JACK NICHOLSON : ALAYLI BİR TEHLİKE

The Cry Baby Killer (1958)

Jack Nicholson’ın sinemaya girişi, Los Angeles’ta oyunculuk derslerine devam ederken tanıştığı Roger Corman aracılığıyla oldu. Corman, yoksul bir yapımcı olarak işe başlamıştı ve bir suçlu genç filmi olan Ağla Bebek Katili’nde(1958) Nicholson’a başrol teklif etti. Nicholson, bu teklifi kabul ettikten sonraki on yıl boyunca sadece oyunculukla değil, çoğunlukla ücretsiz ve jenerikte adı belirtilmeksizin senaristlik, yapımcılık ve hatta yönetmenlik de yaparak Corman’ın az sermayeli şirketinin içinde kalacaktı. Küçük Korku Dükkanı’nda(1960) neşeli mazoşist bir diş hastası ve Kuzgun’da(1963) Boris Karloff’ın sihriyle büyülenip uçuruma doğru çılgınca araba süren adam rolleri minik Nicholson’ın geleceğini haber veriyordu.

1960’ların sonunda oyunculuk kariyeri düşüşe geçen Nicholson, yönetmen Monte Hellman ile birlikte, Proteus Films adlı şirketi kurdu. Birlikte yaptıkları Atış ve Kasırgada At Sürmek( ikisi de 1965) adında iki varoluşçu western filmiyle Cannes Film Festivali’ne katıldılar. ABD’de önemsenmeyen bu iki film, Fransa’da kült filmler haline gelecekti. Nicholson, ondokuzuncu filmiyle başarıyı yakaladığında otuz yaşının üzerindeydi.

Five Easy Pieces (1970)

Memnuniyetsiz ve isyankar tavırlı Nicholson, 1970’ler için bir ikon gibiydi. Nicholson’ın aldığı yüksek kültürlü ve klasik müzik eğitimli geçmişinden kaçan bir petrol sondajcısını inandırıcı bir biçimde oynadığı Bob Rafelson’ın Beş Kolay Parça’sında (1970) meyvesini verdi.

Nicholson’ın alaylı bir tehlike ve küstahlık karışımı içeren cinsel çekiciliği, izleyicinin sempatisini kaybetmeden sevimsiz hatta psikotik karakterleri oynamasını olanaklı kılmaktaydı. Oynadığı roller ne kadar gadddarca olursa olsun, izleyici o kadar onun tarafını tutar; Son Ayrıntı’da (1973) kaba, geveze astsubayını ve Guguk Kuşu’nda (1975) neşeli bozguncu akıl hastasını aynı keyifle çoşturur. Her zaman göze çarpıcı olmasalar da çoğunlukla toplumdan dışlanmışları oynayan Nicholson, Marvin Bahçelerinin Kralı’ndaysa (1972) dışadönük saldırgan rolünü Bruce Dern’e bırakıp tikli ve içedönük birini oynamıştır.

Zeki ve titiz olan Nicholson, geleneksel başrolleri geri çevirir ve çoğunlukla bir dosta yardım eli uzatmak ya da Yolcu (Antonioni, 1975) örneğinde olduğu gibi hayran olduğu bir yönetmenle çalışmak için kendi isteğiyle ücretinde indirim yapardı. Avrupalı yönetmenlerden aldığı tat, örneğin Polanski’nin Çin Mahallesi (1974) sinik özel dedektif Jake Gittes olarak en güzel rollerinden birini oynamasını sağlayacaktı. Her zamanki gibi kişisel çekiciliğe aldırmayan Nicholson, filmin büyük bir bölümünde burnunda kocaman bir bandajla oynamıştır.

The Shining (1980)

1970’ler boyunca Nicholson’ın performansıi Missouri Bozgunu’nda (1976) uygunsuz bir biçimde yapmacıklı Brando’ya karşı bile durumunu koruyarak, cesur, doğrudan ve güçlü kalacaktı. Kubrick’in baltalı katile dönüşen sözde yazar rolünde gülünç bir durumda zirveyi zorladığı Parıltı (1980) ile birlikte dönüm noktasına geldi. Bu filmin ardından Nicholson, giderek daha fazla aynı ‘’çılgın Jack’’ tarzını kullanmaya başladı.

Nicholson, Martin Scorsese‘nin 2006 yapım suç draması klasiklerinden Köstebek’te (The Departed) bu defa mafya babasını canlandırdı. Başrollerini Dicaprio ve Matt Damon ile paylaşan ünlü aktör, dilinden James Joyce ve Shakespeare deyişlerini düşürmeyen Frank Costello karakteri ile izleyici mest etti.

Aday gösterildiği 12 Oscar ödülünün üçünü kazandı. 1975’te “Guguk Kuşu”, 1983’te Sevgi Sözcükleri (Terms of Endearment) ve son olarak 1997’de “Benden Bu Kadar” filmleriyle altın heykelciğe kavuştu. Ayrıca 16 kez aday gösterildiği Altın Küre’nin yedisini kazandı. 1994 yılında Amerika Film Enstitüsü’nden Ömür Boyu Başarı Ödülü’nü aldığında bu ödüle sahip olan en genç oyuncuydu.

“Film işine tesadüfen girdim. İnanın bu noktaya geleceğini bilemezdim. Bir denemek istedim. Sonra baktım ki, yapımcılar 24 saat nerede ve ne yaptığımı bilmek istiyor. Tabii bu endüstride akıllı olmanız gerekiyor. Bir kere beğenilebilirsiniz, birbirine benzer rollerin üstesinden gelebilirsiniz. Ama bir gün farklı bir karakter oynarsınız ve seyirci sizi o rolde benimsemez, bitersiniz. Ben oynamıyorum, benim için senaryo yazılmasını istemiyorum. Kısaca içimden ne geliyorsa onu seçiyorum. İnsanların yaşamı ve duyguları ilgimi çekiyor. İyi, kötü, korku, sevinç gibi duygular için rol yapmanıza zaten gerek yok.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir