SOSYOLOJİNİN VAROLUŞ NEDENİ: TOPLUM

SOSYOLOJİNİN VAROLUŞ NEDENİ: TOPLUM

Tanımlama, tanımlanana yaklaşım biçimini ifade eder. Farklı paradigmalar farklı tanımlar doğurur. Her paradigma doğrulara kendi gözünden bakmaktadır. Bu yüzden sosyal bilimlerde yapılan her tanımlamanın doğruluk payı vardır. Toplum kavramı da bugüne kadar birçok perspektiften karşılık bulmuştur. Toplumun nedirliği, sosyal bilimlerin temel sorularındandır. Bizim için toplumun ne olduğunun yanı sıra ne olmadığı da önem taşır. Bu açıdan bakınca toplumun sadece aritmetik bir nüfus toplamından ibaret olmadığını söyleyebiliriz. Tek tek bireylerin nitelikleri ile bireylerin oluşturduğu toplumun niteliği farklıdır. Platon’dan Farabi’ye, Aristoteles’ten Durkheim’a, İbn-i Haldun’dan Spencer’a kadar birçok düşünür, toplum için farklı tanımlar ve çözümlemeler yapmıştır.

Biz burada, sosyal bilimler alanında değer gören bazı toplum tanımlarını inceleyip, ilerleyen yazılarda sıkça geçecek olan toplum kavramı hakkında genel bir düşünceye sahip olmaya çalışacağız. Öncelikle bilinmesi gerekir ki her düşünürün fikri değerlidir. Ancak burada bir alt yapı oluşturma amacı güdüldüğü için, belirli başlı fikir insanlarına değinilecektir.

İlk olarak bir ilkçağ filozofu olan Platon’dan bahsedelim. Platon, Diyaloglar ve Devlet isimli kitaplarında, toplum hakkındaki bazı görüşlerine yer vermiştir. O, toplum olmanın temelini insanın kendi kendine yetmemesi ve başkalarına ihtiyaç duyması olarak görmüştür. Yani aslında insanın kendine yetmemesi durumu bizi doğrudan bir iş bölümüne götürür. Platon’a göre toplum düzeni; birbirine muhtaçlık, iş bölümü ve yardımlaşarak ortaklıklar oluşturulmasından meydana gelmektedir.

İkinci olarak Platon’dan çok uzaklaşmadan, onun öğrencisi Aristoteles’in görüşlerini inceleyelim. O, insanın her şeyden önce “Zoon Politikon” yani toplumsal bir varlık olduğunu söyler. Bu yüzden diğer canlılardan zorunlu olarak ayrılır. Aristoteles toplumu; doğma, büyüme ve ölüm kanunlarına tabi canlı bir organizma kabul etmiştir.

plaa

Ünlü filozof, bilim adamı, gökbilimci, mantıkçı ve müzisyen Farabi; toplum ve devlet hakkındaki görüşlerini es Siyasetü’l Medeniye ve Arau Ehli’l Medinetü’l Fazıla eserinde ortaya koymuştur.  Farabi de Aristoteles gibi toplumları organizmaya benzetmiştir. Ancak toplumun hür ve irade sahibi varlıklardan meydana geldiğini belirterek de toplum ve organizmayı aynileştiren yaklaşımlardan ayrılmıştır. O, toplumları fazıl/erdemli ve fazıl olmayan/erdemsiz olarak ikiye ayırmıştır. Erdemli yani fazıl toplumlar, sağlıklı organizmaya sahip olan toplumlardır. Hatta ideal devlet ve sağlıklı organizma arasında benzerlik kuran Farabi, evrende amir unsur Tanrı, bedende kalp, erdemli toplumda ise reis/başkan olduğu şeklindeki siyaset kuramını ortaya koyar. Bu yüzden devleti yöneten kişinin özürsüz bir bedene, anlayış ve kavrayışa, zekaya, güzel hitabete, bilim sevgisine, kuvvetli hafızaya sahip olması gerektiğini düşünmüştür.

Son olarak, bir İslam bilgini olan İbn-i Haldun’un görüşlerini inceleyelim. 1332-1406 yılları arasında yaşadığı düşünülen İbn-i Haldun’un İlm’ül Ümran adını verdiği yeni ilim, bugünümüzün sosyolojisidir. Bu yüzden toplum hakkındaki görüşleri bir hayli derin olsa da mümkün olduğunca ana hatlarına değinerek asıl temayı yansıtmaya çalışacağım. İbn-i Haldun’un Kitab’ül İber adlı tarih kitabının girişi ve ilk cildini oluşturan el-Mukaddime kitabı, sosyal bilimlerin birçok alanına kaynaklık edecek seviyede zengin bir hazinedir. Mukaddime altı bölümden oluşmaktadır ve bölümlerin içeriği sırasıyla şu şekildedir; coğrafi şartlarla sosyal hayat arasındaki ilişkiler, toplum tipleri-asabiyet ve devlet nazariyesi, din-devlet ilişkileri-tavırlar teorisi- organizmacı toplum teorisi, yerleşik hayat ve köy-şehir ilişkileri, iktisat sosyolojisi, bilgi teorisi- şiir ve edebiyat konuları.

haldun bey

İbn-i Haldun, döngüsel bir tarih/toplum anlayışına sahiptir yani ona göre toplumlar doğar, gelişir ve ölürler. Benzer toplumsal olayların benzer sonuç doğuracağını düşündüğü için determinist bir düşünceye sahip olduğu söylenebilir. Coğrafyanın insan hayatında çok büyük bir etkiye sahip olduğunu söyler. Bilindiği gibi coğrafya toplumların yapısını, kültürünü, yayılımını etkileyen çok önemli bir faktördür. İbn-i Haldun da toplum konusunda ikili bir ayrıma gider ve toplumları Bedevi(göçebe) ve Hadari(yerleşik) olarak ikiye ayırır. Bu iki yaşam biçiminin üretim ve tüketim ilişkileri, yönetim ve din-karakter (kırda yaşayanların şehirdekilere oranla daha dindar olduğunu savunur) yapıları bakımından farklılık gösterdiğini söyler. Ayrıca o, toplumsal yaşamın dönüşümünde ve muhafazasında “Asabiyet” kavramından bahseder. Asabiyet, aynı soydan gelenlerin birlikteliğini ifade eder.

Günümüzde hala tartışmaları süren toplumsal yapı kuramlarına temel hazırlayan bu fikirlerin her biri ayrı öneme sahiptir. Aristoteles, Farabi, İbn-i Haldun gibi düşünürlerin yanı sıra sosyolojinin babası kabul edilen Auguste Comte, Herbert Spencer da toplumu bir organizmaya benzetmiştir. Comte bu düşünesini geliştirme çabası göstermese de İngiliz sosyoloğu Spencer, bunu geliştiren kişi olmuştur.  Bütüncül yaklaşımı benimseyen ve toplumsal çevrim kuramına katkısı en fazla bilinen Amerikalı sosyolog Pitirim Sorokin’e göre toplum, belli anlam, değer ve kurallara sahip olan belirli bir çevrede bu anlam, değer ve kuralları birbiriyle yaptıkları etkileşimlerde kullanan bilinçli kişi ve gruplardan meydana gelir. Buradan hareketle Sorokin’in sosyal-kültürel olay için üç öge belirlediğini söyleyebiliriz: 1) Anlamlar, değerler, kurallar. 2) Bunları nesnelleştiren fiziksel ortam. 3) Anlamlı etkileşimde bulunan kişi ve gruplar.

Yapısal işlevselci kuramın en bilinen temsilcilerinden, Amerikalı sosyolog Talcott Parsons ise toplumu, uzun vadeli var olmanın temel fonksiyonel gereklerini kendi kaynaklarından alan bir toplumsal sistem olarak tanımlar. Toplumsal yapı hakkındaki bu fikirlere ve kuramlara gelecek yazılarda daha detaylı olarak değineceğim. Şimdi toplum kavramından çok uzaklaşmadan, sosyal bilimler alanında ana kabukta incelenen beş toplum türüne bakalım.

Toplum Türleri

Dünyada geçmişten günümüze farklı büyüklükte birçok toplum var olmuştur. Bu toplumlar birçok neden ile birbirinden ayrılsa da sosyal bilimler; dönemlerine, yerleşim tarzlarına, beslenme biçimlerine, ekonomik yapısına veya toplumsal gelişmelere göre bu toplumları beş başlık altında toplamayı başarabilmiştir. Yaşanan her gelişme bir toplumu değişime uğratmış, hatta bazı gelişmeler tamamen bir toplumsal dönüşüme neden olmuştur. Toplumda meydana gelen her değişim kültürünü, zihniyetini, alışkanlıklarını değiştirmiş, günümüzde de toplumsal değişim halen devam etmektedir. Değişim her zaman olmuş ve olmaya devam edecektir. Bizler şimdi bu beş ana başlık altında toplumları tanıyalım;

    1)Avcı Toplayıcı Toplumlar

Günümüzde varlığına çok nadir olarak rastlansa da (dünya nüfusunun çeyrek milyondan daha az bir bölümü) O.D.Ö* 50 000 yıllarında var olan toplumlardır. Batı kültürünün yayılması ile yutulmuşlardır. Bu toplumlar genellikle avcılık, balıkçılık ya da bitki toplayarak yaşamlarını sürdürürler. Avcı toplayıcı toplumlar, kalabalık yapıda değildirler. Bu yüzden hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için anlayışı vardır demek yanlış olmaz. Toplanılan yiyecekler herkes için toplanır ve biriktirmek için yeterli teknoloji yoktur. Birikim yapamadıkları için, vakitlerinin çoğunu dinsel değerler ile tören ve ayin yaparak geçirirlerdi. Sahip oldukları eşyalar genel olarak avlanmak için gerekli olan tuzaklar, pişirme aletleri ve ilkel av silahlarıdır. Günümüzde eşitsizliğin en büyük nedeni olan sermaye, bu toplumda yer edinmediği için eşitsizlik olmadığını belirtmeliyiz. Tek eşitsizliğin, daha doğru bir kullanımla rütbe farklılıklarının, yaş ve cinsiyetle sınırlı olduğunu söyleyebiliriz (günümüzde yapılan bazı araştırmalara göre avcı toplayıcı toplumlarda kadın ve erkek eşittir ve bu eşitlik evrimsel bir avantaj sağlamıştır).  Bu yüzden zengin-fakir tarzında bir ayrışmadan söz edilemez. Yaşamları bizim için önem taşımayan, ilkel insanlar değildirler. Savaşın, rekabetin, güç eşitsizliklerinin olmayışı modern sanayi toplumlarına kıyasla bu toplumu daha doğal kılmaktadır.

AVCI.jpg

2) Kır Toplumları

Varlığını O.D.Ö 12 000’den günümüze kadar korumuştur. Ancak günümüzde büyük devletlerin bir parçasıdır. Kır toplumları, evcil hayvan besleyerek varlığını sürdüren toplumlardır. Mevsim değişikliğine göre göç ettikleri için bu toplumlarda da birikim oluşturma durumu söz konusu değildir.  Geleneksel yaşam biçimleri ise eskiye nazaran oldukça zayıflamıştır. Şefler ya da savaşçı krallar ile yönetilmesi, açık bir eşitsizliğin olduğunun göstergesidir.

kır.jpg

3) Tarım Toplumu

Kır toplumları gibi tarım toplumları da O.D.Ö 12 000’den günümüze kadar var olmuştur. Kentler ya da kasabaların olmadığı, küçük kır topluluklarına dayanır. Avcılık ile ilgilenerek yaşamlarını sürdürseler de avcı toplayıcı toplumlara göre daha belirgin eşitsizlikler vardır. Kır toplumlarına benzer özellikler gösterirler. Bu toplumlar da şefler tarafından yönetilirler.

tarım.jpg

4) Sanayileşmemiş Uygarlıklar (Geleneksel Toplumlar)

O.D.Ö 6000’lerden 19. yy. a kadar yaşamışlardır. Diğer toplum türlerindeki 2-1000 arasında değişen nüfusa oranla nüfusları birkaç milyondur. Uygarlık olarak nitelemenin asıl nedeni yazının kullanımı ile bilim ve sanatta gelişmeler yaşanmasıdır. Dönem şartlarını iyileştiren bu gelişmeler “kent” bölgesinin oluşmasında dolaylı yoldan etkiler. Bazı kentler en çok tarıma ve ticarete yönelmiştir. Başında bir kral ya da imparatorun bulunduğu ayrı bir hükümet aygıtı bulunur. Merkeziyetçi bu yapı, servet ve güç eşitsizliklerinin ana sebebidir.

5) Sanayi Toplumları

Sanayileşme ile henüz iki yüzyıl öncesine kadar varlığını sürdüren toplum tipleri büyük ölçüde asimile olmuş ve sanayi toplumları oluşmuştur. Sanayileşme genel olarak buhar ve elektriğin üretimde kullanılması ile insan gücüne olan ihtiyacın azaldığı bir süreç ve gelişmedir. İnsanların birçoğu artık tarımda değil sanayi sektöründe çalışmaktadır. Sanayileşme sadece ekonomi kurumunu etkileyen bir gelişme değildir. Zaten sosyolojide altı ana kurumdan herhangi birini etkileyen bir gelişme, doğrudan ya da dolaylı yollarla diğer kurumları da etkilemektedir. Sanayileşme büyük ölçüde kırdan kente göçe yol açmış ve aile yapısında daralmaya neden olmuştur. Tarım toplumunda gerek olan kol gücü için aileler çok çocuğa sahip olmayı ve ortak tüketim için beraber yaşamayı bir avantaj olarak görürken, sanayi toplumlarında kol gücüne ihtiyaç duyulmaması ve gelirin belirli ellerde toplanması geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına geçilmesinde büyük ölçüde rol oynamıştır. Özellikle feodal dönemde çalışma zamanı ile iç içe olan boş zaman, sanayi toplumlarında büyük ölçüde ayrılmıştır. Marx’a göre halk emeğini satan proletarya ve üretim aracı sahibi olan burjuvazi olarak ikiye ayrılmıştır. Weber Marx’ın bu ayrımını detaylandırmış ve bir de orta sınıfın varlığından bahsetmiştir. Marx, orta sınıfın varlığını reddetmemiş, aksine devrim zamanı proletaryaya katılacak kitle olarak görmüştür. Tek varlığı emeği olan proletarya, artık tamamen burjuvaziye bağımlı hale gelmiş ve boş zaman değerlendirme gibi tamamen bireysel olduğu düşünülen konularda bile kısıtlanmıştır. Hatta bazı düşünürlere göre emek sahibinin boş zamanı, sadece çalışma zamanında üretileni tüketmek için vardır.

sanayi.jpg

Makineleşme ile kol gücüne olan ihtiyaç azalmış, teknolojinin hızlı gelişmesi ile neredeyse yok olmuştur. Bu hızlı gelişmeler ve seri üretim gereksinimi yeni iş kollarının oluşumuna, hâlen kol gücü ile üretim yapan emekçinin işini kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Yani sanayileşme üretim aracı sahipleri için büyük refah, emekçi sınıf için giderek fakirleşme demektir.

Bu gelişmeleri bir nevi zorunlu olan küreselleşme takip etmiştir. Küreselleşme ile McLuhan’ın tabiri ile dünya “küresel köy” haline gelmiş, ticaret sektörü önü kesilemez şekilde yayılmış ve iletişim alanında büyük yol kat edilmiştir. Bir ülkede meydana gelen bir gelişmeden, dünyanın öbür ucundaki ülke haberdar olabilmiştir. Bu etkileşimler kültürlerin yayılması ve yozlaşmasında da büyük ölçüde etkilidir. Artık yeni bir kültürü kolaya tanıyıp, içselleştirip hatta kendi kültürümüze bile ekleyebilmekteyiz.

Sanayi toplumlarındaki gelişmeler bunlarla sınırlı değildir. Bazı düşünürlere göre artık sadece sanayi toplumu değiliz. Teknolojinin ve bilimin hâkim olduğu bu dönem toplumları günden güne değiştirmektedir. Sanayi toplumları bölümünde çoğu kurumdan yüzeysel olarak bahsedildi. İlerleyen yazılarda bunlar detaylı olarak anlatılacaktır. Takipte kalın 😊

Melike Can

O.D.Ö*, Ortak Dönemden Önce

KAYNAKÇA

  • Alemdar K, Erdoğan İ. (2005), Popüler Kültür ve İletişim, (2.b), Ankara, Ümit
  • Bulut R. (2017) , Din Sosyolojisi, İstanbul, Lisans.
  • Giddens A. (2005), Sosyoloji, (haz Güzel, C.), Ankara, Ayraç
  • Kocadaş, B. (2016), Toplum Toplumsal Yapı ve Kurumlar, İstanbul, Doğu Kütüphanesi
  • Kongar E. (1981), Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul, Remzi

 

Bir cevap yazın