Site Loader

Rönesans Dönemi İngiliz tiyatrosunun babası William Shakespeare’in hayatı hakkında bildiklerimiz resmî belgelere ve çağdaşlarının onun hakkında yazdıklarına dayanır. 26 Nisan 1564’te Stratford-Upon-Avon’da doğan ve orta sınıf bir aileye mensup Shakespeare, ailenin üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur. Lise eğitimini başarılı bir öğrenci olarak tamamlamıştır ve Latinceye oldukça hakimdir. Öyle ki yaklaşık on yaşındayken Avon’da, kendinden yaşça küçük çocuklara Latince dersi veriyordu.

Rönesans’ın temelinde yatan “hümanizma” düşüncesi, Antik Dönem’in tiyatro, edebiyat ve felsefe anlayışı üzerine bilgi sahibi ve bu kültürün koruyuculuğunu yapıp geleceğe aktarımını sağlayan insanları temsil ediyordu. Antik Dönem tiyatro kuramlarına ve İngiliz tarihine oldukça hakim ve bolca oyun izlemiş Shakespeare’in tarzı da bizlere gösteriyor ki kendisi de hümanist bir eğitim almıştı.

Oxford ve Cambridge Üniversitelerinden, İngiliz dilinde grupça oyun yazan ilk topluluk olarak “Üniversiteli Kafalar” (University Wits) adıyla anılan, içinde Christopher Marlow’un da bulunduğu bir grup öğrenci, Shakespeare’in dilini ve oyunlarını oldukça eleştirmiş; üstüne üstlük ondan dalga geçercesine bahsetmişlerdir. Ne kadar üniversite eğitimi almamış olsa da Shakespeare’in yazınları, hepsine taş çıkartacak derecede ve çağının ötesindedir.

Oyun kişilerine “karakter” niteliği kazandırmıştır. Psikolojik tahlillerini çok iyi yaptığı oyun kişileri böylece oyunu gerçekliğe yaklaştırır ve seyircinin katharsis duygusunu en üst düzeye çıkarır. Roma Tiyatrosu’nda temelini Seneca’nın attığı, perde sayısının beşe çıkarılması ve buna bağlı olarak karmaşıklaşan olay örgüsü, şiddetin sahne üzerinde gösterimi ve “oyun içinde oyun” kavramının yaygınlaşması, Shakespeare sayesinde Rönesans Dönemi’nde zirveye ulaşmıştır.

Shakespeare’in oyunları hayatın bir kesitini odak noktası hâline getirir, önemli olan işlenen süreçtir. Her düzenin bozulmak zorunda olduğunu bize hatırlatan ünlü “Hamlet”te olay örgüsü; ana unsur olan hayaletin intikam isteği, yükselen olaylar ve atılan düğümler, kriz noktası, çözümleme süreci ve ardından finale çok yakın olan doruk noktası şeklinde devam eder. Doruk noktasını oluşturan düellonun kendisi de Hamlet’i öldürmek için planlanan bir oyundur. Marcellus’un repliği her şeyi açıklar aslında: 

“Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığı’nda!”

Hamlet’e saplanacak okun zehirli olması, adalet adına girişilen bir düellonun aslında adaletten ne kadar uzak olduğunu fark ettirir bize. Ortaçağ’a ait öç ve intikam duyguları çağın gerisinde kalmıştır ve insan üzerinde yalnızca bir boşluk yaratır.

Yunan felsefesinin temeli “kendini bilme”ye dayanır. Sophokles’in Aristocu görüşün saf temsili sayılan eseri Kral Oidipus’ta olduğu gibi, kendi sınırlarını bilmemekten kaynaklanan kibir (tragedya metinlerine özgü adıyla hybris) Oidipus’un trajik hatası sonucu (hamartia) kendini lanetlemesine neden olur. İradî seçimlere inanan Shakespeare de oyunlarında ölçüsüzlüğe kapılanları anlatır. Kötüyü seçiyorsan bedelini ödersin, iyiyi seçersen ödüllendirilirsin.

Shakespeare’in kumpanyası, önceleri James Burbage tarafından 1576’ta inşa edilen “Tiyatro” adını taşıyan binada temsiller gerçekleştiriyordu. 1599’ta yaptırılan Globe Tiyatrosu, yaklaşık 3000 kişilik, açık çatılı, daire şeklindeydi ve yaptırıldığı yıldan itibaren kumpanyanın ana mekanı olarak kullanılmaya başlamıştır.

“Globe’un adı yer küresinden, yani dünyamızdan esinlenmişti: Shakespeare’in karakterlerinden biri dünyanın bir sahne, insanların da bu sahnedeki oyuncular olduğunu söylerken, gerçek yaşamla tiyatroda canlandırılan yaşam arasında kurulan bağı dile getirmiş olur.”

Dönemin estetik anlayışı, sergilenen oyunun doğayı yansıtma gereği üzerine şekillenir. Günümüze oranla tiyatroya gitme alışkanlığı Rönesans İngiltere’sinde oldukça fazlaydı. Sözlü edebiyatın bir yandan devam ediyor oluşuyla birlikte dönemin seyircileri, şiir dili ile yazılmış, bize şu an karmaşık gelen tümce yapılarına oldukça aşinaydılar. Mitoloji ve klasiklere yapılan göndermelerin önemli bir kısmını da rahatça algılayabiliyorlardı.

Shakespeare’in özgün elyazmalarından hiçbiri ne yazık ki bulunamamıştır. Oyunlarının ilk “İlk Folio” olarak adlandırılan basımını ölümünden sonra 1623 yılında kumpanyadan arkadaşları John Heminges ve Henry Condell’in yaptığını biliyoruz. 

Shakespeare’in sanatında, trajedi ve komedilerinin yanında sonelerinin yaşam tarzını ve iç dünyasını yansıtması açısından önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Sonelerinde, piyeslerinde olduğu gibi beş vurgulu ve sırasıyla biri vurgusuz biri vurgulu olmak üzere on heceden oluşan bir düzen kullanır. İlk kez 1609 yılında basılan 154 sone, İngilizcenin en ünlü şiir dizileri arasında yer alır. Özlem, ihanet, kıskançlık, umut, hayal kırıklığı, karamsarlık, sevgi karşısında kusur ve günahların hiçliği, sevgi karşısında benliğin hiçliği, sevgi uğruna acı çekmekten çekinmeme, ölüm korkusu gibi konular duygulu ve lirik bir şekilde işlenmiştir.

Yazarlık ve aktörlük yapan, aynı zamanda bir tiyatro kumpanyasının ortaklarından olan Shakespeare Stratford’a oldukça varlıklı biri olarak dönmüştür. Arada Londra’ya iş için seyahatler yapsa da son zamanlarını Stratford’da geçirmiş ve 23 Nisan 1616’da ölmüştür. 

Son yazdığı olan “The Tempest” adlı oyununda Büyücü Prospero’nun kendisini temsil ettiği düşünülür. Prospero’nun son monoloğu, Shakespeare’in vasiyeti olarak bir şair olarak anılmak istediği üzerinedir. Dil üzerine ustalığını, gelişkin duygusal algılaması ile birleştiren bir oyun yazarını belki de bir daha tanıyamayacağız. 

XXXVII

Seyredip haz duyar ya çökmüş bir baba hani

Kabına sığamayan delifişek oğlundan, Ben de kaderim yaman sakat edeli beni,

Huzur duyarım senin erdeminden, vefandan.

Güzellikle soyluluk, servet, akıl hep sende

Bunlardan biri ya da hepsi, ondan da fazla.

Hakçası bu: Başına taç oldu onlar, ben de

Bu eşsiz hazineye kapılıyorum aşkla.

Ne sakat ne zavallı ne acıklıyım artık

Bana öyle yaman güç verdikçe senin gölgen, Yeter de artar bile senden aldığım varlık:

Görkeminden bir parça alıp yaşıyorum ben.

Dilerim senin olsun, en iyi ve en kutlu.

Bu dileğimle bile olurum on kat mutlu.

As a decrepit father takes delight

Too see his active child do deeds of youth,

So I, made lame by Fortune’s dearest spite,

Take all my comfort of thy worth and truth;

For whether beauty, birth, or wealth, or wit,

Or any of these all, or all, or more,

Entitled in their parts, do crownéd sit,  I make my love engrafted to this store:

So ten I am not lame, poor, nor despised,

Whilst that this shadow doth such substance give That I in thy abundance am sufficed, And by a part of all thy glory live.

Look what is best, that best I wish in thee;

This wish I have – then ten times happy me!

Işıl Ayçiçekka

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla