SOKRATES VE İSA ÖRNEKLEMİ ÜZERİNDEN RETORİK NEDİR?

“Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı. Başlangıçta o Tanrı’yla birlikteydi.”

Yuhanna 1:1

İncil’de soyu Davud peygambere dayandırılan İsa, Yahudiye bölgesindeki Beytlehem kasabasında doğmuştur. Yusuf isimli bir gencin nişanlısı olan Meryem, Kutsal Ruh’tan gelen müjde ile İsa adında bir bebeğe hamile olduğunu öğrenmiştir. (Luka 26-38) İsa, İncil’de iyi bir öğretmen, haberci, elçi gibi unvanlar ile anılmıştır. İncil’de İsa, yeryüzünde sevginin krallığını kurmak için gönderilmiştir. Öyle ki o da tıpkı insanlar gibi sıkıntılar çekmiştir ve insan olmanın zayıflıklarına ortak olduğu kaydedilmiştir. Eşeklerin ve hayvanların arasında doğan İsa’nın hayatı, birçok düşünür gibi ascetic[1] bir şekilde ilerlemiştir. İsa, hayatı boyunca insanlara sevginin ve erdemin gücünü anlatmayı şiar edinmiştir. Sözlerinde ağırlıklı olarak sevginin ve sevilmenin insanı nasıl erdemli bir yola sevk ettiğinden, biz insanlara bahsetmektedir. İsa’nın insanlar içerisinde konuşup, yaratıcının varlığını aktarırken ki kendinden eminliği dinleyiciyi etkilerken aynı zamanda korkuttuğu da kaydedilmiştir. Toplumu yönetenlerin yapmış oldukları haksızlıkları ve eşitsizlikleri dile getirirken kullanmış olduğu ikna kabiliyeti ve üslup tarzı bugün Hristiyanlığın organize bir din haline gelebilmesinde –ölüm şeklinden sonra- en büyük etken olmuştur.

“Sevgi, Tanrı’nın buyruklarına uygun yaşamamız demektir.Başlangıçtan beri işittiğiniz gibi, O’nun buyruğu, sevgi yolunda yürümenizdir.”(Yuhanna’nın 2. Mektubu, 1:6)

 Matta İncil’inin beşinci ve yedinci bölümlerinde İsa’nın, on iki havarisinin ve halkın büyük kesiminin de yer aldığı “dağdaki vaazı” konu edinilmiştir. Hitabeti ve hikmetleri ile dinler tarihinde önemli bir yeri olan İsa, gerçek mutluluğun nerede ve nasıl elde edileceğinden, sevgi, düşmanlık, intikam, dua gibi birçok konulara değinerek ama özünde sevginin hâkim olduğu bir konuşma ile bugünkü Hristiyanlığın temellerini atmıştır. İsa, “Önce Tanrı’nın krallığını ve daha sonra adaletini arayın.” demiştir. Çünkü ona göre bir insan bütün dünyaya sahip olsa da maneviyatını (ruhunu) kaybettikten sonra sahip olduklarının hiçbir önemi kalmayacaktır.

İsa yeryüzünde yaşadığı müddetçe doğruyu yanlıştan ayırma, etkili ve hikmetli söz etme gibi özellikleri ve kendinden emin bir şekilde yapmış olduğu konuşmalar ile söylevin iyi kullanımının insanlar üzerindeki etkisini daha o zamanlarda kanıtlamıştır. Peygamberlerin, gelmiş olduğu toplulukların dilini iyi kullanabilmesi, güzel ve etkili konuşma yeteneğine sahip olması yaygın olarak görülmüş özelliklerdir. İnsanları inandırarak ikna etmek için başvurmuş oldukları içerikler, konuşma tarzları, konuşmaların yapılmış olduğu kesimler büyük önem arz etmektedir.

hz isanın doğuşu.jpg
Duccio, Hz. İsa’nın Doğuşu, nebiler Isaiah ve Ezekial ile 1308-11 (Ulusal Sanat Galerisi, Washington, D.C.)

Sokrates, İsa’dan önce 470’te Heykeltıraş Sophroniskos’un ve ebe Fenarete’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Sokrates tıpkı İsa gibi, yaşadığı süre zarfı boyunca yazılı bir eser bırakmamıştır. Sokrates yazma konusunda diğerleri kadar istekli olmamıştır. Bu yüzden Sokrates’in düşüncelerini Platon aracılığı ile günümüzde okuyup, tartışabilmekteyiz. Platon’dan öğrendiğimiz kadarıyla Sokrates, daha keskin ve net soruları ile tanınmıştır. Sofistlerin yapmış olduğu gibi, dâhil olduğu bir tartışmayı kazanmak veya kaybetmek onun nihai amacı olmamıştır. Sokrates gerçek anlamda, insanı ve toplumları anlamaya hatta özümsemeye yönelik aksiyoloji temelli sorulara cevap aramıştır. Örneğin “Erdem nedir?”.

Sokrates’in retorik sanatını icra edenlere karşı geliştirmiş olduğu argümanlar, erdem ile ilişkili bir haldedir. Söylev sanatı Sokrates’e göre ikiye ayrılmaktadır. Birincisi, bunu tamamen tartışmalarda haklı çıkmak ve kendisine itibar sağlamak için kullanan kişilerdir. İkinci olarak da, insanlara doğru ve erdemli bilgilerin aktarımını sağlayarak, insani niteliklerimizin yüceltmek için kullanan kişilerdir. Sokrates ikincisine inanmaktadır fakat böyle bir söylev sanatçısının da olmadığını açıkça dile getirmiştir.

Sokrates’in en etkili “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” aforizması aslında yaşam özetini de bizlere sunmaktadır. Atina halkı ile yaptığı konuşmalarda, öğrencilerine anlatmış olduğu derslerinde,  her zaman karşı tarafın körü körüne savunduğu düşünceler ile savaşmıştır. Çünkü Sokrates için, bilgi ve erdem birbirine eşittir. Ona göre, neyin doğru olduğunu bilen bir kişi, her zaman ve her koşulda doğru olanı yapacaktır. Bu yüzden bilginin olduğu yerde erdem eksilmeyecektir. O, insanların bildiğini sandığı şeyleri aslında hiç bilmediklerini ve şişirilmiş egolarını, bir noktada, gün yüzüne çıkarmaktadır. Bu yüzden de hayli düşman edinmiştir. Tıpkı İsa gibi.

İsa da kendi döneminde, yapmış olduğu vaazlar sonucunda, münafıklık ve menfaatçilik ile suçlanmıştır. Dönemin bürokrasisi, İsa’yı Roma Hukuku’na karşı gelmekten dolayı ölümü çevrelerde haklı görülmüştür. İsa dönemin sistemine ağır eleştiriler sunarak bir anlamda sisteme “çomak sokmaktadır.” İnsanın antagonist[2] doğasına dikkat çeken İsa, dünyada mevki ve saadet için yaşayanları uyandırma ereği[3] içerisinde hareket etmiştir. İsa’nın ideal olarak gördüğü insan, ruhanidir, mutluluğun ve huzurun asla maddiyat ile kazanılmayacağını bilen kişidir. İsa, kendi döneminin otoritelerini baştan sona sorgulayan ve bunu vaizleri ile anlatan biri olması ona Sokrates’in hayatında olduğu gibi hayli düşman kazandırmıştır.

b19710ffb94231917e858db41e59ea4d96dfd37d.jpg
Judas’ın Öpücüğü, 16. yy başları, parşömen üzerine mürekkep ve pigmentler  (Walters Sanat Müzesi)

Sokrates ve İsa’nın hayatlarının mücadele anlamında birleştiği durum ise, retoriksel anlatımın gerçekliğin üstünü örtebilmesi olmuştur. İkisi de dilin kullanımının, hitabetin ve hatta beden dilinin anlatılmak isteneni aktarırken, anlatılan şeyler üzerinde ne kadar etkin olabileceğini fark etmişlerdir. İsa, bunu Tanrı’nın varlığını gösterebilmek için kullanırken; Sokrates hayatı boyunca onlardan uzak durmuştur.

İ.Ö. 399 senesinde Sokrates, uzun süre yargılanmış olduğu mahkemede Tanrıtanımazlık, gençleri yozlaştırdığı ve Atina’nın rakibi olan Sparta’yı savunduğu ve onları haklı çıkaran konuşmalar yaptığı gerekçesiyle suçlanmış ve ölümü haklı görülmüştür. Eğer Sokrates, daha ılımlı bir şekilde konuşmuş olsaydı sonuç farklı olabilirdi. Fakat o, hata yapmadığından emin olduğu ve kendi deyimiyle insanlara dalkavukluk etmeyi reddettiği için, dilini yontmayı reddeden bir savunma gerçekleştirmiştir. Bunun sonucunda Sokrates, hapisten kaçmamış ve iktidarın vermiş olduğu kararı da yok sayarak yaşamına son vermiştir.

unnamed.jpg
The Death of Socrates by Jacques Louis David, 1787

“Ama Atinalılar, ben onlar gibi baştan başa parlak ve gösterişli deyimlerle, terimlerle bezenmiş usturuplu düzenlenmiş söylevler çekecek değilim. Tanrı göstermesin; yalnız dilimin ucuna gelen sözcükleri allayıp pullamadan söyleyeceğim. Çünkü bütün diyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum; içinizde kimse benden doğrudan başka bir şey beklemesin. Atinalılar, toy delikanlılarımız gibi karşımızda birtakım süslü püslü tümcelerle konuşmak benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden yalnız şunu dileyeceğim: Kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, Agora’da, sarraf tezgâhlarında nasıl konuşursam, ya da başka yerlerdeki konuşmam gibi, burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayın, kesmeyin sözümü. Şunu da bilin ki, ben yetmişini aşmış bir adamım, ilk olarak yargıç karşısında bulunuyorum; burada konuşulan dilin de büsbütün yabancısıyım. Onun için, bir yabancının ana diliyle, kendi yurdunun törelerine göre konuşmasını nasıl doğal karşılarsanız, beni de tıpkı bir yabancı sayarak, alışık olduğum gibi konuşmama izin verin. Söyleyiş iyi ya da kötü olmuş, ne çıkar bundan? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakın, asıl buna önem verin. Bir yargıcın değeri, artamı buna dayanır çünkü söylevcininki de doğruyu demeye.”  (Platon, Savunma 17c,d 18a)

İsa’nın yazgısı da Sokrates’ten farklı olmamıştır. İsa’ya Mesih olup olmadığı sorulduğunda İsa’nın  “Evet!” yanıtı vermesi üzerine, İsa yüksek din otoriteleri tarafından ölüm cezasına çarptırılmıştır. Çarmıha gerildikten sonra Romalı Yüzbaşı’nın ayağa kalkıp  “Bu gerçekten Tanrı’nın oğluydu!” diye bağırdığı kaydedilmiştir.

“Baba onları bağışla, dedi. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.”
Luka 23:34

İkisinin de hayatlarını sona getiren etken, doğru bildikleri hiçbir şeyden taviz vermemeleri, dilin etkisini kendi çıkarları ve otoriteleri için kullananlar karşısında, erdem ve iyi olandan vazgeçmemiş olmalarıdır. O halde dil nasıl oluyor da bir insanın hayatını sonlandırabilirken bir başkasının yaşamını yüceltebilmektedir? Söylev sanatının kullanım şekli, bireylerin hayatlarından siyasi varlıklarına kadar derinden etkileyebilmeyi ve günümüze kadar etkinliğini koruyabilmesini nasıl başarmıştır ?Retorik tarihi üzerine çalışmalar yürütmüş olan akademisyen George Kennedy retoriği en geniş biçimde şu şekilde tanımlamıştır;

“Düşünce ve duyguya has enerjinin, dili de içeren bir göstergeler sisteminin, başkalarının eylem ve kararlarını etkilemek için aktarılması” (Kennedy, 1991)

Kennedy’nin tanımında dikkatimizi çeken ilk şey, retoriğin dili içeren göstergeleri kapsadığıdır. Dilin semboller üzerinden aktarılan bir iletişim aracı olduğunu gözlemlemiştir. Dil, anlamı aktaran kelimelerin yazılması ve söylenmesi ile kullanılan ve iyi bilinen sembolik bir sistemin en büyük parçasıdır. Dil gibi birçok sembolik sisteme örnek verebiliriz. Müzik ve notalar, dans, mimari, resim vs. O halde retorik sanatı için şunu söyleyebiliriz. Retorik sanatı, sistematik bir disiplin ve etkin sembolik ifadelerin “amaçlı” bir pratiğidir. Peki, burada bahsedilen amaç ile ne kast edilmektedir?

Retorik sanatının temel amacı, iknadır. İnsanların çoğu iknadan ve ikna edilmiş olmaktan çekinmektedir. Fakat yine aynı şekilde, hepimiz, düzenli olarak, bir şekilde ikna arayışına girmekteyiz. Profesyonel uğraş alanlarımız dışında da ikna, bir ihtiyaç haline gelebilmektedir. Standart bir arkadaş ortamında düşüncelerinizi anlatırken, sevdiğiniz insanları kazanmak için gösterdiğiniz çabalarınız veyahut tanımadığınız bir insana neden iki gün önce izlediğiniz filmin gayet iyi olduğunu anlatmaya çalışırken, farkında olmadan, retoriksel argümanlara başvurursunuz. Tüm bunların dışında pazarlama, reklam, iletişim, siyaset ve hukuk alanlarında profesyonellerce uygulandığını da görebilirsiniz. İknanın günlük yaşamımız dâhil diğer alanlarla birlikte ne kadar büyük bir yer kapladığını fark edebildiğimizde,  retorik sanatının da nihai amacını algılamış olabilmekteyiz.

Threshold by Jake Baddeley..png
Threshold by Jake Baddeley

 

Peki, retorik sanatı iknayı nasıl gerçekleştirebilmektedir? Retorik sanatının ikna amacına hizmet eden dört sembolik kaynağı vardır. Bunlar; argümanlar, başvurular, düzenlemeler ve estetik olarak tanımlanmaktadır. Retorik, argümanlar aracılığı ile ikna eder. Bir argüman, akıl yürütme veya mantık ile bir sonucun desteklenmesini sağlamaktır. Savunduğunuz her ne ise, onunla ilgili kanıtlar, mantıklı öneriler sunmanız sizi bir adım öne çıkaracaktır. İkinci olarak, başvurulardır. Başvurular ise, iknanın sadece mantık ile gerçekleştirilebilen bir şey olmadığını göstermektedir. Yani, mantık tek başına ikna için yeterli olamamaktadır. O yüzden mantıkla beraber duyguları harekete geçirmek de önemli bir yer kaplamaktadır. Bahsettiğimiz bir olayda duygulara da hitap etmek, -bu illa romantik bir başvuru olmak zorunda değil- coşku, heyecan, korku gibi duyguların da uyarılması ikna için oldukça önemlidir. Başvurular ve argümanlar o kadar iç içedir ki çoğu zaman ayırt edilememektedir. Düzenleme aşamasında ise, karşı tarafta en yüksek etkiyi sağlayabilmesi için konuşmanın planlanması gerekmektedir. Bir konuşmaya başlamadan önce düşünerek, planlayarak konuşmanın önemini retorik sanatında da görebilmekteyiz. Son olarak ise estetik (aesthetics); argümanların ve başvuruların çekicilik, hatırlanırlık ve okuyucuyu, dinleyiciyi şok etme eğilimi bağlamında kullanımını sağlamak demektir. Örneğin Lincoln’ un “İkinci başkanlık” konuşması hatırlanırlık ve dilin estetik kullanımının göze çarpan bir örneğidir. [4]

“…Burada bundan böyle kendini esas adaması gerekenler hayatta kalmış olanlardır. Bu bitmemiş görevi, bu cesur insanların bu kadar ilerlettiği noktadan alıp daha ileriye taşımalıyız. Biz hayatta kalanlar, işte bu görevi sırtlanıp, burada hayatını vermiş olanların fedakârlığından aldığımız kuvvetle daha çok ilerlemek zorundayız ki bu insanların bir hiç uğruna ölmediğini ispatlayalım. Tanrı’nın şahitliğindeki bu ülkenin yeni bir özgürlük doğuşu yaşamasını sağlayalım ve halkın, halk tarafından halk için yönetimi olduğu bu devlet yeryüzünden silinmesin.” (Listelist, 2016)

Sadece iki dakika süren konuşmasında iki yüz yetmiş bir kelime kullanmıştır. Konuşmanın beş kez alkışlarla bölündüğü ve en sonunda büyük bir alkış aldığı kaydedilmiştir. Lincoln ’un hitabetinin zenginliğini kanıtlayan bu konuşma, kelimelerin ve iletişimin kitleler üzerinde de ne kadar etkili olduğunu da bizlere kanıtlamıştır. Retorik politik iktidarın da bir kaynağıdır. Bir toplumun kültürü içinde, sık sık kimin konuştuğu, nerelerde konuşulmasına izin verilip nerelerde izin verilmediği ve hangi konuda konuştuğunun meselesidir. Fransız filozof Michael Foucault, retoriğin ve bir toplumda siyasal iktidarın nasıl birleştiğini açıklamıştır. Ona göre, iktidar sabitlenmemiş, hiyerarşik sosyal bir düzenlemedir ama buna rağmen bu akışkan kavram, belli zamanlarda hâkim olan sembolik stratejilerle yakından ilişkili olduğunu söylemiştir. Retorik kuramcıları, retorikte, “önemli olan şey konuşmacının neyi doğru veya önemli olarak bildiği değil, söylevin karşı taraftan nasıl göründüğünün bilinmesidir.” (Tyteca, 1969) yorumları ile bir hatibin, dinleyicisinin,  neyi gerçek, neyi olası ve neyin arzulanan olarak kabul ettiğini bilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu durum ise, Sokrates ve Platon’dan bu yana tartışılagelen bir konu halini almıştır.

Sokrates ve Platon’un karşı olduğu durum,  retorik ile doğrunun, iyinin, erdemin kavramsal algılanışını değiştirebiliyorsa o halde nasıl mutlak doğru veya erdemden bahsedebiliriz? soruları ile retorik sanatının kötüye kullanımının mümkün olduğunu anlatmaktadırlar. Öte yandan İsa nezdinde dinsel hayatta ve Abraham Lincoln ile siyasal yaşamda, hitabet ve söylev sanatının etkin bir şekilde kullanılmasının kitleleri nasıl harekete geçirebildiğini gözlemlemiş bulunmaktayız. Retorik sanatının kullanımı ve kullanım tarzları hakkındaki görüşler her ne kadar bölünmüş bir vaziyette olsa da, insanlığın dil ve anlama yetilerinin farkına varması ile birlikte günümüze kadar bir disiplin halini alarak gelmesini başarabilmiştir. Dikotomi belasından soyutlanmış bir vaziyette retorik sanatını tanımladığımızda, bütün diğer sanat ve disiplinleri organize eden,  yapısını belirleyen ve bir kontrol ölçütü olarak uygulanan bir tür ana disiplin olarak açıklayabiliriz.

SEVTAP SARAH KAÇAK

[1] Kendisini manevi yaşama adayan kimse.

[2] Karşıt etkinlik

[3] Amaç

[4] 4 Mart 1865 yılında Lincoln ‘un 16. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak ikinci dönem seçilmesi nedeniyle yaptığı konuşmadır. İç savaşın bittiği ve köleliğin kaldırıldığı günlerde yapılmış bir konuşmadır aynı zamanda.

KAYNAKÇA

DEMİRALP, Didem. (2008). Sokrates Etiği ve Sanat. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi , 238.

Kitabı Mukaddes Yeni Ahit, https://kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?mc=2&sc=1783

Kennedy, G. (1991). A Theory of Civic Discourse. Oxford: Oxford University Press , 7.

Platon. (1982). Diyaloglar, Gorgias (Söylev Sanatı Üstüne). İstanbul: Remzi Kitapevi.

Platon. (1998). Sokrates’in Savunması. Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.

Ross, D. N. (tarih yok). Temmuz 10, 2018 tarihinde KhanAkademy: https://tr.khanacademy.org/humanities/ap-art-history/cultures-religions-ap-arthistory/a/standard-scenes-from-the-life-of-christ-in-art adresinden alındı

Tyteca, C. P. (1969). The New Rheroric: A Treatise on Argumentation. Notre Dame: University of Notre Dame Press , 23 – 24.

(2016, Ekim 21). Temmuz 9, 2018 tarihinde Listelist: https://listelist.com/gettysburg-hitabesi/ adresinden alındı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir