Çevre Üzerine Tartışmalar 2 – Çevre Sorunları

Reading Time: 3 minutes

Ülkemizde yaygın olarak benimsenen “çevre” tanımı statiktir; her durumda açıklayıcı değildir. Çevre sorunu sayılan oluşumlarla da, çoğunlukla bir durum gibi algılanmakta; süreçler, çoğunlukla çözümlemelerin dışında bırakılmaktadır.

Bilindiği gibi “çevre”, yaygın olarak yalnızca “canlıların içinde yaşadığı ortam” biçiminde algılanmakta ve tanımlanmaktadır. Oysa, İnam 12 bileşenli bir çevre tanımı yapmıştır. Toplum, iktidar (politika), ekonomi ve doğa bileşenlerinden oluşan bir dış çevre; düşünme, düşünce, bilgi, duygu, anlam ve sanat bileşenlerinden oluşan iç çevre ve ek olarak iç ve dış çevre arasında köprü görevini gören “teknik-teknolojik”, “ahlak” ve “tarih” çevrelerini sayar.

Çevre, insanların görece olarak;

  • Daha somut biçimlerde ve daha doğrudan ayırdına varabildikleri,
  • Öğelerini daha kolay ayrıştırabildikleri ve aradaki ilişkileri daha kolay kavrayabildikleri; dolayısıyla kısmen ve/veya tümüyle daha kolay değiştirebildikleri ya da dönüştürebildikleri,
  • Varlıklarını ve ilişkilerini “onsuz” da sürdürebildikleri; ağırlıklı olarak kültür ürünü “ortamlar” olarak tanımlanabilir.

Kimlerin sorunu ?

Örneğin; hava kirliliği, gürültü, evsel ve endüstriyel atıklar, görüntü çirkinliği, trafik vb. “kentsel” çevre sorunlarının en bilinen ve yakınılan sorunlarıdır. Buna karşılık; “doğal” öğeleri , “doğal” varlıklar olan ve dolayısıyla da doğal ilişkilerin egemen olduğu çevre söz konusu ayırt edici özelliklerinin çoğu geçersizleşir. Doğal çevrede, görece olarak daha karmaşık, uzun zamanda ayırdına varılabilir, güç anlaşılabilir ve açıklanabilir dolayısıyla zor yönetilebilir ilişkiler egemendir.

Doğal çevre sorunlarının önlenmesine yönelik önlemler davranışsal düzenlenmeleri, buna karşılık çözümlenebilmesine yönelik önlemler ise büyük ölçekli yatırımları gerektirmektedir. Üstelik doğal çevre sorunlarının çoğunluğu çözümlenemeyecek, bu sorunlar kapsamında ortadan kalkan/kaldırılan varlıklar geri getirilemeyecek ve ilişkiler de yeniden kurulamayacak türdendir. 

Kuşlar ile insanların; kentliler ile köylülerin, aynı kentin görece olarak varsıl ve yoksul semtlerinde yaşayan kentlilerin; öğrenim ve eğitim düzeyi yüksek olanlar ile düşük olanların “çevre sorunları”nın farklı olduğu açıktır. Farklı nitelikteki çevre sorunlarının önlenmesi ve çözümlenmesi için kaynak ayrılması, bu sorunlardan etkilenenler ile etkilenmeyenler arasında ekonomik, toplumsal ve dolayısıyla da siyasal çatışmalara yol açabilecektir. 

Çevre sorunu sayılan oluşumların niteliği tarihsel dönemlere göre de farklılaşmaktadır. 

Algılanma ve etkilenme biçimi ve düzeyinin, toplumsal ve kültürel yapılara göre farklılaşabildiği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, çevre sorunu sayılan oluşumların niteliği tarihsel olarak farklı olduğu gerçeği de ortaya çıkmaktadır.

Çevre, yaşamın dışında ele alınılabilir bir alan değildir. Çünkü her canlı gibi insanlık var oldukça çevresi ile doğrudan ve dolaylı olarak etkileşimli yaşama etkinlikleri içindedir. Bu gerçeklik nedeniyledir ki, insanlığın çevresi koruması ve/veya çevreye zarar vermesinin de bu etkinliklerin hem bir boyutu hem de sonuçlarından birisi olarak ele alınması gerekmektedir. 

İnsan, çevresi ile nesnel bir ilişki içerisindedir. İnsanın çevresi ile ilişkisinin, kültürünün bir bileşeni olarak, ancak kültürünün öteki bileşenlerinde soyutlamaksızın ele alınması doğru olacaktır. İnsanı hem içinde bulunduğu çevresel durumun doğru biçimde açıklanabilmesinin hem de çevresi ile ilişkisinin olumlu bir doğrultuda düzenlenebilmesinin öncelikli koşullarından birisidir.

Çevre Kültürü Etkisi

Tüm bu gerçekliklere karşın, çevre ve çevre sorunları, Türkiye’de çoğunlukla; 

  • Kavramsal olarak tarihsel, toplumsal, alansal ve yöresel düzlemlerle farklılaştırılmadan,
  • Kültürel ve ekonomik alanların dışında,
  • Hemen hemen yalnızca teknik, teknolojik ve polisiye boyutlu bir alan olarak ele alınmakta ve tartışılmaktadır.

“ Çevrenin ve çevre sorunu sayılan oluşumların algılanma biçimi, Türkiye’de çevre yönetim düzenini parçacı, statik, esnek olmayan, hiyerarşik olarak işlevselliğe dayalı bir tümleşmeye olanak vermeyen, kararsız bir yapılanmaya dönüştürmüştür. Bu yapılanmada; çevre koruma ve geliştirme temalı etkinlikler, doğrudan çevre ile ilgili olan yaşama etkinliklerine dışsallaştırılmış, çoğunlukla son derece anlamsız ve sığ bir çevrecilik popülizminin egemenliğine sebebiyet vermiştir. ”

Türkiye özelinde 1982 yılından bu yana herkese çevre koruma ödevi ile sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını veren anayasal yaptırımların varlığına, bu amaçla Çevre Kanunu’nun çıkarılmasına, Çevre Bakanlığı’nın kurulmasına, üniversitelerde çevre mühendisliği bölümlerinin açılmasına; öğretim programlarında çevre koruma duyarlılığının oluşturulmasına ve yaygınlaştırılmasına yönelik derslerin konmasına, çeşitli çevresel sorun alanlarına özel eylem planlarının hazırlanmasına, çok sayıda gönüllü kuruluşun ve kişinin etkinlikte bulunması gibi olumlu gelişmelere rağmen çevre sorunu sayılan oluşumlarının önlenememesi de bu gerçeği açıklıkla ortaya koymaktadır.

Çevre sorunu sayılan oluşumların tümü, er ya da geç, doğanın olağan işleyişinin değiştirmekte ya da engellemektedir. Doğa ile ilişkilerin düzenlenmesi, bir bakıma çevre yönetiminin öncelikli sorun alanlarından biridir. Türkiye’deki çevre yönetimi yeterince etken bir yapıya sahip değildir. Çünkü yerleşik ve egemen değer yargısında doğanın hemen hemen her türlü öğesi kaynak olarak algılanmakta ve birbirinden bağımsız olarak işletilmeye ya da değerlendirilmeye, hatta yönetilmeye çalışılmaktadır.

Oysa bir sistem olarak doğa ile ilişkilerin, sürdürülebilir biçimde düzenlenebilmesi için öğeleri arasındaki etkileşimlerin her durumda göz önünde bulundurulması gerekir.

Türkiye’deki 1980’li yıllardan bu yana geçerli olan çevre yönetimi düzeninin sorgulanması ve giderek de çevrenin korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmaların etkenlik düzeyinin arttırılmasına yönelik tartışmaların bu gerçeklikler göz önünde bulundurularak yapılması gerekmektedir.