim nice kadınların boğazına yumru olan, gözlerine yaş olup da akamayan tüm dertlerini anlatsın. Öyle bir yazı olsun ki tüm ah‘lar dökülsün, bir şiirin ilk mısrasını okur gibi sakin, fırtına gibi çarpmasına benzesin istedim. En iyisi bu gece ben yüreğime taş, ahiretime yük taşıdığımı anlatayım. Bulamayacağım doğru kelimeyi ama uğraş vereceğim bu uğurda. Ben inandığıma veriyorum uğraşı.  Yine yağmurlu olduğunu gökyüzünün, grinin en yoğun olduğu bir gün olduğunu. Hayal kırıklıklarımın gökyüzü griyken olduğunu. Ama satırlara bulutların gölgesini düşürmüyordum. Günlük güneşlik yazılar yazdım zannediyordum. Kendimi öyle teselli ediyordum. Feraye de gidiyordu. Birkaç günü kalmıştı nasıl da geçti zaman, oysa dualarına sığınıyordum. Hüzünleniyorum, gideceği şehirden nefret ediyordum. Daha çok kalmalıydı belki yanımda. Beni beş yaş daha büyütüp gidiyordu dost.

Yaşadığım entrikanın sonuncusu değildi bu, hissediyordum. Zaten bir hislere güvendim. Aldatıldığımı öğrenmeden önce de hissetmemiş miydim? Bana nankör olmayan hissiyatım yine tehlike çanları çalıyor. Mutlak hüzne yenik sol yanım. Her gün böyle uyanacağım, her nefesi böyle sancılı tüketeceğim. Ne yazık ki algılarım açık yaşayacağım. Kitaplara sığınacağım. Kelimelerden haz alacağım bunlar kendime çizdiğim sona giden yolda beni götürecek rutinlerim olacak. Bir de yazmalarım bitmeyecek. Sonumu yazamayacak olsam da gittiğim yolu yazacağım. Belki bu yazdıklarımdan sonra yazılarımdaki karamsarlığa hak vereceksiniz belki de kızacaksınız. Ama muammalara alışığım, muamma benim hayatım. Üzüntüsünden kurtulamadığım başka yazılarımda yine buluşacağız. Şehirler gri olduğunda, bulutlardan kurşun yağdığında anlayın ki yine yıkıntılar buyur ediyorum. Şimdi şehrin en grisinden son veriyorum satırlara.

SON

2 Replies to “ŞEHRİN GRİSİ”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir